Yükleniyor...
Cumhuriyet ve demokrasi… Günlük hayatımızda çeşitli vesilelerle karşımıza çıkan bu iki kavramın farkını basitçe ifade etmek istersek; cumhuriyet rejimdir, demokrasi ise kültürdür, gelenektir, tavırdır diyebiliriz.
Cumhuriyet kelimesine en sık rastladığımız yerlerin başında devletlerin resmî isimleri gelir. Rejimler, günümüzün tabiriyle devletlerin işletim sistemleridir. Cumhuriyet de olsa, meşrutiyet hatta mutlakiyet de olsa her rejim, halk tarafından desteklendiği ve halk için en doğru seçenek olduğu iddiasındadır.
Cumhuriyet rejiminde, halkın iradesini yönetime yansıtma iddiası, siyasi gücün temelinin tamamıyla halk olduğu vurgusu, diğer rejimlere göre çok daha güçlüdür.
Halkın iradesinin sağlıklı bir şekilde yönetime yansıyıp yansımadığının ve bu iradenin devlete ve halka fayda getirip getirmeyeceğinin cevabı ise o ülkede demokrasi için uygun koşullar olup olmamasına bağlıdır.
Cumhuriyet, diğer rejimlere göre demokratik düzeni kurup yaşatmaya daha uygun olsa da demokrasinin var olması ancak o ülkenin halkının eğitim gelir seviyesinin yükselmesine, demokrasi kültürünü öğrenmesine bağlıdır. Çoğunluğu iyi eğitim görmemiş halk topluluğu ve tek marifeti eğitimsiz insanları etkilemek olan, kötü niyetli, demagoji ustası politikacılar, kolayca etkileşime girebilen iki tehlikeli bileşendir. Yürütme ve yasama yetkilerini ellerinde bulunduranları denetleyecek, yetkilerini aştıklarında, anayasayı ihlal ettiklerinde kısıtlayacak mekanizmaların işlevsizleştirilmeleri, siyasi gücü ele geçirenlerin kötü niyeti düşünüldüğünde hiç de zor değildir. Bu durumda kağıt üstünde anayasası ve meclisi olan cumhuriyet rejimi, bir kişinin, bir ailenin veya imtiyazlı bir gurubun mutlak hakimiyeti altına girebilir ve ortada demokrasinin “d”si kalmaz. Yargı, iktidarın muhalifleri ezme aygıtına, basın, iktidarın propaganda makinesine, seçimler ise âdet yerini bulsun diye oynanan tiyatroya dönüşebilir. Ve bu düzensizliğin adı da görünürde cumhuriyettir.
Demokrasi günümüzde her zaman her yerde her koşulda olması gereken evrensel bir kavram olarak kabul edilir. Antik çağda halkın yönetime katıldığı bir rejimken, günümüzde demokrasi, sadece halkın siyasi iradesini göstermek için temsilci seçmesini değil, evrensel hukuk ilkelerini, bağımsız yargıyı, liyakata dayalı laik devlet anlayışını, basın yayın düşünce ifade özgürlüğünü, yönetenlerle yönetilenlerin aynı kanunlara tâbi olmasını ve adil seçim koşullarını da içeren bir geleneği, kültürü ifade eder.
Anayasa, meclis ve sandık vasıtalarıyla halkın siyasi iradesini yönetime yansıtma iddiasındaki cumhuriyet rejimi, demokrasi için en uygun zemini teşkil etse de demokrasiyi asla garanti etmez. Demokrasiyi amaç değil araç olarak gören, ideolojileri ve çıkarları uğruna demokrasiyi istismar eden siyasi hareketler kolayca etkinlik alanı bulabilir. İstismar, özellikle gericilerin uzmanlık alanıdır. Çoğunluğu iyi eğitim almamış halkın iradesi, devlete millete yarardan çok zarar getirebilir. Çünkü eğitim, kültür, bilinç seviyesi düşük insanlar, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı, haklıyı haksızı ayırt etmekte zorlanırlar ve tek meziyeti laf kalabalığı olan demagog politikacılar için kolay lokmadırlar.
