Ahmet Ağaoğlu'nun zihniyetine tesirleri bakımından sürgün yılları - MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______02.11.2020_______

Ahmet Ağaoğlu’nun zihniyetine tesirleri bakımından sürgün yılları

Gerek fikir adamı, gerekse siyaset adamı olarak Ağaoğlu’nun amacı tektir: Türklüğe hizmet, kültüre sahip çıkmak şartıyla çağdaş medeniyeti benimsernek ve demokratik prensiplere dayanan bir toplum inşa etmek.

MİSAK Editörü

 

Ahmet Ağaoğlu

Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun “Mütareke ve Sürgün Hatıraları” kitabından alınmıştır.
Eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

IX. yüzyılın sonu ile XX. yüzyılın başlarını kapsayan Türk düşünce tarihini araştıranlar, yaratıcılığı kadar şahsiyeti, hayatı ve yaşadığı devri de karmaşık ve tezatlarla dolu olan Ahmet Ağaoğlu’nun bütün eserlerinin bir araya getirilmesinin, hatta eserlerinin mükemmel bir bibliyografyasının hazırlanmasının bile ne kadar güç bir şey olduğunda birleşirler. Şurası bir gerçektir ki, “elli yıldan fazla süren kızgın, fırtınalı, hem de aralıksız bir yaratıcılık yolu izleyen, adı Paris’ten Bakü ve Tiflis’e, Saint-Petersburg ve Moskova’ya, daha sonra İstanbul ve Ankara’ya, nihayet bütün Türkiye ve Yakın Doğu’ya yayılan, felsefe, tarih, iktisadiyat ve din tarihine, edebiyat, hukuk, sosyoloji ve uygarlık meselelerine hasrolunmuş ciddi bilimsel-teorik ve publisist eserlerin müellifinin, faal kültür, bilim ve siyaset hadiminin” [1], 1890’lardan itibaren dünyanın birçok ülkesinin arşiv ve kütüphanelerinde bulunan yazılarını toplamak ve neşretmek şerefli olduğu kadar ağır bir iştir. Ayrı ayrı kişiler tarafından görülmesi çetin olan bu işe birçok araştırmacı zahmet sarf etseler de, henüz tam bir neticenin ortada olmaması gerçeği bu saha uzmanlarını yeni yeni çalışmalara sevk etmektedir. Bu anlamda, yaklaşık yüzyıl önceki birçok tarihi olaya ışık tutan Mütareke ve Sürgün Hatıraları‘nın ilk defa kitap olarak yayınlanması girişimi takdire layık bir çabadır. Ahmet Ağaoğlu’nun bu eserini yayıma hazırlayan Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ ı gördükleri iş münasebetiyle tebrik ediyorum.

Ahmet Ağaoğlu’nun Mütareke ve Sürgün Hatıraları baştan başa zıddiyetli olaylar ve bakışlarla doludur. Kendisinin de “üç senelik buhran devri” olarak adlandırdığı bu sürgün hayatının genel tasviri bu zıddiyetleri bütün çıplaklığı ile ortaya koymaktadır. Gerek Doğu-Batı medeniyet farklılıklarına, savaş ve barış, hak ve adalete ilişkin yaklaşımlarda görüş ayrılıkları, gerek İstanbul’un şen-şatır insanları ile matem tutan ve kan ağlayan ahalisi, Türkiye hudutları dahilinde düşman işgal ve esaretine boyun eğmiş bulunan sultan hükümeti ile Anadolu’nun milli mücadele kadrosu arasındaki zıddiyet, gerekse de Ağaoğlu’nun Bolşevizm ile milli harekât, Azerbaycan ve Türkiye arasında kalması gibi olgular tarihi olaylardaki ve şahsi düşüncelerdeki buhranlı yaşantıları aksettirmektedir.

İşgalci, istilacı emperyalist devletlerin işbirlikçisi İstanbul iktidarının ahlak düşkünlüğünün, ihanetinin sebeplerini açıklayan Ağaoğlu’nun ruhsal durumunu anlamak için devrin tarihi olaylarını, toplumsal-siyasal durumunu göz önünde bulundurmak gerekir. Çünkü 1919-1921 yıllarının tarihi gelişmelerini, dünyada baş gösteren değişiklikleri, Türkiye’nin içine düştüğü buhranlı durumu derinden araştırmadan, sürgün yıllarında kaleme alınmış eserlerin yazılma şartlarını dikkate almadan Ağaoğlu’nun konumunu, dünya görüşünü ve ideallerini, ahlaki duruşunu, kültür ve medeniyet gibi soyut kavramlara bakışını değerlendirmek mümkün olmaz. Ama şurası açıktır ki, zaman ve mekândan, maddi ve manevi koşullardan bağımsız olmayarak ülkenin bağımsızlığı, bireyin özgürlüğü ve demokratik toplum kuruculuğu Ağaoğlu’nun kişiliğinin en önemli değerlendirme miyarlarıdır.

Kurtuluş yolu arayan bir aydın

Malta sürgünü döneminde Ağaoğlu’nun dünya görüşünde çelişkili değişiklikler baş göstermiş, kendisinin ve ailesinin çetin zorluklara maruz kalması onda bir tür siyasî nihilizm sapmasına yol açmış, hatta hayatının belirli devirlerine ilişkin pişmanlığını belirten açıklamalar yapmıştır. Ancak bütün bunlar, bağlı olduğu ülkenin emperyalist devletlerin tasallutundan kurtulması için kurtuluş yolu arayan bir aydının psikolojik çatışmalarının geçici bir ifadesinden başka bir şey değildir.

7 Aralık 1918’de faaliyete başlamış olan Azerbaycan parlamentosunun kararına [2] esasen, Azerbaycan’ın bağımsızlığını tanıtmak amacıyla Versay Barış Konferansı’na gönderilen temsilciler heyetinin üyesi olarak Bakü’den ayrılan Ahmet Ağaoğlu’nun Tiflis, Batum ve İstanbul’daki duruma ilişkin malumatlarından başlayarak Limni tutsaklığı ve sürgün sonrası gelişmeleri gözlerimiz önünde canlandıran Mütareke ve Sürgün Hatıraları, yazarın toplumsal ve siyasi görüşlerini ve ruhsal durumu hakkında da bizlere bilgi vermektedir. Ağaoğlu’nun sürgün hayatı, toplumun bir ferdi, aydını olarak ona ve ailesine birtakım zorluklar getirmiştir. Ülkesinin maruz kaldığı haksızlıklar karşısında duyduğu manevî sıkıntılara sürgün hayatının sefaleti ve ailesiyle ilgili ıstırap dolu düşünceler eklenmiştir. Ama bütün bu sıkıntılara ve mahrumiyetlere rağmen kalemini bırakmayan, dünya durumuna dair bilgisini artırmaya çalışan Ağaoğlu ülkesinin kurtuluşu için gerek Batı’nın gerekse Rusya’nın toplumsal-siyasal kuruluşlarındaki olumlu örnek ve deneyimlerden yararlanma yollarını aramıştır. Mondros’ta iken, İngilizler’e birçok dilekçe yazarak suçsuz olduğunu tekrarlamıştır. Her defasında da: “Lütuf ya da af istemiyorum. Acınmayı ya da bağışlanmayı asla kabul edemem! Ben adalet istiyorum.”[3] Haksızlığın, adaletsizliğin, türlü gayri insani muamelenin hüküm sürdüğü bir dönemde Ağaoğlu psikolojik sarsıntılara maruz kalmış, “hatta hayatının belirli devirlerini abes yere kurban vermesi hakkında pişmanlık notları ile fikirler söylemiş, Marksizm tefekkür tarzına müspet münasebetini ifade etmiştir.”[4]

Aslında Ağaoğlu gerek sürgün döneminde yazdığı yazılarında, gerekse sonraki eserlerinde farklı teorilerin insanlığa faydalı olan değerli cihetlerini almaya çalıştığı gibi, Marksizm karşısında da kesin bir inkâr yolunu tutmamış, onun eleştirel tahlilini yapmıştır. Çünkü Ağaoğlu, Marksizm’i daha sonra Sovyetler Birliği’ndeki tahrif olunmuş hali ile değil, çağdaş Batılı teorilerden biri olarak tahlil etmiştir.

Marksist okulun tarih teorisini kısmen kabul eden Ağaoğlu’na göre, bu okulun iddia ettiği veçhile maddiyat ve iktisadiyatın insanlığın gelişmesi ve tarihin ilerlemesi üzerine derin ve geniş bir tesir icra ettiğine şüphe yoktur. Gerçekten maddî şartlar ve ihtiyaçlar bireylerde olduğu kadar toplumda da büyük bir rol oynamaktadır. Ancak bu faktörün dışında, maddi faktör ile aynı derecede önemli ve etkili ruhsal ve manevi faktörler vardır ki, Marksist okulun en büyük kusuru bu faktörleri inkâr etmesidir. Toplumlar bireylerden oluşur. Bireyler ise bir madde ile birlikte bir zihin, bir kalp de taşırlar. Maddî ihtiyaçlarını temine ne kadar muhtaç iseler, zihin ve kalbin de ihtiyaçlarını temine o derece muhtaçtırlar. [5] Ağaoğlu’na göre: “Bazen şeref, namus, haysiyet gibi mücerret ve manevî kıymetler bizi ekmek ve su ihtiyacı kadar mustarip eder ve bunların temini için ölüme kadar varırız.” [6]

“Osmanlı devleti kedi gibi kendi yavrularını yiyor”

Sürgün yıllarının Ağaoğlu’nun zihniyetine tesirlerini öğrenmek bakımından, onun aynı dönemde yazmış olduğu eserleri, mektup ve hatıraları önemli kaynaklar olarak değerlendirilmelidir. Bu kaynaklar incelendiğinde öyle bir kanaate varmak mümkündür ki, Ağaoğlu’nun bazen tereddüt ve tartışmalara yol açan perişan hali, hem o vakte kadarki hem de daha sonraki ideallerine, siyasî anlayışına, dünya görüşüne tamamıyla zıttır. Ancak bu durumu maddî ve manevî buhran ve sarsıntıların bir neticesi olarak görmek gerekir. Çünkü Malta sürgünü sırasında karşılaştığı haksızlıkları Üç Medeniyet eserinde ve “Malta Hatıraları“nda tafsilâtı ile şerh eden müellif bir süre kötümserliğe kapıldığını itiraf etmektedir: “Ah! Keşke talih bana levhanın bu tarafını görmeyi nasip etmemiş olsaydı!” [7] İçine düştüğü bu kötümserlik tarihî şartlara ve duruma göre tabiî sayılmalıdır. Çünkü kendisinin de yazdığı gibi, “Şimdiye kadar tarihte bir devletin kendi evlâdını kendi eliyle düşmanlarına teslim etmiş olduğu görülmemiştir. Osmanlı devleti kedi gibi kendi yavrularını yiyor.”

Ağaoğlu sürgün hayatı yaşamaya mecbur edilen kişiler arasındaki gayri insani ilişkileri detaylı bir şekilde tasvir eder. O, doğal felaketler sırasında, doğuştan birbirine düşman kesilmiş vahşi canlıların bile birbirine yakınlaşmasını nazarda tutarak, aynı felakete uğramış, aynı toplumun fertleri arasında da karşılıklı yardım ve dayanışmanın olması gerektiğini belirtir. “Halbuki Malta bunu göstermedi. Gelir gelmez parçalandık Sayımızdan fazla kısımlara bölündük. Bu bölünme fikir ve duyguların, ahlak ve tabiatların uygunluğuna göre değil, sırf cepteki paranın miktarına göre yapıldı. Zaten düşünce ve duygu birliği hiç yoktu. Demek ki yaşamak, ne olursa olsun yaşamak! Düşmanın olayları, tahkirleri altında, bin türlü alçalışla bulaşmış olsun, gene yaşamak!”[8]

Sürgün sırasında İngilizler’in gayri insani davranışlarına karşı kendisinin protesto ve itiraz sesini yükseltme girişimlerine arkadaşlarının lakayt tutumlarını hatırlayan Ağaoğlu üzüntüsünü şöyle ifade eder: “İnsan neticede elde etmese bile kendisine karşı yapılan haksız ve fena muameleyi daima ret ve protesto etmelidir. Varsın neticesiz kalsın, varsın hatta zalimleri daha ziyade şiddete sevk etsin! Hakkın müdafaası kendi başına ve bizzat bir zevktir. Bundan dolayı daha ziyade şiddeti reva görenler yollarında uzun müddet devam edemezler. Çünkü onlar da insandır, onların da vicdanlarında hakka karşı ister istemez bir hürmet, bir tazim vardır.”

