Merhametten maraz doğmasın…

Sorun artık “Suriyeli” saldırganlığını da aşmış ve Asya’nın insan akını ile birleşerek büyük bir nüfus terörü hâline gelmiştir. Akıl almaz bir Afgan akını Doğu Anadolu’yu kevgire çevirmiş durumda.


Verin bana fakirlerinizi yorgun düşmüş olanlarınızı

Birbirlerine sarılmış ısınmaya çalışan kitlelerinizi,

Özgür özgür nefes alabilmeyi özlemiş olanları…

Bana gönderin yurtsuzları, evsizleri… savaşların, fırtınaların savurduklarını

Kibirli İngilizler için orası cehennemin kapı eşiğiydi. Vahşi yerlilerle bilinmeyen hastalıklar arasında sıkışıp kalmış önemsiz insanların, hayata tutunmaya çalıştıkları topraklarda, düşe kalka ilerleyip sonunda Jefferson’un dediği gibi “Anayasalarıyla yeni bir ulus yaratan” insanların ülkesiydi.

Özgürlük Anıtı, meşalesini okyanusa doğru tutup göçmenlere umut ışığı veriyordu, değil mi?

Yorgun insanların bu sığınağı yeni bir umut kapısı oluyordu, değil mi?

Uzun bir süre belki öyle oldu. Çünkü ülkenin uzun süre yeni iş gücüne ve taze kana ihtiyacı oldu.

İdeolojik savaşta tipik nefret hedefi olmuş ABD, kuruluşunu, sahipsizleri kucaklayan ülke olarak idealize ediyordu.

Günümüz Amerikancıları, bu sinematografik ideali hâlâ parlatıyor.

Göçmenlerin kurduğu, dünyanın en büyük göçmen ülkesinin tarihi ve sosyolojisi ise hiç kimsenin ilgisini çekmiyor.

Herkesin derdi, bu refah ülkesinin zenginlik havuzuna dalmaktı.

Oysa kazın ayağı öyle değildi. Çünkü ABD’yi kuranların da belli ilkeleri ve kuralları vardı. Bunlar doğru muydu, yanlış mıydı bunları tartışmak anlamsızdı. Çünkü Kolomb’un bu öksüz ve cahil çocukları, önce hastalıkları ve yerlileri, sonra İngilizleri yenip kendi kurallarını koymuşlardı bir kere.

Ne garipti ki ötelenmiş, itilmiş, ikinci sınıf sayılmış insanların kurduğu bu ülkede, köleliğin bitmesi için bir iç savaş gerekmişti.

Kendi “uluslarını” kuran beyazlar, Anayasalarıyla ve dilleriyle zamanla herkesi renksizleştirdiler, erittiler ve “Amerikanlaştırdılar”. Amerikan kimliği, İngilizce konuşan beyaz, protestan Anglosaksonların kurduğu bir şeydi. Bu yeni beyaz ulus, haklı mıydı, değil miydi? Ülkeye gelenlere ne istediklerini sordu mu yoksa onlara kendi kurallarını ve yaşam tarzını gerektiğinde zorla benimsetti mi?

Amerikan tecrübesi, aslında modern ulus, devlet ve egemenlik olgularının laboratuvarıdır. ABD, bütün yerellik ve federallik desenlerine rağmen, hiçbir özerkliğin aşamayacağı, yok sayamayacağı “ulusal çapta bir güç kullanımını” ifade eden federal kurumları ile ayakta durur.

Dolayısıyla hiçbir göçmen ABD’ye gelirken bavulunda kendi yaşam tarzını taşıyamaz.  Hiçbir göçmen kendi Anayasasını, egemenlik iddiasını veya etnik aidiyetini beraberinde getiremez. Hiçbir göçmen İngilizce konuşmamak hayaliyle pasaport kontrolüne giremez. Hiçbir göçmen kendi etnik özerk bölgesini kurabileceği hayalini dile getiremez ve hiç kimseye kendi etnik bakışıyla bakarak etnik kimlikle seslenemez.

Bu sadece bir örnektir.

Göçmenlerin kurduğu bir ülkede bile bu kısıtlamalar, uluslaşma mecburiyetinin getirdiği kurumlaşmanın gereğidir.

Peki ya bizde?

Bizim durumumuz tamamen farklı, çünkü biz binlerce yıllık yurdumuzda sayısız kere kanıtladığımız sahiplik ve egemenliğimizle hukuku kurduk ve yaşattık, yaşatıyoruz. Her noktasını Türk evlâdının kutsal kanıyla mühürlediğimiz Türk vatanında neyin nasıl yapılması gerektiğini belirleme hakkını elimizde tutuyoruz. Bu haktan dolayı mahkemelerimiz “Türk Milleti adına” hüküm veriyor hâlâ.

Dolayısıyla hiçbir “uluslararası hukuk” normu bizim egemenliğimizin üstünde, âmir bir mevkide bulunamaz. Nereden mi biliyoruz?  İki sebepten:

Birincisi, özellikle Merhum Sadi SOMUNCUOĞLU’nun ince eleyip sık dokuyarak ortaya koyduğu, uluslararası hukuk metinlerindeki ve anlaşmalardaki “ulusal egemenliğe” yapılan atıflardan…

İkincisi işin yürütülüşünde, “etkin devletlerin” (Ben bir Türk olduğum için kendi devletimden başka büyük devlet tanımam ve bundan dolayı da hiçbir devlet için “büyük” sıfatını kullanmam.) kendi egemenliklerini hiçbir başka normla ya da egemenlikle sınamaması ve ölçmemesinden.