Demokrasiyi bir kültür, gelenek değil de bir rejim olarak kabul ettiğimizi ve demokrasi rejimini uygulamaya koyduğumuzu farz edelim. Demokrasi rejiminin korunması adına en kötü olasılıkları göz önüne alarak sistemimizi kursak dahi, demokrasi kültürüne geleneğine sahip olmayan, bilinç, eğitim ve gelir seviyesi düşük bir toplumla sistemimiz, kötü niyetli politikacıların elinde çürümeye, demokratik karakterini kaybetmeye son derece yatkın ve savunmasız olacaktır.
Demokrasiyi sandıktan ibaret sayan bir anlayış, pekâlâ bu mantıkla farklı düşünce ve hayat tarzına yaşam olanağı sunmayan adaletsiz ve baskıcı bir yönetim kurabilir. Sözde demokrasi anlayışlarını da kurduğu otoriter rejimi meşrulaştırmak için kullanabilir. Evrensel hukuk ilkeleri, yargı bağımsızlığı, adalete, liyakata dayalı laik devlet yapısı, basın yayın ifade özgürlüğü, adil seçim koşulları gibi demokrasinin tüm gereklerini açık veya örtülü olarak, kısa bir zamanda ortadan kaldırabilir.
Örneğin İran’da şah yönetimini baskıcı ve emperyalist batının iş birlikçisi olarak gören sol görüşlü, bağımsızlıkçı ve demokratik kesimler, şaha karşı mollalarla iş birliği yapmışlar, şah devrildikten sonra ise beklediklerinin aksine demokratik açıdan şah rejimini mumla aratan molla iktidarıyla karşılaşmışlardır. Mollalar İslami yönetim anlayışlarını meşrulaştırmak için referanduma gitmişler ve eğitim gelir seviyesi düşük, dinî hassasiyetleri yüksek halka İslam yönetimi isteyip istemediklerini sormuşlardır. Halk oylaması beklendiği gibi mollalar lehine sonuçlanınca da, diğer tüm siyasi hareketleri baskıyla şiddetle sindirip, dinci otoriter rejimlerini kurmuşlardır. Demokrasi sandıktan ibaretse eğer, molla rejimi de gayet demokratik sayılabilir!
Benzer kurnazlığı Türkiye’de cumhuriyet devrimlerine karşıt siyasal İslamcı akımlar da ortaya koymaktadır. Atatürk’ün millî mücadeleye liderlik ederek başarıya ulaştırmasının sağladığı büyük itibara ve siyasi güce, stratejik aklını, bilgi birikimini, kararlılığını, cesaretini ekleyerek gerçekleştirdiği devrimleri halka sorulmadığı gerekçesiyle eleştirir gerici takımı. Sanki büyük çoğunluğu kırsal yerlerde yaşayan, on yıllık savaş yorgunu, cehaletten yoksulluktan ve hastalıktan kırılan 1920’lerin Türkiyesindeki halkın, Osmanlı’yı çürüten, ulus bilincine varmasını önleyen, sanayi devrimini kaçırmasına yol açan çağdışı yönetim anlayışının, çoklu hukukunun, çoklu eğitim sisteminin köklü olarak değişmesi gerektiğini idrak ederek bu değişimi talep etmesinin veya böyle devrim niteliğinde değişiklikleri onaylamasının imkânı varmış gibi!
Düşünsenize, dilimize hiç uymayan, bir harfi yedi farklı sese karşılık gelebilen, okuma yazmada yetişkinlerin bile zorlandığı eski harfler yerine her sesin bir harf karşılığının olduğu, altı yaşında ortalama bir çocuğun birkaç haftada tamamen söktüğü yeni harflere geçilmesi halk oyuna sunulsaydı sonuç ne olurdu acaba? Referandumda gericiler, çok muhtemeldir ki eski harflerin dinin gereği olduğunu halka anlatacaklar, sözde gavurdan alınan yeni harflerle dinden çıkılacağına halkın büyük kısmını ikna etmekte zorlanmayacaklardı. Peki, ulusumuzun önündeki yüzlerce senelik yazgısında belirleyici olacak böyle önemli bir değişimin kararını, 1920’lerin Türkiye’sinde yaşayan eğitim kültür seviyesi düşük halkın vermesi ülkemizin menfaatine uygun olur muydu? Eski alfabeyle devam etmek, aydınlanma, ulus bilincine varma hedeflerimiz için faydalı olur muydu? Günümüzde Türk Dünyası, Rus etkisinden kurtulmak için Latin kökenli harflere geçerken, bizim Arapça kökenli harflerle devam etmemiz doğru olur muydu?
Tarih pek çok defa göstermiştir ki din; tarım monarşi devletinden laik ulus devlete geçişte, millî egemenliğin göstergesi demokrasinin zeminini hazırlayan köklü değişiklikler, demokrasiyle, yani halkın talebiyle veya onayıyla değil, seçkinlerin devrimciliğiyle gerçekleştirilir. Demokrasi, demokratik usullerle değil, asker ya da sivil seçkinlerin ilerici çağdaş devrimleriyle yaşam olanağı bulur. Tabii ki seçkinlerin devrimcilik yapabilmeleri için niyetleri ya da fikir birlikleri yeterli olmaz. Devrim niteliğinde büyük değişiklikleri hayata geçirecek siyasi güce sahip olmaları da gerekir.
Demokrasi, demokrasiyle genelde gelmez ama demokrasiyle gidebilir. Bunun örneklerinden biri 1930’ların Almanya’sında görülmüştür. Seçimle başa gelen Adolf Hitler, Almanların ulusal kahramanı, cumhurbaşkanı Hindenburg’un ölmesiyle tüm gücü eline geçirmiş, parlamentoyu ve diğer siyasi partileri yıkıcı faaliyetlere bulaştıkları ve yönetim zorluğu yarattıkları gerekçeleriyle feshetmişti. Diğer partilerin ve meclisin feshedilmesi, 1930’ların sonunda bir referandumla Alman halkına sorulsaydı, Hitler yetkin propaganda kabiliyetiyle fesih kararını halka onaylatabilirdi de. Peki bu onay, demokratik olur muydu?
Ülkemize dönersek, 1920’lerin Türkiyesinde laiklik, halk oylamasına gitseydi neler olurdu acaba? Laikliğin dinsizlik, din düşmanlığı olduğunu savunan gerici kesimin oylamayı kazanmaları, dönemin koşulları, halkın eğitim kültür düzeyi ve dinî hasasiyetleri düşünüldüğünde çok da zor olmazdı. Peki laikliğin demokratik görünümlü bir usulle, yani sandıkla reddedilmesi, demokrasinin olmazsa olmazları adalete, inanç hürriyetine ve eşit vatandaşlığa katkı sağlar mıydı? Ve bu referandum, ulusal çıkarlarımıza uygun olur muydu? Demokrasiye hizmet eder miydi?
Bir başka örnek verelim. 1920’lerin Türkiyesinde dünyanın düz mü yuvarlak mı olduğuna dair bir halk oylaması yapılsaydı, sonuç ne olurdu acaba? Büyük olasılıkla kıran kırana bir mücadele olurdu dünya düzdürcüler ve yuvarlaktırcılar arasında. Sonuç düz olarak çıksaydı, dünyayı düz olarak mı kabul edecektik?
Ya da aynı dönemin Türkiyesinde kadınların seçme seçilme hakları referanduma gitseydi, sonucun ne olacağını kestirmek zor değil. Türk kadınını, çoğunluğu iyi eğitim almamış halkın tercihlerinin taleplerinin kurtarmasını, hak ettiği yere getirmesini beklemek akıl işi değildir.
Demokrasiyi istismar örnekleri çoğaltılabilir şüphesiz. ABD emperyalizmi de, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de siyasi hedeflerini gerçekleştirmek için bölgeye demokrasi götürmeyi bahane etmiş, ciddi bir kitleyi de bu sihirli sözcükle ikna etmişti. Diktatörler Saddam, Kaddafi ve Esad yerine demokrasi getirmek ne kadar da kutsal ve saygıdeğer bir dava değil mi? Pek çok kişi, gelir eğitim seviyesinin, ulus bilincinin düşük, etnik ve mezhepsel farklılıkların yüksek olduğu bu ülkelerde demokrasi için koşulların uygun olup olmadığına bakmamıştır.
ABD’nin bu ülkelere direkt ve dolaylı müdahaleleri sonrası bin beter vaziyet görülünce, eminim ki hem dünyanın, hem bölge halkının büyük çoğunluğu, ABD’nin getirmeye çalıştığı sözde demokrasi yerine Saddam’ın, Kaddafi’nin veya Esad’ın antidemokratik, otoriter yönetimini tercih eder. Demek ki demokrasi belli koşullar ister ve her zaman her koşulda en iyi tercih, en öncelikli ihtiyaç olmayabilir. Eğer hedef demokrasi ise öncelik, demokrasi için uygun koşulları sağlamak ve gerekirse bunun için köklü değişiklikler yapmaktır. Sadece devrim denen köklü değişiklikler yapmak da yetmez elbet. Devrimlerin halk tarafından benimsenmesi sürecinde korunması gerekir. Örneğin laiklik gibi demokrasiyi kalıcı olarak var edecek, etnik, dinî ve mezhepsel farklılıkları değil ulus bilincini, eşit vatandaşlığı ön plana çıkaracak devrimleri korumak ve gelenek hâline getirmek için, gerekirse çok partili hayata geçişi erteleyerek demokrasiden taviz vermek, demokrasi karşıtlığı değil demokrasiye hizmettir. Hem de en önemli hizmet.
Türk devrimine yapılan eleştiriler, devrimlerin halka sorulmadığından ibaret değildir elbet. Atatürk de çoğu yobaz, kimisi sözde demokrat ve özgürlükçü bir kesim tarafından diktatörlükle eleştirilir. Hâlbuki hiç bir kararı meclise dayandırmadan almayan, gerçekleştirmek istediği devrimler için her zaman doğru zamanı ve koşulları kollayan Atatürk’e diktatör demek en hafif tabirle cehalettir. Diktatörlüğün ne olduğunu bilmemektir.
Atatürk ve tek partili dönemi demokratik olmadığı için eleştiren siyasal İslamcıların, anayasasız meclissiz Abdülhamid mutlakiyetini idealleştirmeleri, zorba rejime övgüler yağdırmaları, demokrasi konusunda ne kadar samimiyetsiz ve ilkesiz olduklarının göstergesidir.
Şüphesiz ki Anadolu Türklüğünün idam fermanı Sevr’i yırtıp atarak emperyalizmi dize getiren Millî Mücadelemize liderlik eden, emperyalizmin kıskacındaki tüm mazlum milletlere ilham ve cesaret vererek tüm dünyada da saygı kazanan muzaffer başkomutan Mustafa Kemal Atatürk, yeri geldiğinde bu olağanüstü itibarı kullanmıştır. Ama bu büyük siyasi gücü hanedanlık kurmak, kendisini, ailesini, yakınlarını zenginleştirmek ya da mutlak gücü elinde toplamak için değil, demokrasinin temelini atan devrimlerini uygulamak ve korumak için kullanmıştır. Buna da diktatörlük değil, devrimcilik derler.
Devrim yeri geldiğinde halka rağmen halk için yapılır. Çünkü iyi eğitim almamış insanların tercihleri, beklentileri, devlet ve millet için en doğrusu olmayabilir. İyi eğitim almamış halkın doğru tercihler yapamayacağını söylemek de halkı hor görmek, aşağılamak değil, halkın çıkarlarını korumaktır, akılcılıktır, gerçekçiliktir. Yobazların demokrasi kavramı üzerinden yürüttükleri sahte siyasete aldanan bir takım sözde sol, özgürlükçü, demokrat kesim, uzun yıllar boyunca bu ortaçağ artığı zihniyete fikir alanında destek olmuştur.
Sözde askerî vesayeti kaldırıp demokratikleşme palavrasıyla devletimizin kurumsal yapısını, denetim mekanizmalarını felç ederek sivil darbe yapan, parti devleti kurmaya çalışan, adalete, liyakata, ifade özgürlüğüne büyük hasar veren siyasal İslam felaketi yaşadığımız 2000’lerin Türkiyesinde demokrasinin varlığı tartışmalıyken, birileri çıkıp faşizm rüzgarının tüm dünyayı sarstığı, İkinci Dünya Savaşı’nın geliyorum dediği 1920’lerin 30’ların eğitim gelir seviyesi düşük Türkiyesinde “Neden demokrasi yoktu, neden tek parti vardı?” diye eleştirebiliyor. Simdi bile beceremediğimiz demokrasiyi sanki yüz yıl önce var etmek mümkünmüş gibi. Demokrasi sadece sandığı milletin önüne koyarak, akşamdan sabaha gelen bir şey değildir. Keşke herşey o kadar kolay olsaydı. Tüm dünyada dört dörtlük demokrasi olurdu.
Atatürk Türkiyesinde demokrasi tam manasıyla yoktu belki. Ama demokrasiyi bir gün var edecek aydınlanma mücadelesi ve devrimcilik vardı. Halkı aydınlatma, yani önüne sandık konduğunda, Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda en iyi yöneticiyi seçebilecek, kötü olanı saf dışı edebilecek bilinç seviyesine ulaştırma savaşı vardı. Bir gün, basın özgürlüğünün, düşünce ve ifade hürriyetinin, bağımsız yargının ve adil seçim koşullarının hayat bulduğu, sözde değil özde demokratik, laik bir devlet yönetimine sahip olacaksak, bunu kimi ahmakların tepeden inmecilik, diktatörlük, jakobenlik olarak gördüğü, otoriterlikle suçladığı Atatürk devrimciliğine borçlu olacağız. Demokrasiyi var edecek fikri hür, vicdanı hür nesilleri, Türk devrimine bağlı insanlar ve kurumlar yetiştirecektir.
Demokrasinin göreli bir kavram olduğunu da unutmamalıyız. Sosyalist düşünce, batı tipi rejimleri, halkın değil sermayenin çıkarlarını kolladığı gerekçesiyle demokrasi olarak kabul etmezken, sadece sosyalist rejimleri demokrasi, yani halkın iradesinin yönetime yansıdığı rejim olarak görür. Örneğin ikinci dünya savaşı sonrasında Nazi Almanyasının yerine kurulan iki Almanya’dan, ABD’nin kurduğu Almanya Federal Cumhuriyeti olarak adlandırılırken, Sovyetler Birliği’nin kurduğu devlete Demokratik Alman Cumhuriyeti adı verilmiştir.
Aslında sosyalistlerin batı tipi demokrasilere eleştirleri pek de yersiz sayılmaz. Düşünün ki demokrasinin özgürlüğün beşiği olduğunu iddia eden ABD’de, halk seçime gittiğinde önündeki seçeneklerden hangisini seçerse seçsin, devletin küresel firmaların çıkarları peşinde orduyu seferber etme, dev askerî bütçe oluşturma politikası değişmiyor. İkinci Dünya Savaşı galibi ABD’nin, kılıç hakkının gereği olarak tüm dünyayı kendi mıntıkası olarak görmesi ve topraklarından çok uzaklara askerî üsler kurmasının, sağlık, eğitim, gıda gibi temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanan alt ve orta gelirli ABD halkına faydası tartışmalıdır. Ya da ABD’de alt ve orta gelirli kitlenin, askerî harcamaları ciddi şekilde kısarak halkın temel ihtiyaçlarına ayrılan kaynakları artırmayı vaadeden bir siyasi oluşumu tercih etme olanakları yoktur. Çünkü seçime giren iki parti de başta silah sanayisi olmak üzere, sermayenin çıkarlarını önceler. Bu durumun demokrasiye ne kadar benzediği hakikaten tartışmalıdır.
Dünyada mevcut 200’den fazla ülkeden çoğunun adı cumhuriyet olarak geçer ama bu ülkelerin büyük bir kısmında halk iradesinin yönetimde temsili tartışmaya açıktır. İran İslam Cumhuriyeti veya Çin Halk Cumhuriyeti gibi otoriter rejimler de cumhuriyet olma iddiasındadırlar. Hiç bir rejim “halkı zorla yönetiyoruz” demez. Tabi ki tüm rejimler, meşruiyeti sağlama adına halkın iradesine dayanma iddiasındadir.
Bildiğimiz gibi orta çağ tipi mutlakiyetçi hanedanlıklar, devleti yönetme görevini ilahi güçlerden alma iddiasındaydı. Yani monarşiler “Tanrı bize bu devleti yönetme görevi verdi, siz de ilahi buyruğa uyun ve itaat edin.” gibi söylemlerle halk üzerinde egemenlik kurmaya çalışırlardı. Bazı monarşiler varlığını sürdürse de günümüzün çağdaş monarşilerinin böyle bir iddiası yoktur. Halk tarafından sevilen, benimsenen, zaman içinde gelenek hâline gelerek devletin varlığını birliğini temsil eden monarşiler, demokratik rejimlere uyum sağlayarak ayakta kalabilmiştir. Demokrasisiz cumhuriyetler olduğu gibi cumhuriyetsiz demokrasiler de vardır.
İngiltere gibi meşruti görünümlü demokrasilerde monarşi, siyasete ve ruhani işlere karışmaz. Kraliyet ailesi, tarafsız cumhurbaşkanı konumunda sadece devletin birliğini temsil eder. Monarşi bizde de devam etseydi, mutlakiyete ve dinî liderliğe alışkın Osmanlı saltanat ailesinin, siyasete ve dine karışmaması pek mümkün olamayacağı için demokrasi de laiklik de zora girerdi diye düşünüyorum. “Saltanatı neden kaldırdık. Bak İngilizler ne kadar da geleneğine bağlı ve kraliyete sahip çıkıyor.” diyenler, koşulların epey farklı olduğunu hesaba katmıyor.
Temsilî demokrasilerde seçim sistemleri de çok belirleyicidir. Özellikle Türkiye’de uygulanan farklı seçim sistemleri yanlış algılara sebep olmuştur. 1960’a kadar kullanılan çoğunluk sistemi, bir seçim bölgesinde fazla oy alan partiye tüm vekilleri kazandırırken, son derece adaletsiz bir sistemdir. 60 ihtilali sonrası çoğunluk sistemi terkedilmiş, halkın iradesini meclise en demokratik şekilde yansıtan, nispi temsil sistemi getirilmiştir. 80 ihtilalcileri ise koalisyonlara ve yönetim istikrarsızlıklarına yol açtığı gerekçesiyle nispi temsil yerine baraj sistemini getirmişlerdir. Yani siyasal İslamcıların “halk CHP’ye iktidarı vermiyor” söylemi yanıltıcıdır. CHP 60’lı yıllarda yüzde 30’ları, 70’lerde yüzde 40’ları aşmasına rağmen, nispi temsil sisteminde meclis çoğunluğu sağlayamazken, AKP baraj sistemi sayesinde yüzde 34 oy alarak yüzde 60’ın üzerinde meclis çoğunluğu sağlamıştır. Yani halk iradesini en iyi yansıtan, en demokratik seçim sistemi olan nispi temsilde AKP de tek başına iktidara gelemeyecekti. Ya da baraj sistemi önceki yıllardaki seçimlerde de uygulansaydı, CHP defalarca kez tek başına iktidara gelecekti.
Rejimi ne olursa olsun, bir ülkede demokrasi olup olmadığı, soracağınız bir kaç soruyla net şekilde ortaya çıkar. O zaman başlayalım sormaya.
Yargı bağımsız mı ?
Basın özgür mü ?
Düşünce ve ifade özgürlüğü hakkıyla kullanılıyor mu ?
Seçim koşulları adil mi ?
Yönetenler ve yönetilenler aynı kanunlara mı tâbi?
Cumhurbaşkanının en fazla 2 dönem görev yapması kuralına uyuluyor mu ?
Demokrasi, yukarıdaki soruların birine veya birkaçına olumlu cevap verilmesiyle testi geçemez. Demokrasinin varlığı, bu soruların tamamınına olumlu cevap verilmesiyle kanıtlanmış olur.
Demokrasinin gerektirdiği koşulları düşündüğümüzde, günümüz Türkiyesinin demokrasiye en uzak noktada, yani darbe sürecinde olduğu açıkça görülüyor. Darbe denince kimilerinin aklına sadece askerî darbeler gelse de darbenin pekâlâ sivili de var. Hem de askerî darbeden daha tehlikeli, sinsi ve kalıcı. Unutmamak gerekir ki sadece askerî darbelere karşı çıkmakla demokrasi olmaz. Sivil darbelere de karşı çıkmak gerekir.
Günümüz Türkiyesinde yargının temel felsefesi “Partizanlık mülkün temelidir.” olmuştur. Sivil darbecilerin muhalifleri sindirme aracına dönen yargıda, mesleği hakkıyla yapmak imkansız hâle gelmiştir. Sivil darbecilerin hedeflerine koydukları siyasi rakipleriyle ilgili yoktan suç uydurma, hukuku ters yüz etme konusunda yetenekli savcılar etkin konuma gelirken, darbecilerin hukuksuz işlerini görmeyenler âdeta aforoz ediliyor. Sudan bahanelerle haklarında türlü soruşturmalar yürütülen muhalifler, anlaşılmaz şekilde tutuklu yargılanırlarken, haklarında sayısız iddia bulunan iktidar yandaşları hakkında tek bir soruşturma dahi açılmamaktadır. Basit siyasi eleştiriler için dahi kontrol ettikleri yargıyı teyakkuza geçiren darbeciler, muhalif liderlerlere yapılan planlı provokatif fiziksel saldırıların, mahalle kavgası olarak değerlendirilip faillerinin en az cezayla kurtulmalarını sağlamaktan da geri durmamaktadır.
Örneğin, Türkiye’de yargıya güvenin sarsıldığını, ekonominin kötüye gittiğini, sistemin bozulduğunu söylerseniz, hakkınızda yanıltıcı bilgiyi zincirleme olarak yaymaktan soruşturma açılabilir. Peki, bu bilginin doğrusu nedir?
Anayasa Mahkemesinin kararlarını dahi uygulamayan sivil darbeciler, yargıyla ilgili gelen eleştirilere bıyık altından gülerek aynı yanıtı vermektedir.
“Türkiye hukuk devletidir. Bağımsız yargının yürüttüğü hukuki süreç sabırla beklenmelidir.”
Nedense sabırla yargı sürecini beklemesi gerekenler hep muhaliftirler. Elinde askerî veya siyasi hiç bir güç olmayan sade vatandaşlar, hükümeti devirmeye çalışmakla suçlanabilmektedir. Anayasal bir hak olan toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı da fiilî olarak ortadan kalkmıştır. Sömürge tipi vahşi madenciliği protesto eden yeşil vatan savunucuları dahi terörist muamelesi görmektedir. Hukuk dedikleri Nazi hukuku olmasın sakın.
Bir ülkenin toplumsal huzurunu, birliğini bozmak, vatandaşların devlete olan güvenlerini ve aidiyetlerini yıkmak için en kolay yolun, Anayasa’yı askıya almak, millî iradenin mabedi meclisi etkisizleştirmek, mahkemeleri adalet dağıtamaz hâle getirmek olduğu ortadadır. Muhalefeti yıkıcı faaliyetlere karışmakla suçlayanlar, adaleti yok ederek, meclisi etkisizleştirerek yıkıcı faaliyetin en kötüsünü bizzat kendileri yürütmüş oluyorlar.
Kontrol ettikleri vakıflarla devleti, belediyeleri ve sermayeyi haraca bağlayarak insanlık tarihinin tüm zamanlardaki haksız kazanç rekorlarını alt üst eden sivil darbeciler, muhaliflerini yolsuzlukla suçlamaktan da geri durmuyor. Sivil darbecilerin himayesinde varsıllaştıkça varsıllaşan tarikatların liderleri ve yakınları, lüks yaşamlarını sergilemekte sakınca görmüyorlar. Ne de olsa yoksullaştıkça yoksullaşan halkın yalan, talan, soygun, vurgun düzenine şükretmesini sağlamak gibi önemli bir vazifeleri var.
Sivil darbecilerin kontrol ettiği sermaye tarafından devlet bankalarından hortumlanan yüzlerce milyon dolarlık kredilerle satın alınan ve soysuzlaşan basının özgürlüğünden bahsetmek manasız olacaktır. Türkiye’yi yönetenlere tek bir soru soramayan kişiler, gazeteci edalarında saatlerce televizyon ekranlarında boy göstermekte, iktidarın propaganda değirmenine su taşımaktalar. Satın alınmış medyada hükümetin ne büyük nimet, muhalefetin ise bir felaket olduğuna dair yorumlar hız kesmiyor.
Bağımsız yargının, özgür basının, adil seçim koşullarının, düşünce ifade özgürlüğünün yokluğunun demokrasimiz, toplumsal huzurunuz, ulusal itibarımız ve hatta ekonomimiz için ne kadar büyük tehditler olduğunu ifade etmek yerine, canlı yayında toynak kesme, yüksek desibelde gaz çıkarma, asistan pataklama gibi hünerlerini gösteriyor sözde gazeteciler. Çürümüşlüğün , kokuşmuşluğun örneklerini veren tetikçi gazeteciler ise muhaliflere tehditler hakaretler yağdırmayı meslek edinmiş durumda. Düşük bütçelere ve yargı kıskacına rağmen var olma savaşı veren muhalif medyanın etkinliği ise kısıtlı.
Günümüz Türkiyesinde düşünce ve ifade özgürlüğü, kötünün de kötüsü hâle gelmiş durumdadır. Hırsızlık, gasp, tehdit, yaralama, dolandırıcılık, taciz, kadına şiddet gibi sayısız vukuata karışmış suç makineleri ellerini kollarını sallayarak ortalıkta gezerlerken, kanun uygulayıcıları Anayasal bir hak olan Düşünce ve ifade özgürlüğünü kullanan vatandaşların yakasına yapışmaktadır. Hükümetin fanatik destekçilerinin muhaliflere ettikleri hakaretler, yağdırdıkları tehditler ise yargı sisteminin ilgi alanına girmemektedir.
Türkiye’yi dünya demokrasi liginde küme düşürmeye ant içmiş olan siyasal İslamcılarda ve sadık destekçileri sentez milliyetçilerinde ahlakın, demokrasi kültürünün, adalet ilkesinin, empati duygusunun olmadığını ve asla olamayacağını açıkça görüyoruz. Biri dinin, diğeri de milliyetçiliğin istismarında ustalaşan bu zihniyetler, siyasi çıkarları uğruna Türkiye Cumhuriyeti’ni parti devletine çevirmekte tereddüt etmiyor.
Demokrasinin önemli gereklerinden adil seçim koşullarından bahsetmek de imkansız günümüz Türkiyesinde. Sivil darbeciler, devlet olanaklarını yasalara ve ahlaka aykırı şekilde sonuna kadar kullanırlarken, seçim güvenliğinden sorumlu Yüksek Seçim Kurulu, varlığını manasızlaştıracak derecede hukuksuz kararlara imza atıyor. Mühürsüz oylar geçerli sayılabiliyor, makul bir gerekçe olmadan seçim sonuçları iptal edilebiliyor. Muhalfseniz, ilkokul ikinci sınıfta aldığınız teşekkür belgesi dahi hukuk ters yüz edilerek iptal edilebilirken, gece yatağa profesör ünvanıyla giren bir akademisyen, sabaha lise mezunu olarak uyanabiliyor. Sivil darbecilerin bağımlı yargıya yaptırabileceklerinin sınırı asla yok. Vatandaşların canı da malı da kariyeri de gücü eline geçiren kibir abidelerinin iki dudağı arasında.
Demokratik rejimlerin en önemli savunma mekanizmalarından biri de devletin zirvesi olan başkanlığın, bir ya da en fazla iki dönemle sınırlandırılmasıdır. Devletin en yüksek makamının getirdiği itibarın ve siyasi gücün kötü amaçlarla kullanılmasını engellemeyi amaçlayan bu önlem, mühürsüz oyların geçerli sayılmasıyla yürürlüğe sokulan ve millet meclisini işlevsiz hâle getirerek cumhurbaşkanına akıl almaz yetkiler veren yeni sistemle Türkiyemiz için daha da kritik hâle gelmişti.
Hayatta doğruya, iyiye, güzele, yüksek kaliteye ulaşmak, doğru işleri doğru zamanda yapmaya ve doğru koşulları oluşturmaya bağlıdır. Demokrasi de yapılan doğru işlerin ve oluşturulacak doğru koşulların sonucunda varılabilecek evrensel bir değerdir. Demokrasiyi işine geldiği gibi anlayan, sandıkta kazanınca her istediğini yapabileceğini sanan kötü niyetli politikacılarla ve çoğunluğu iyi eğitim almamış halkla varılacak yer, demokrasi değil sivil darbedir, otokrasidir.
Gönül ister ki aile içinde, üniversitelerde, sivil toplum kuruluşlarında, siyasi partilerde ve her yerde dört dörtlük demokrasi olsun. Ancak kaliteli bir ürün, kaliteli malzeme kullanılarak ortaya çıkabilir. Demokrasi de ahlaklı, erdemli, eğitimli insanlar gerektirir.