Aynı devlet ve hükümeti, parti ve idealleri temsil eden yüksek mevki sahipleri arasında birliğin olmamasına üzülen Ağaoğlu’na göre bir yerde aynı talihi, aynı mahrumiyeti yaşayan şahısların ekseriyeti ruhî ve manevî bakımdan birbirlerinden çok farklılıklar gösterdiler: “Aramızda dünyalarca mesafeler olan ve yekdiğerimize hiçbir nevi çimento ile bağlanmamış fertleriz.”

Yenilginin sebeplerini de zihniyet ve karakter farklılığına bağlayan Ağaoğlu dövüşen her iki tarafı mukayese ederek şöyle yazıyor: “(Avrupalılar) Yalnız kendi hukuklarına ve bu hukuku müdafaa yolunda mücahede edenlere hürmet ederler. Fakat biz hâlâ bu hakikati anlayamadık. Padişah ve etrafını almış olan budalalar zannettiler ki memleketi Avrupalılar’a teslim ve zillet ibraz etmekle kurtarabilirler. Halbuki onlar zillet ve meskenete katlandıkça, ötekiler küstahlıklarını, tecavüzlerini arttırdılar. Hükümdar ve hükümet namdar kumandanlarını, memleketin güzide adamlarını teslim etmekle namuslarından bile vazgeçmiş oldukları halde ötekiler tarafından bir zerre bile merhamet ve şefkat ibraz olunmadı.”

Ağaoğlu İngilizler’in onlara gayri insanî davranışlarda bulunmalarına karşılık olarak neredeyse teşekkür, rıza bildiren bir müracaat teşebbüsüne katılmıyor, protestolarını her fırsatta ifade ediyor. Bu konuda bir İngiliz yetkilisiyle tartışmasını şöyle yazıyor: “Vahşi hayvanlar gibi demir örgüler altına alınarak zincirli kapılar arkasından et parçaları almak benim haysiyet-i beşeriyemi tahkir ediyor. Ben aç kalmayı bu gibi hallere bin kere tercih ederim, fakat bu maddi mülahazaların fevkinde olarak günahımın ne olduğunu, neden buralara kadar sevk edilmiş bulunduğumu, hangi kaide ve kanuna göre esir-i harp telakki edildiğimi anlamak isterim. Eğer beni bir şeyle itham etmek istiyorlarsa ben derhal bir mahkeme, bir hakim talep ediyorum. Bana sözünüz nedir?”

Bu mücadeleler sonunda Ağaoğlu bir kez daha şu kanaate gelir: “Hakkını arayan daima muhteremdir. Hürmete layık olmak için hakikaten muhterem olmalıdır. Maatteessüf biz şarklılar bu hakikati idrak edememişiz. Meselâ bizler ki memleketin mümtaz adamlarıyız, böyle olduğu halde cebrî ve maddî kuvvete karşı anlaşılmaz bir itaat göstermekteyiz. Hak ve hukuku aramak kimsenin aklına bile gelmiyor. Haksızlıklara baş eğerek, mutavaatla, mülâyemetle, ses çıkarmamakla hakkın teslim olunacağını zannediyoruz. Bu belki bizim gibi keyfî muamelelere alışkın muhitler için doğrudur. Fakat alelumum Avrupa ve bilhassa İngiliz ahval-i ruhiyesi nokta-i nazarından bu tasavvur hakikate muvafık değildir. Avrupalılar zulüm ve cefaya karşı feryat ve tezallümü, nale ve figanı, lütuf ve merhamet dilenmeyi en az hürmete layık bir zaaf addederler. Bu gibi zaaflar gösterenleri nefrete ve istihkara daha ziyade müstahak görürler. Onlardan kat’iyen müteessir olmazlar. ( .. ) Bilâkis haksızlığa karşı kalplerinde isyan ve galeyan duyanları, hakkı müdafaa edenleri -ister müsmin olsun, ister olmasın- muhterem tutarlar. Hatta onları şiddetle cezalandırsalar bile yine içlerinden hürmet duyarlar. Fakat maatteessüf biz hâlâ Avrupa’nın bu en iptidaî ruhî hususiyetini anlayamadık. Zillet ve meskenetle İngiliz ve Fransızlar’ın merhamet ve şefkatlerini talep etmeye koyulduk. Padişahtan başlayarak bizlere kadar hepimiz zillet irtikâp ettik ve mukabilinde merhamet yerine şiddet, şefkat yerine hakaret geldi.”

Ağaoğlu’na göre “hakperestlik bir zihniyettir. Başkalarına ve kendi şahıslarına hürmet etmek hassası böyle arzu ile, söylemek ile hasıl olur şeyler değildir! İktidar mevkiinde başkalarını hakir görerek hak ve hakkaniyete riayet etmeyenler cebrî kuvvetlerden başka şeyler tanıyamazlar; esaret halinde de başkalarından hak ve hakkaniyete riayet etmek hassası beklemezler ve o yoldaki teşebbüsleri de faydasız addederler.”

Sürgün arkadaşları arasında da mağlubiyetin sebeplerine ilişkin çelişkili açıklamalar getirilmektedir: “Sait Halim Paşa bütün felâketlerimizin sebebinin kendimiz olduğunu, Ziya Bey ise Avrupa’ da olduğunu iddia ediyorlar. Ziya Bey bütün felâketlerin Avrupa’ dan gelmiş olduğuna, Avrupa’nın fena niyetle işlerimize karışarak bizi faaliyetten akim bırakmasına atfederdi. Sait Halim Paşa ise aksine bütün felâketlerin bizim cehaletimizden ve ehliyetsizliğimizden gelmiş olduğunu iddia edip durdu. Halbuki iki taraf da haklı idi. Bizim ehliyetsizliğimiz güneş kadar aşikar olduğu gibi, Avrupa’nın da bu ehliyetsizlikten istifade ettiği reddedilemez bir hakikattir.”

Zahiren malumatlı, zeki olan Türkler’de bu hâlet-i ruhiyenin kökenini esasen nihayetsiz ve hudutsuz egoizmde, iradesizlikte ve gayri muayyenlikte gören Ağaoğlu’na göre: “Zavallı Türk’ü kendi ruhundan ayırmışlardır. Tarih tarih olalı efendi ve müstakil yaşamış olan bu millet, birtakım esaret ve zillet altında asırlarca inlemiş olan milletlerin mutantan fakat boş, parlak fakat çürük üsluplarına kapılmış, kendi benliğini kaybetmiştir.”

İstanbul hükümetinin onursuzluğu ve ihaneti

Sürgün hayatının bu güçlükleri azmış gibi, Ağaoğlu’nu daha çok sarsan “üst tabaka”nın ahlâksızlığı, İstanbul hükümetinin onursuzluğu ve ihaneti olmuştur. Onun fikrince Malta’daki sürgünler ne kadar gayretsizlik ve lakaydi göstermiş olsalar bile vatana ihanet gibi bir küçüklüğü göstermezlerdi. “Burası muhakkak. Fakat acaba bu fazilet midir? Vatana ihanet etmemek, milleti satmarnak! Bu ne demektir? Bunlar hep sıradan adamların da vazifesi değil midir? Önderlik iddiasında bulunan adamlardan, bu gibi menfi sıfatların üstünde, daha yüksek ve müspet faziletler istemek tabiî değil midir?”[9]

Malta sürgünündeki rezaleti yürek acısı ile anlatan Ağaoğlu, bütün bunları İstanbul’da iktidarda olanlarla mukayese edildiğinde bağışlanması mümkün bir hâl sayar. Çünkü onlar her ne kadar kendi aralarında anlaşmazlık içine düşmüş ve yılgınlık göstermiş olsalar da, millete ihanet gibi alçaklığa meyletmediler. Halbuki son halife Abdülmecid İstanbul’da İngilizler’le işbirliği içindeydi. İktidar sahipleri tahtlarını korumak için İngiliz misyonerleri karşısında şeref ve liyakatlerini satıyorlardı. Böylesine acı bir manzarayı itiraf etmek zorunda kalan Ağaoğlu, bir taraftan İstanbul iktidarının doğurduğu bu rezalet, diğer taraftan Ankara’nın millî bağımsızlık davası gibi bir harekât içinde oluşunu kıyaslamaktadır! Ağaoğlu daha sonra da bu konuya parmak basmıştır: “Beşerde akıl ve zekâ, iktidar ve istibdat hasseleri kaldıkça bir kısmının diğer kısım üzerinde üstünlüğü, bir kısmının diğer kısmını idare etmesi zarurî ve tabiî olarak kalacaktır. Şekl-i hükümet ne olursa olsun
milletler daima mahdut bir azlıktan ibaret olan zümre tarafından idare olunmuşlar ve olunacaklar. Mesele yalnız bu azlığın müracaat ettiği ilhamın menbaından ve mahiyetinden, idare-i devlete verdiği şekil ve istikametten, takip ettiği gayelerden ibarettir. Asıl mühim ve canlı mesele budur.” [10]

 

Ahmet Ağaoğlu, Mustafa Kemal Atatürk ile

Nihayet, Mustafa Kemal Atatürk’ün: “Malta esaretine karşılık Anadolu’daki İngiliz esirleri serbest bırakılacak” kararından sonra Malta sürgününde olanlar İngiliz esirleri ile değiştirilir ve Ağaoğlu da İstanbul’a doğru bin bir güçlükle karşılaşacağı yolculuğa çıkar. Böylelikle, iki yıldan fazla süren sürgün hayatı sona erer. Malta mahkumlarını getiren gemi İtalya sahillerine demir atar. Azerbaycan’da bağımsız Sovyet Cumhuriyetinin kurulduğunu ve onun başına çoktan tanıdığı fikir ve mücadele dostu Neriman Nerimanov’un geldiğini öğrenen Ahmet Ağaoğlu doğduğu ülkeye gitme kararını verir. Hatta, İtalya’nın Torino şehrinden Neriman Nerimanov’a gönderdiği 21 Mayıs 1921 tarihli mektubunda bu konuyu etraflı bir şekilde ifade eder. Aslı Rus dilinde olan bu mektup Komünist gazetesinin 19 Şubat 1921 tarihli 109. sayısında aşağıdaki kayıtla yayınlanmıştır:

“Doktor Neriman Nerimanov yoldaşımız namına Azerbaycan’da maruf ve meşhur Ahmet Agayev’den bir mektup alınmıştır ki, Rusça’dan tercümesini tamamıyla aşağıda derc ederiz.”

Neriman Nerimanov’a ilk mektup

Ahmet Ağaoğlu’nun dünya görüşünün ve onun sosyalist devrimine ilgisini öğrenmek bakımından mühim bir belge olan bu mektupta şöyle deniliyordu: “Muhterem Neriman! 26 aylık esaretten sonra nihayet serbest bırakıldım ve başka  arkadaşlarımızla beraber getirilip bizim kurtarıcımız olan Ankara hükümetinin Roma’daki temsilciliğine teslim edildik. (..) Doğrusunu söylemek gerekirse, şimdi bile bilmiyorum ki, beni niçin hapsetmişlerdi ve şimdi hangi sebeple azat ediyorlar? Bu uzun müddet zarfında ne kadar cismanî, maddî ve manevî eziyetler çektiğimi, tahkirler ve istihzalarla karşılaştığımı tasavvur edemezsiniz. Benim ailem İstanbul’da kalıp benden az eziyet çekmiyordu. Ben iki defa size müracaat ettim; ailem de aynı şekilde müracaat etmiştir. Olabilir ki, bizim istidalarımız ya size gelip yetişmemiştir veya siz muavenet etmek imkânı elde edebilmemişsiniz.”

Profesör Vilayet Quliyev’in araştırmalarından [11] öğreniyoruz ki, Malta mahkumlarını İngilizler’in elinden kurtarmak için Ankara hükümeti ile birlikte Azerbaycan Halk Komiserleri Sovyeti’nin başkanı Neriman Nerimanov da mümkün olan bütün yollara başvurmuştur. Hatta Nerimanov Bakü’de tutulan İngiliz esirleri ile Malta sürgünlerini mübadele etmek girişiminde de bulunmuştu. Bu gerçek Ahmet Ağaoğlu’nun mektubunda da itiraf olunur: “Bakü’ de bulunan İngiliz esirleri hadiselerinden ve bizi halas etmeye çalışmanızdan, bizi unutmadığınız malumumuz idi. Görünüyor ki, siyasî vaziyetten dolayı bunu icra etmek mümkün olmamıştır. Bununla beraber gerek ben, gerekse arkadaşlarım teşebbüslerinize karşı size minnettarız.”

Ama mektup yalnız iki büyük Azerbaycan aydını arasındaki ilişkileri aydınlatan biyografik çalarlarla dikkati çekmiyor. Bu dikkate değer belge aynı zamanda Malta sürgününde Ahmet Ağaoğlu’nun düşüncelerinde, siyasî bakışında görünen önemli dönüşümü haber vermektedir. Ağaoğlu mektubunda şöyle yazıyordu: “‘Şersiz hayır olmaz’ demişler. Bu esirlik müddetinde ben çok okudum, fikirleştim, düşündüm. (…) İngiliz dilini esaslı surette öğrendikten sonra onun sayesinde ve Fransız dilinin katkısı ile Garp kültürünün esasları hakkında çok okudum. Size de malum olduğu gibi, Müslüman milletlerinin dillerini de bildiğimden ben çoktan lazımınca Şark’ı bilirdim. ( … ) Bütün bu mütalaalar, düşünceler ve bu müddette görmüş olduğum tecrübeler beni derin ve kati bir imana getirdi ki, ister Şark’ta, isterse Garp’ta bütün içtimaî usul ve içtimaî kuruluş yalan, kaba arzu, güçlülerin güçsüzleri ezmekleri üzerinde durmaktadır; o şeye ki medeniyet, hürriyet, müsavat deniliyor, zehirli bir yalan, alçak bir riyakârlıktır ki, onların sayesinde ancak kaba zulüm ve haksızlık saltanatı kurulabilir. Bu usul-ü idare öz yalan riyakârlığı ile devam ettikçe beşeriyete kurtuluş yoktur ve beşeriyet eziyete mahkumdur. Ondan ötürü yegâne kurtuluş halihazırda Rusya’da hükümferma olan ideal sayesinde mümkündür. Ben bu harekâtın rehberlerine, beşeriyetin halaskârlarına, istirahat, muhabbet ve saadet için insaniyete doğru yol gösteren peygamberlere bakan gibi bakarım. Bu, Şark için de yegâne kurtuluş yoludur. İşte Şark’ı esaretten halas edecek ve onunla beraber Garbı da kurtarabilecek budur.”

İngilizler’in eliyle gönderildiği mahrumiyetlerle dolu ve adaletsiz sürgün, Türkiye’de ve Azerbaycan’da Avrupa emperyalistlerinin yarattıkları sarsıntı bir zamanlar Batı’yı ilerlemenin, medeniyetin beşiği sayan, Batı’dan öğrenmeye çağıran Ağaoğlu’nun dünya görüşünde ciddî değişiklik yaratır. O, despotik, gerilikçi Şark’ı da, emperyalist Garb’ı da aynı katiyetle reddeder. İnanır ki, “bu usul-ü idare öz yalan ve riyakârlığı ile devam ettikçe beşeriyete kurtuluş yoktur ve beşeriyet eziyete mahkumdur.” Ve ne kadar garip olsa da, Ağaoğlu’nun nazarı bu defa kuzeye, Rusya’ya yönelir. O, insanlık için kurtuluş yolunu Bolşevikler ideallerinde, “Rusya’ da hükümferma olan idealde” görür. Onun fikrince, Rus devriminin rehberlerinin büyüklüğü onların emperyalist istismar usullerini reddederek kurmaya başladıkları yeni toplumda “kendi milli kaderlerini tayin, milletlerin federasyonu ve dahili işlerde milletlerin ihtiyarat-ı prensiplerini” esas tutmalarında idi. Ağaoğlu Rus devriminin ideallerini “Şark’ı esaretten halas edebilecek ve onunla beraber Garb’ı da kurtarabilecek” bir kuvvet olarak değerlendiriyordu [12].

Bu mektubunda kendisinin ahval-i ruhiyesini duygusal bir tarzda ifade eden Ağaoğlu’nun dünya görüşündeki zıddiyetlere temas eden Prof. Şahnezer Hüseynov’a göre, onun Marksist düşünme tarzına ve Rusya’daki devrime olumlu bakışının sebepleri buhranlı sürgün yıllarının kötülüklerinde aranmalıdır. [13] Böyle bir psikolojiyle yazılmış olan mektupta bildiriyordu ki: “Biz Şark milletleri bütün varlığımızla bu ideale iltihak ederek Şark namına onun vücuda gelmesine hizmet etmeliyiz. Alelhusus, İslam Şark’ı onu kabul edecek ve bütün Asya’yı, Afrika’yı kendi arkasına alarak, bütün Garp’ı da onun karşısında secde etmeye mecbur edecek, zahmetkeş sınıfı [14] istismara alan emperyalistlerden onu halas edecektir. Bu anlamda Bakü fevkalade tarihi bir rol oynayabilir. İslam Asya’sının yol merkezinde bulunan Bakü öz coğrafi ve iktisadi vaziyeti sayesinde bütün Asya tebligatı [15] için rahatlıkla bir merkez halini alabilir. Bu tebligatı teşkil etmek bir vazifedir.”

Ağaoğlu, emekçi sınıfların çıkarlarını ifade edecek, gerek Batı’yı gerekse Doğu’yu kendi arkasına almasını sağlayacak bir ideal aramaktadır. O, İslam dünyasında her türlü ileri liberal-demokratik yönde gelişmeyi ve hareketi destekliyordu. Tesadüf değildir ki, o, Türkiye’de cumhuriyetin kuruluşunu, onun ilk başkanı olan Atatürk’ün siyasî demokratik kuruculuk vasfını, dahilî ve haricî siyasetini müdafaa ediyor, bu alanda onun meslektaşı rolünde faaliyet gösteriyordu. Sovyet diplomatı S. Aralov hatıralarında [16] Ağaoğlu’nun dünya görüşünde sosyal-demokrasi prensiplerinin varlığından bahsediyordu. Ağaoğlu’nun manevî tekâmülü Avrupa Aydınlanmasının, evrensel fikirlerin, dünyanın büyük düşünürlerinin hümanist fikirlerinin, mahalli-milli ve İslami değerlerin ve onların zemininde şahsi, subjektif tahlil süzgecinden geçmiş kanaatlerin kavşağında gerçekleşmiştir [17].

Nihayet, Ağaoğlu yalnız teorik mülahazalarla, tarihî fikirlerle yetinmiyordu. O, somut faaliyet göstermeye hazır idi ve genç Azerbaycan Sosyalist Cumhuriyeti’ne hizmet etmeyi teklif ediyordu: “Muhterem doktor, eğer benim nazariye ve imanımın samimiliğine ehemmiyet verip de bir yararlılık göstereceğime inanırsanız, emrinize geçmek için bir sözünüzü bekliyorum. Açık söyleyelim: Beni bu işe yönelten hususi bir sebep de var. Benim elli bir yaşım vardır. İhtiyarlığım yakınlaşıyor. Birkaç yıllık kuvvetim kalmıştır. Ben isterdim ki, bu yıllarımı doğduğum vatanıma ithaf edeyim, son çağlarımı orada geçireyim, vatanımın toprağında defin olayım.”

Yol ayrımı

Mektubundaki fikirleri bakımından Ağaoğlu ne kadar samimi olsa da, şurası tarihî bir gerçektir ki, Neriman Nerimanov’a bu satırları yazdığı sırada bir yol ayrımındaydı. O, Ankara ile Bakü arasında sıkışıp kalmıştı: “Beni Ankara’ya celp ediyorlar ve orada yine geniş faaliyet imkânı veriyorlar. (..) Vatanım imtina ederse, ben oraya gidiyorum.”

F. Gülseven’in yazdığına göre Ağaoğlu 28 Mayıs 1921 tarihinde İstanbul’a varmıştı. [18] Bu sırada N. Nerimanov’ dan aldığı cevap mektubunda Azerbaycan’a davet ediliyordu. N. Nerimanov, Ağaoğlu’nu derhal Bakü’ye, yeni hükümette yüksek bir vazifeye davet etmişti. Görünen o ki, Türkiye’ye geldikten sonra Ağaoğlu “Azerbaycan mı, Türkiye mi?” dilemmasında ikinciye üstünlük vermiş, bütün Türkler’in halas yeri saydığı yeni Türkiye’ye hizmeti amorf Sovyet rejimine kulluktan üstün tutmuştu. Bütün bunların neticesi olarak Doktor Nerimanov’a ikinci tarihî mektubunu yazmıştır.

Bu mektubunda N. Nerimanov’un samirniyetini değerlendiren Ağaoğlu, onu Azerbaycan’ a davet ettiği için duyduğu minnettarlığı bildiriyor ve daveti kabul etmemesinin sebeplerini açıklıyor. N. Nerimanov’dan farklı bir siyasî görüşe bağlı olduğunu, ideolojilerinin farklılığını, onu Malta esaretinden kurtaran Atatürk’ün önderlik ettiği millî kurtuluş davasına fiilen iştirak etmek arzusunu ve istiklal savaşına koşulmayı kendisi için vicdani ve insani bir borç gördüğünü en önemli sebepler olarak gösterir:

“Pek aziz ve muhterem Neriman Beyefendi,

Eski bir dost hakkında gösterdiğiniz büyük teveccühe karşı çok minnettar ve müteşekkirim. Fakat üç türlü düşünce beni bu teveccühten yararlanmaktan menediyor:
1. Temsil ettiğiniz fikir sistemine katılmamaktayım,
2. Türkler için tek kurtuluş imkânının Osmanlı Türklüğünde bulunduğu hakkında sizce de bilinen eski fikir ve kanaatim,
3. Beni esaretten kurtararak bana yeniden can ve varlık vermiş olan Ankara’ya koşmanın benim için bir namus borcu olduğu fikrim.

Bu üç düşünce, beni doğum yerim olan Azerbaycan’ a gelmekten ve bana teklif olunan yüksek makamı kabul etmekten men ediyor. Sizin gibi her şeyden evvel açıklık ve doğruluğa kıymet veren bir zatın beni mazur göreceğinden şüphe etmiyorum. Türklük bölünme kabul etmeyen bir bütündür. Maksat ona hizmettir. Bu hizmet nerede yapılırsa mübarektir, mukaddestir. Sizin gibi doğru ve samimi bir zatın bütün Türk âleminin ve özellikle Osmanlı Türk muhitinin geçirmekte olduğu bugünkü feci buhran arasında, Azerbaycan’ın başında bulunması, bütün Türk âlemi için hayırlı bir alamettir. Siz orada kuvvetli bir makam sahibi olarak, ben de Ankara’ da, Ankara reislerinin maiyetinde ve ikimiz de taşıdığımız fikir ve kanaatler içinde -her şeyin üstünde olan Türklüğe hizmet-. İşte mesafelerin uzaklığına rağmen bizi birleştirecek ve tatmin edecek gaye.