O halde biz yorgunları almayalım mı? Mazlumlara merhamet etmeyelim mi? Bu kadar büyük bir devletin, savaş acılarına bigâne kalması insanlığa sığar mı? Kendi başımıza gelse biz ne yapardık?

Bu sorular tam anlamıyla kenar mahalle arabesk filmlerinin ağlaklığının ifadeleridir.

Suriye, Filistinli mültecileri kamplarda barındırmaktadır. Suudi Arabistan tek bir Suriyeli mülteci kabul etmemiştir. Mısır’ın herhangi bir Suriyeliyi kabul edip etmediğini bilmiyoruz. Elbette sui misal emsal teşkil etmez ama sorun şudur ki uluslararası ilişkilerde hiç kimse objektif ahlakî normlara göre hareket etmez, etmek zorunda da değildir.  John Locke’un dediği gibi “Uluslararası ilişkilerde doğa durumu egemendir.” (Bu bence anahtar bir cümledir ve ne kadar tekrarlansa azdır…)

Bütün bu farklılıklara rağmen göçmen/sığınmacı sorunlarına karşı geliştirilen ortak yöntemler var. Her şeyden önce sığınanların kontrol altında tutulması, sağlık kontrollerinin sıkı yapılması ve olası bir salgına mahal verilmemesi.

“Mülteci” statüsünün bireysel ve istisnai tutulması. Bunun çok kesin ve net ölçülere bağlanması.

Sığınmacıların belli bir sayıda tutulması, herhangi bir asayiş bir sorununa yol açılmaması için toplumdan bir şekilde yalıtılması.

Demek ki merhametin de belli bir ölçüsü ve şekli olmazsa işlerin çığırından çıkabileceği eğer varsa, ortak aklın ulaştığı sonuç. Yani aklın yolu bir.

Peki biz buna uymayınca neler oldu?

Kendimize benzetemediğimiz, entegre edemediğimiz, aksine bize karşı nefretleri ve öfkeleri günden güne artan, asayiş kurallarına uymakta isteksiz, kendi izolasyonlarını kuran ve devlet otoritesine ilgisiz, bir sosyal güvenlik kara deliği gibi yaşayan koca bir “millet” yarattık. Bu “millet”, ay yıldızlı vatandaşlığın bütün şerefini ve ayrıcalığını Türk vicdanını kanatarak ve yaralayarak alabildiğine istismar ederken millî tarihimize, kahramanlarımıza her Allah’ın günü hakaret ederek yaşayabiliyor. Dün ya da önceki gün Ömer HALİSDEMİR anıtına bir Suriyeli’nin hakaret edişi sosyal medyada kendisine gayet rahat bir yer buldu.

Kayıt dışılığın ardına saklanarak işlenen suçları saymak bile mümkün değil.

Bu toplumsal garabet, Ortadoğu’yu kana bulayan Kürtçü terör belasının bile başaramadığı bir bölünmeyi çok daha hızlı bir biçimde ortaya çıkardı.

Fakat sorun artık “Suriyeli” saldırganlığını da aşmış ve Asya’nın insan akını ile birleşerek büyük bir nüfus terörü hâline gelmiştir. Akıl almaz bir Afgan akını Doğu Anadolu’yu kevgire çevirmiş durumda.

Sorun, Türk millî egemenliğinin yabancı yığınlarınca alenen tehdidi noktasına gelmiştir.

Çözüm ne olmalı peki?

Bir çözümden bahsedebilmek için her şeyden önce mevcut durumu “sorun” kabul edecek bir akla ve vicdana ihtiyacımız vardır ki bu da ancak “Türk için ve Türk’e göre” düşünecek bir siyasi otoriteyi gerektirmektedir. “… elhamdülillah Türk olmaktan kurtulduk..” diyebilen vekillerle  Türk vatanı savunulabilir mi?

Yorgunları, fakirleri ve üşümüşleri ve özgürlüğe susamışları bağrımıza basmayalım mı? Elbette Türk merhametine sığınan hiç kimseyi geri çevirmeyelim ama evimizin mülkiyetini de misafire devretmeyelim. Bizden biri olmadıkça hiç kimsenin evimizin düzeni hakkında konuşmasına izin vermeyelim. Hiç kimseyi de para karşılığı evimize sokmayalım.

Açık kadınlar hakkında “satılık/kiralık” benzetmesi yapacak kadar “muhafazakâr” olanların, saç tellerinin namusunu düşündükleri kadar “vatanın namusunu” düşünmeleri iyi olurdu ama bunun için her şeyden önce buranın vatan, vatanın sahibinin de Türk Milleti olduğunu idrak edebilmek lâzımdır.

Sakallı bir abi “Ya burada savaş çıksaydı ne yapacaktın?” diye kendince empati yapıyordu bir sokak röportajında. Eh… İnsanda “Türklük” zayıflayınca, elbette Türkiye’nin zaten bir savaş cehenneminden kurtarıldığını idrak etmesi mümkün olamıyordu. Biri de çıkıp demedi ki “ Biz o savaşı zaten verdik dayı, sokakta dolaşmanı sağlayan o savaştı!” demedi.

Ne demiş Türk’ün büyük atası: “Efendiler, bu vesile ile muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki: Sinesinde yetiştirerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki cevher-i aslîyi, çok iyi tahlil etmek dikkatinden, bir an feragat etmesin!”

Yazıyı yine Atatürk’ün bir başka sözüyle bitirelim:

Ne mutlu Türk’üm diyene!

Yazar

Afşar Çelik

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar