Bir Tepeden Bakü – Milli Düşünce Merkezi Millî Düşünce Merkezi - Dünyaya Türkçü Bakış

DUYURU   • Türk ilim dünyasının acı kaybı   • Söz konusu-6: Kadın ve çocuk şiddetinin arka planı (canlı)

Bir Tepeden Bakü

Deniz seviyesinden basamak basamak yükselerek, şehre hâkim bu tepeye kan ter içinde ulaşmak, bu tepenin ruhuna daha uygun. Burası Bakü’nün şehitler tepesi. Azerbaycan’ın var olması yolunda kanını akıtanlar…

15 Haziran 2020
Ayşe Göktürk Tunceroğlu

“Şuradan funikuler’e bineceksiniz.” dediler. “Sizi tepeye o götürür.”

Aman ne iyi! Bu funikuler denilen vasıtayı oldum olası pek severim.

Deniz kıyısına yakın funikuler istasyonuna geldiğimizde kapı önünde bir kalabalık. Bir hayli sinirli bir kalabalık. Çok bilmiş bir delikanlı yüksek sesle öfkesini dile getiriyor. Anadolu Türkçesi ile konuştuğuna göre Türkiye’den gezmeye gelmiş.

“Olur mu böyle şey. Keyfi uygulama yapıyorlar. Funikuleri kapattılar.”

“Neden peki?”

“Nedeni filan yok! Keyfi uygulama. Bize kızdılar.”

“Kızdıracak birşey mi yaptınız?”

Gürültüye karışan cevaplar…

İstasyonunun camlı kapısındaki ilâna göre o gün o saatte açık olması lâzım amma… Bilemem arıza olabilir meselâ. Hüsnüniyet esastır benim inancımda.

O zaman ne yapacağız?

“Merdivenlerden çıkabilirsiniz.” dediler. Baktık, önümüzde 70-80 basamak yükseliyor.

“Bu merdivenlerden mi?”

“Evet.”

“Eh, iyi. Biraz merdiven çıkalım, önemli değil!”

Ama o neymiş öyle? Kaç 70-80 basamak?! Aşağıdan ilk bakışta farkedilmiyor. Her 70-80 basamakta bir nefeslenme sahanlığı, sonra tekrar basamaklar. Çık Allah çık! Merdivenler döne döne yükseldiğinden ve iki taraf da ağaçlık olduğundan yolun sonu görünmüyor. Tam, bitti geldik derken bir merdiven grubu daha! Tam bitti derken, bir daha! Hava sıcak… Hani “rüzgârlar şehri”ydi burası, en ufak bir esinti yok! Dilimiz damağımız kurudu, gözlerimiz karardı, dizlerimiz tutmaz oldu, kalbimizde çarpıntı… Lâkin, yapacak birşey yok! Geri dönmek hem yiğitliğe sığmaz, hem o da kolay değil ki, çıktığın merdivenlerden aşağıya ineceksin!

Gitgide şehir aşağıda kaldı. Hazar Denizi arkamızda ve artık kuşbakışı!…

Hâsıl-ı kelâm, Bakü’nün en yüksek tepesine ayaklarımızla merdivenlerden çıktık. Sonradan farkettik, arabayla da, otobüsle de pekâla gelinebilirmiş arka taraftan. Ama şunu da farkettik, bu tepeye böyle gelmek gerek! Deniz seviyesinden basamak basamak yükselerek, şehre hâkim bu tepeye kan ter içinde ulaşmak, bu tepenin ruhuna daha uygun. Tepeye ulaşana kadar bir hayli zorlandık ama arkadaki kolay yoldan arabayla gelmediğimize çok memnun olduk. Çünkü burası, yaptıkları iş “kolay işlerden olmayan” insanların yeri.

Burası Bakü’nün şehitler tepesi.

Tepeye çıktığımızda, daha merdivenlerin son basamaklarındayken Anadolu usulü ince, uzun bir minare görüyoruz. Karşımıza zarif bir camii çıkıyor. Azerbaycan camileri Selçuklu üslûbunda, kısa ve küt minareli. Bu cami Türkiye’de alıştığımız Osmanlı-Türk mimarisinin bir örneği, çünkü bizim Diyanet Vakfı yaptırmış.

Caminin yanında Türk şehitliği var. 1918 Eylül’ünde Bakü’yü Bolşevik, İngiliz ve Ermeni işgalinden kurtaran Nuri Paşa komutasındaki Kafkas İslâm Ordusu’ndan şehit düşen 1130 Türk askerinin hatırasına. Üzerine ay yıldız hakkedilmiş ve bir kitâbe yazılmış altıgen piramit şeklinde yüksek bir granit taş, bir sıra, yanyana dizili Türkiye ve Azerbaycan bayrakları. Küçük meydanı çevreleyen alçak duvarlara her askerimiz için, künyesinin yazılı olduğu ayyıldızlı birer plaket çakılmış. Artık gerçek kabirler yok. Devlet adamlarımızın resmî gezilerde ziyaret ettiğini gördüğümüz Türk şehitliği burası.

1918-1920… Çok kısa süren istiklâl.

28 Mayıs 1918’de Tiflis’de kurulan Azerbaycan Halk Cumhuriyeti. Tiflis’te, çünkü Bakü Bolşevik işgali altındadır. Tiflis’ten, Gence’ye göçülür. Sonra eylülde Bakü…

28 Nisan 1920’de bu devlet Sovyet Rusya’nın işgali ile son bulur.

Caminin öteki yanında, geldiğimiz andan itibaren şehrin her yerinden gördüğümüz üç mavi gökdelen, Alov Kuleleri. Demek ki gökdelenlerin boyu değilmiş o kadar yüksek olan, bulunduğu yer Bakü’nün tepesiymiş!

Yolun karşısında Azerbaycan Respublikasının Millî Meclisi… Binanın üzerinde böyle yazıyor. Azerî Türkçesi’nde kesme işareti kullanma âdeti yok. Hem, Türkiye Türkçesi’nde biz bu ve buna benzer adlandırmalarda eksiz isim tamlaması yaparız; ‘Azerbaycan Respublikası Millî Meclisi’ deriz.

Az ilerde Şehitler Hıyâbânı’nın girişi.

Bu kabristana 1918 muharebeleri şehitlerinin ve 1992 Karabağ şehitlerinin bazıları, fakat asıl 20 Ocak 1990 katliamı, “Kanlı Yanvar” şehitleri defnedilmiş. Azerbaycan’ın var olması yolunda kanını akıtanlar…

Upuzun bir yol, iki taraf alçak duvarlar, bir taraftaki duvarlara siyah mermerler çakılmış, yere siyah mermer mezar taşları konmuş. Duvardaki mermerlere birer isim ve orada yatanın, büyütülmüş vesikalık fotoğrafı işlenmiş. Birkaçında “nâmâlum” yazıyor. 87 yaşındaki nine ile 15’ndeki çocuk yanyana. En baştaki siyah mermer ötekilerden farklı. Daha geniş ve üzerinde iki kişinin fotoğrafı var. Duvaklı, güzel, gencecik olduğu belli bir kadın, yanıbaşında kravatlı, bıyıklı, yakışıklı bir erkek. Ferize ile İlhamBu yeni evli çift “Kanlı Yanvar” şehitlerinin ön sırasında.

Yanvar Azerbaycan Türkçesinde “ocak ayı” demek. 20 Ocak 1990 katliamı Azerbaycan’ın istiklâlini kazanması yolunda en büyük kilometre taşı.

Mezarların sıralandığı uzun yolun sonunda, denize bakan burunda, ortasında ateş yanan, Selçuklu türbeleri üslûbunda bir âbide.

Şehitler Hıyâbânı’nda ihmal edilmiş tek bir köşe yok; ağaçlar, çimenler çok bakımlı, her taraf tertemiz.

Bu tepeye ilk önce 1918 Bakü muharebelerinde Kafkas İslâm Ordusu’ndan şehit düşen Türk ve Azerbaycan askerleri gömülür. 1920’de Sovyet işgalinden sonra, halkın millî tarihlerine dair hatıralarını silmek için olsa gerek, kabristan talan edilip tepe Dağüstü Park adıyla bir seyran yerine dönüştürülür. Ve Azerbaycan Komünist Parti birinci sekreteri Sergey Kirov’un devâsâ bir heykeliyle şenlendirilir! 1939’dan 1992’ye kadar bu merdivenler – bizim merdivenler!-  Kirov’un heykeline ulaştırmış insanları. 20 Yanvar katliamından sonra galeyan halindeki Bakü halkı –millî tarihlerini bir türlü unutmamış Bakü halkı- şehitlerini omuzları üzerinde, en önde İlham ile Ferize’nin tabutları, bu tepeye taşır, burada defneder. Bağımsızlığın ilânından sonra tepe “şehitlik” olarak tekrar eski haline getirilip düzenlenir.

Kirov’un heykeli artık yok. Azadlıktan sonra yerle bir edilmiş. Kâidesinin boş kalan yerini adımladık. Fotoğraflarından anlaşıldığı kadarıyla büyüklüğü, boyutları ürkütücü. Bakü’nün her tarafından görünüyormuş. Bütün Bakü’ye en tepeden bakan o imiş! Ol saltanatın yeller eser şimdi yerinde!

Şehitler Hıyâbânı’ndan çıkıp Fahri Hıyâbân’a niyetlendik. Bir başka kabristan. Ama buraya ne kadar uzak, yürüyebilir miyiz, bilmiyoruz. Karşıdan orta yaşlı iki hanım geliyordu:

“Merhaba… Biz Fahri Hıyâbân’a gitmek istiyoruz. Yakın mı buraya?

Hanımlardan biri atıldı:

“Piyâde mi gideceksiniz, maşınla mı?”

Kurban olduğum Azerbaycan Türkçesi!

“Piyâde…”

“O vaht iyirmi dakika.”

Gerçi merdivenlerden sonra dermansız kalan bacaklarımızla yarım saati geçti.

Fahri Hıyâbân şimdiye kadar gördüğüm en güzel kabristan galiba. İnsan buraya ikindi gezmesine gelebilir! Şu köşede bir çay bahçesi olsa yadırganmaz! Pekâla oturup bu yüksek ağaçların gölgesinde, herbiri birer sanat eseri olan kabirlere bakarak çayınızı yudumlayabilirsiniz. Sanki bir park veya açık hava müzesi. O kadar huzur dolu, ruha ferahlık veren, sanatlı, zevkli, bakımlı bir yer. “Ölüm âsude bahar ülkesi” burda.

Azerbaycanlı kardeşlerimizin bu mezarlıklar için seçtiği “hıyâbân” kelimesi, mâlum, “iki yanı ağaçlı yol” demektir. Hem de ne ağaçlar! Sadece “serin serviler” değil, envai çeşit…

Ağaçların yanısıra heykeller galerisi.

Haydar Aliyev’in, Ebulfeyz Elçibey’in mezarlarını ziyaret ediyoruz. Her ikisinin de mezarlarının başında ayakta, dimdik heykelleri. Elçibey’le Amerika’da tanışmıştım; hatırımda kalan duruşu da buydu, ellerini önde kavuşturmuş…

Sonra müzisyenler, ressamlar, şairler, yazarlar, ilim adamları, devlet adamları… Azerbaycan âdetlerinde mezar taşlarının üzerine orada yatanın mermere işlenmiş fotoğrafı yahut kabartma büstü konuyor veya heykeli dikiliyor; mezar taşı, altında yatanın yaptığı işe, mesleğine göre şekillendiriliyor. Birbirinden değişik, göz alıcı mezarlar.

Meselâ, bestekâr Tevfik Guliyev siyah piyanosunun başında oturmuş size bakmakta. Mezar taşında piyanonun tuşları… Ünlü ses sanatkârı Reşid Behbudov şık sahne kıyafetiyle ayakta, ellerini iki yana açmış, gür sesini sanki az sonra duyacaksınız! Azerbaycan’daki ilk Türkçe gazete Ekinci’yi çıkaran Hasan Bey Zerdâbî elinde gazetesi ile… Bir başka bestekâr Süleyman Elesgerov ardında boyundan uzun bir sol anahtarı ile dikilmiş duruyor.

“Halk yazıcısı” Yusuf Samedoğlu’nun, açılmış koca bir kitap şekli verilmiş mezar taşındaki cümle, ciltler dolusu yazıya bedel: “Uykunuz şirin olsun diriler!”

Bütün insanları Samedoğlu’nun cümlesi ile selâmlamak arzusu doluyor içime:

Uykunuz şirin olsun diriler!

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yazarın millidusunce.com'daki yazıları