Baki gözlerinizden hürmet ve muhabbetle öper, kardeşim ile ailesini yüksek himayenize emanet ederim.”

 

Ahmet Ağaoğlu ve Dr. Neriman Nerimanov

 

Ağaoğlu, N. Nerimanov’a yazmış olduğu sonuncu mektubundan birkaç gün evvel Ankara’ya, o zaman Milli Eğitim Bakanı olan Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Bey’ e bir mektup yazarak Ankara’ya gelmek istediğini bildirmişti. Bu mektupta Ağaoğlu’nun hayat amacı ifadesini buluyordu -dünyanın neresinde olursa olsun, Türklüğe hizmeti en mukaddes görev sayıyordu. Bu görev ve getirdiği hedefler onu Anadolu’ya, millî mücadelenin içine çekiyordu.

Her iki mektubun tarihi ve mezmunu tasdik ediyor ki, Ağaoğlu’nun Rusya’daki devrim ideallerine ilgisi, orada cereyan eden olayların mahiyetinden haberdar olmamasından, onları yakından gözlemlemek imkânsızlığından, Bolşevik iktidarının niyetlerini gizli tutma maharetinden doğmuştur. Aksi halde, “panislamist”, “pantürkist”, “katı Batıcı” damgası vurulmuş bir insanın Marksizm’e ve Bolşevizm’e “ideal” olarak bakması mantığa sığmayan bir haldir. “Doğu’nun tek ilacı demokrasidir” diyen bir şahsın bu ilacı Rusya’da aramasının sebebini hem yukarıda bahsettiğimiz imkânsızlık ve malumatsızlıkta, hem de Batı medeniyeti çevresine mensup emperyalist devletlerin işgalci siyasetlerinin amansız neticelerinde aramak gerekir. Çünkü Ağaoğlu aynı dönemde kaleme aldığı bütün yazılarında çağdaş medeniyetin demokratik prensiplerini Batı’da aramış, Avrupa ülkelerinin toplumsal-siyasi kuruluşlarını, kurum ve örgütlerini, düşünce tarzlarını örnek olarak benimsemenin Doğu için kaçınılmaz bir zaruret olduğunu vurgulamıştır. Bu yolda -Batı medeniyetini tam anlamıyla, bütün müesseseleriyle birlikte kabul etmek, “bu ve benzeri fikirlerinden, iktisadî ve içtimaî meselelerdeki farklı düşüncelerden dolayı başlangıçta beraber olduğu İslamcı ve Türkçü aydınlarla fikrî mücadele içine girmiş, başta İsmail Gaspıralı olmak üzere, Babanzade Ahmet Naim, Süleyman Nazif, Yakup Kadri, Şevket Süreyya Aydemir ve Mehmet İzzet tarafından şiddetle tenkit edilmiştir.” [19]

Malta sürgünü sırasında yazdığı Üç Medeniyet eserini nazarda tutarak M.E. Resulzade yazıyordu ki, Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’ndaki müthiş felaketi Ağaoğlu’nun öteden beri taşıdığı düşünce ve eleştirilerini belirli bir sistem halinde şekillendirmeye sevk etmiştir. Uzak Doğu Buda-Brahman medeniyeti gibi Yakın Doğu İslam medeniyetinin de Batı medeniyetine kati surette mağlup olduğunu kendine mahsus keskin bir eda ile yazan Ağaoğlu bu risalesinde bize mutaassıp bir Batıcı sıfatıyla takdim olunmaktadır. [20]

Getirilen sıfatlardan da göründüğü gibi, hayatı boyunca kâh “panislamist”, “pantürkist”, kâh “katı, mutaassıp bir Batıcı” ve hatta bazen Marksizm’e ve Bolşevizm’e meyleden bir fikir ve siyaset adamı olarak suçlamalarla karşılaşan, eleştirilere maruz kalan Ağaoğlu’nun düşüncelerinde, yazılarında gösterdiği belirli aşırı tutumlar tarihî, toplumsal, siyasî konjonktür ve Türkiye’de, Rusya’da, Azerbaycan’da ve genel olarak dünyada gelişen olayların hızlı değişmeleri ile izah olunmalıdır. Bu noktada, fikrî ideallere bağlı olarak hızlı değişmelerle tanık olunan toplumsal durum, dahilî ve haricî siyaset ve olayların gidişatı da nazara alınmalıdır. Çünkü Ağaoğlu’na yöneltilen suçlamaların tam ve mantıklı bir esası yoktur. Bu suçlamaların her birini Ağaoğlu, eserlerinde defalarca cevaplandırmıştır. N. Nerimanov’a yazdığı mektuplardan bir yıl sonra, 1922 ağustosunda bu konuda şöyle yazar: “Dünyada hiçbir millet harici siyasetini müspet, daimi, değişmez esaslar ve prensipler üzerinde kuramaz. Çünkü harici münasebetin mahiyet ve istikameti yalnız o milletin iradesine tabi değildir. Bu iradenin haricinde zuhur eden birçok avamil ve hadisat her gün o münasebeti ihlal edebilir ve siyasi adamların bütün maharet ve gayretleri bu tahavvülleri vaktinde müşahede ve kaydederek mensup olduğu memleketin ibre-i siyasetini ona göre çevirmekten ibarettir. Dünkü düşman bugün dost olabilir ve aksine bugünkü dost yarın düşman olabilir. Ona göre de aramızdaki Şark ve Garp’a ait içtihat ihtilafları sırf harici siyaset sahasına mahdut kalırsa, böyle bir ihtilafta memleket için hiçbir zarar ve ziyan görmeyiz. Biz bugün Şark siyaseti taraftarıyız. Zira memleketin menafiini bunda görüyoruz ve bugünkü şerait devam ettiği, Şark akvamı ve hususiyle Rusya’da bugünkü vaziyet idame edildiği müddetçe, bu siyasetin taraftarı olacağız. Lakin yarın herhangi bir sebep dolayısıyla, mesela Rusya’da karşıdevrim iktidara gelerek emperyalist siyaset tekrar hakim olursa, derhal siyasetimizin değişmesini arzu ederim. Zira o zaman bugünkü siyasetin memleketim için pek muzır olacağına da tamamen kaniim.” [21]

Görülüyor ki, gerek fikir adamı, gerekse siyaset adamı olarak Ağaoğlu’nun amacı tektir: Türklüğe hizmet, kültüre sahip çıkmak şartıyla çağdaş medeniyeti benimsernek ve demokratik prensiplere dayanan bir toplum inşa etmek. “Kalple, hisle Şarklı olmak, dimağla, kafa ile Garplı olmak; işte bizim memleketimiz için arzu ettiğimiz en yüksek ideal ve tasavvur edebildiğimiz yegane çare-yi necat! Bir sözle kültür itibariyle Türk-İslam kalmak ve medeniyet itibariyle de Avrupalı olmak isterim.” [22]

Şüphesiz Ahmet Ağaoğlu gibi büyük bir hayat dramı yaşamış, tecrübeli bir siyaset adamının Azerbaycan’a giderek orada faaliyet göstermek istemesi, her şeyden evvel onun vatanperverliğini gösteriyordu. Bolşevik ideallerinin insanlığı kurtarabileceği konusundaki düşüncelerine gelirsek, bu tabiî ki bir aldanıştı; hem de ümitsizlikten doğan bir aldanış. Bolşevikler iktidara geldikleri ilk dönemde son derece çekici görünen şiarların arkasına gizlenerek bir müddet kendilerini ezilenlerin dostu, köleliğin, zulüm ve istismarın tavizsiz düşmanı olarak tanıtmışlardı. O yıllarda Sovyet Rusya’daki gelişmelere derinden vakıf olmayan Ağaoğlu da ilk aşamada Bolşevik şiarlarının bu zahiri çekiciliğine kapılmış olabilirdi.

Ahmet Ağaoğlu’nun mücadelesine ve ideallerine ters görünen ilk rnektubuyla ilgili olarak önemli bir ayrıntıya -mektubun kime gönderildiğine de dikkat etmek gerekir. Ağaoğlu, Neriman Nerimanov’u yeterince yakından ve iyi tanıyordu; fikir ve ideallerine nasıl derinden bağlı bir insan olduğunu biliyordu. İnanıyordu ki, Neriman Nerimanov liderlik çıkarları adına kendi ilkelerinden taviz vermezdi. Bu bakımdan Ağaoğlu Sovyet Azerbaycanı’nda Doktor Nerimanov’un rehberliği ile halk ve millet için çalışmayı mümkün saymıştı. Ve nihayet, unutmayalım ki, mektup Roma’dan, iki yıldan uzun süre devam eden sürgün hayatından sonra, yeterince üzerinde düşünmeye fırsat olunmadan ve tahlil yapılmadan yazılmıştı.

  • Bu yazı, Mübariz Süleymanlı tarafından kaleme alınmıştır.

Dipnotlar:

[1] Kemal Talibzade, Ahmed Ağaoğlu ve Onun ‘Rus Edebiyyatının Umumi Seciyeleri Eseri’, Seçilmiş Eserleri, 2. cilt, Bakü: Azerneşr, 1994, s. 305.

[2] Azerbaycan Halk Cumhuriyeti (1918-1920) Parlament (I. kitap, Stenografik Hesabatlar), Bakü: “Azerbaycan” Neşriyatı, 1998.

[3] F. Gülseven, “Ahmed Ağaoğlu’nun Hayatı, Fikirleri, Siyasi ve Sosyal Mücadeleleri”, Azerbaycan, Sayı: 268, Ankara, 1989, s. 90-96.

[4] Hüseynov Şahnezer, Alımed Bey Ağaoğlu’nun Dünya Görüşü, Bakü, 1998, s. 9.

[5] A. Ağaoğlu, İhtilal mi, İnkılap mı?, Ankara, 1942, s. 53-54.

[6] A. Ağaoğlu, İhtilal mi, İnkılap mı?, Ankara, 1942, s. 54.

[7] A. Ağaoğlu, Üç Medeniyet, İstanbul, 1972, s. 55.

[8] A. Ağaoğlu, Üç Medeniyet, İstanbul, 1972, s. 57.

[9] A. Ağaoğlu, Üç Medeniyet, İstanbul, 1972, s. 57-58.

[10] A. Ağaoğlu, İhtilal mi, İnkılap mı?, Ankara, 1942, s. 39.

[11] Vilayet Quliyev, Ağaoğlular, Bakü: Ozan, 1997, s. 37.

[12] Vilayet Quliyev, Ağaoğlular, Bakü: Ozan, 1997, s. 37.

[13] Hüseynov Şahnezer, Ahmed Bey Ağaoğlu’nun Dünya Görüşü, Bakü, 1998, s. 9.

[14] Emekçi sınıf, proletarya.

[15] Propaganda.

[16] S. Aralov, Vospominaniya sovetskoqo diplomata, Moskova, 1960.

[17] Hüseynov Şahnezer, Ahmed Bey Ağaoğlu’nun Dünya Görüşü, Bakü, 1998, s. 10.

[18] F. Gülseven, “Ahmet Ağaoğlu’nun Hayatı, Fikirleri, Siyasi ve Sosyal Mücadeleleri”, Azerbaycan, Sayı: 268, Ankara, 1989, s. 96.

[19] İslam Ensiklopediyası, A. Ağaoğlu maddesi, I. cilt, s. 465.

[20] Resulzade M. Emin, Ahmet Ağaoğlu’nun Vefatı Münasebetiyle Yazdığı Makale, İstik/al, Berlin, 1 939.

[21] A. Ağaoğlu, İhtilal mi, İnkılap mı?, Ankara, 1942, s. 64.

[22] A. Ağaoğlu, İhtilal mi, İnkılap mı?, Ankara, 1942, s 65.

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları