20.01.2022

Fikir sisteminin beş unsuru

Bir fikir sisteminin hedefe gidebilmesi için beş unsur vardır: Gaye, tarifler, metot, kabuller ve uygulama.


Ayhan Tuğcugil mahlasıyla İskender Öksüz tarafından

yazılan ve Töre dergisinin 1976 yılı 58.sayısında yayımlanan

“Fikir Sistemi Nedir?-II” başlıklı makaledir.

 

Önceki yazımızda sistemin beş unsurundan bahsetmiştik. Şimdi bu beş unsuru ayrı ayrı ve daha yakından inceleyelim :

Gaye

Sistemin konusunu ve varmak istediği sonucu belirten unsur “gaye”dir. Dört misalimiz için gaye unsurunu aşağıdaki gibi tablolaştırabiliriz (Tablo I). Tablodan, “gaye”nin de kendi içinde “konu” ve “varılmak istenen netice” olmak üzere iki ayrı unsur taşıdığını görüyoruz. Genel “sistem” kavramındaki bu “konu” unsuru, fikir sistemlerinde, yani insan cemiyetlerine ait sistemlerde (ideolojilerde) “tercih” unsuru haline dönüşür. “Tercih” kavramını ilerdeki bölümlerde teferruatı ile inceleyeceğiz.

Sistemin konusunu ve varmak istediği sonucu belirten unsur “gaye”dir.

Sistemin konusunu ve varmak istediği sonucu belirten unsur “gaye”dir.

 

Fikir sistemlerine ait münakaşalarda ilk bakılması gereken nokta, gayedir. Bu bölümün başındaki “tonton vatandaş”ın hatalarının önemli bir kısmı, gayenin teşhisindeki yanlışlıktan doğmaktadır. O, meselâ “NATO’ya hayır!” sloganını bir melodi gibi ve sempati ile dinlerken bu sloganın sahiplerinin gayesinin Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’ninkiyle eş olduğunu sanıyordu, “NATO’ya hayır!” diye bağıranların en fazla, bir yanlış değerlendirmenin kurbanı olduklarını düşünebilirdi. Halbuki bilimsel sosyalistlerin gayesinin asla Türk Milleti veya Türkiye olamayacağını; bu fikir sisteminin dünyanın her tarafında sadece “Proletarya sınıfının hakimiyeti” için çalıştığını ve bu sloganın da bu gayenin bir vasıtasından ibaret bulunduğu gerçeğini görebilse, “yanlış değerlendirme” yerine “hainlik” hükmünü verirdi.

Bir sistemin gayesinin seçiminde mantıkla veya ilimle ilgili hiçbir kural yoktur. Sistem açısından, gaye seçimi, tamamen keyfidir. Bir geometrici, neden geometriyle uğraştığı sorusunu, geometriye dayanarak cevaplandıramaz. Ancak, “Ben, geometriyi seviyorum.” gibi hisse dayanan bir cevap verebilir. Bir fizikçi, neden cisimlerle uğraştığı sorusuna, fizikten faydalanarak bir cevap bulamaz ve yine geometrici gibi hisse, ilgiye bağlı bir izah yapabilir. Ancak, ille hisse dayanmayan bir sebep üzerinde ısrar edilir veya soru daha genel olarak, “İnsanlar neden geometriyle, fizikle uğraşırlar?” şekline dökülürse belki, “Geometri ve fizik, insanların tabiata hakim olmalarını; daha iyi yaşamalarını sağladığı için…” çözümü bulunabilir. Dikkat edilecek nokta, bu son cevabın da geometriden veya fizikten değil, onların dışından, insan cemiyetlerine ait düşüncelerden doğduğudur. Halbuki ideolojiler, böyle faydacı bir cevabı da veremezler. Çünkü fikir sistemlerinin kendileri, şu veya bu cemiyet biriminin faydasını gaye edinmişlerdir. Gaye, bir cemiyet biriminin faydası olarak tespit edilince, dönüp, “Bu gayeyi o cemiyete faydalı olsun diye seçtim” demek, mantık çemberine düşmek olur.

Aynen fizikçi veya geometrici misallerindeki gibi bir Türk milliyetçisine de niçin bu yolu tuttuğu sorulduğunda, “Türk Milleti’ni sevdiğim için.” cevabından başkası düşünülemez. Samimî bir komünist de bu mesleğe yine hislerinden dolayı girmiştir. İlimle, mantıkla incelenebilecek, incelenmesi gereken mesele, gayenin seçimi değil, olsa olsa varılmak istenen “netice”ye ulaşılıp ulaşılamayacağıdır. Yani, bir adamın Türk Milleti’nin bekasını isteyip istemeyeceği tartışılamaz, ancak bu isteğin dünya şartları içinde gerçekleşip gerçekleşemeyeceği incelenebilir. Aynı şekilde, “proleterya”ya duyulan aşk münakaşa edilemez; fakat “proleterya hakimiyeti”nin mümkün olup olmadığını tartışabiliriz. Bu husus da ileriki bölümlerde tekrar ele alınacaktır.

Misallerimizi ikiden dörde çıkarır ve fizikle matematikten de birer konu alırken sebep olarak, bilimsel sosyalizmi saran propaganda bulutunu; bu bulutun, komünizmin sistem özelliklerini örttüğünü öne sürmüştük. Nitekim mekanik ve geometriye ait misallerimizle sistemin kendi gayesinin doğruluğunu ispat edemeyeceği açıkça ortaya çıktı. Fakat komünistler, sistemlerin bu temel niteliğini bile gizleyerek, ideolojilerinin gayesinin doğruluğunu ve ideolojilerinin gerekliliğini yine ideolojilerini kullanarak ispatlamak gibi saçma bir çaba içine girmişlerdir. Birçok temel komünizm kitabında bu sözde ispat şu şekilde yürür (Altı çizili sorular bizimdir):

— Bilimsel sosyalizmi benimsemek zorundayız.

— Niçin?

— Çünkü bilimsel sosyalizm proletaryanın felsefesidir ve proletarya yarının hakimidir.

— Peki bunları kim söylüyor?

— Bilimsel sosyalizm!

Bu, aslında, enfes bir mantık çemberi örneğidir ve bir eşine daha zor rastlanır. Son tahlilde bu iddia, “Bilimsel sosyalizmi benimse, çünkü bilimsel sosyalizm bunu gerektirir” saçmalığına dönüşmekte ve dünya aptallarına sunulmaktadır.

Gayelerindeki farklılık ve gaye seçimindeki bu serbestlikten dolayı çoğu zaman ayrı sistemlerin mensuplarının münakaşa etmeleri bile gereksizdir. Nasıl bir mekanikçi ile bir geometricinin sistemleri üzerinde tartışmaları saçma ise, meselâ bir bilimsel sosyalistle bir Türk Milliyetçisinin tartışması da çoğunlukla manasızdır. “Ben dünya proletaryasının kurtuluşu için Türk Devleti’nin yıkılmasını teklif ediyorum.” diyen bir komünistle, “Ben, Türk Milleti’nin bekası ve yücelmesi için onun devletini korumayı teklif ediyorum.” diyen bir Türk Milliyetçisi arasında ne gibi bir fikir tartışması yapılabilir? Açılacak bir münakaşa, üst kata çıkmak isteyen bir insanla düz yolda gitmek isteyenin oturup, “Asansör mü iyidir yoksa otobüs mü?” tercihini yapmaya çalışmaları kadar saçma olur.

Tartışma ancak, fikir sistemlerinin sistem olarak tutarlılığı, seçtikleri gayelere varmanın mümkün olup olmadığı konularında açılabilir. Bir de iki gayeye birden hizmet iddiası ile ortaya atılan teklifler münakaşa edilebilir. Misal verecek olursak, “Proletarya için Türk Devleti’ni yıkmak…” tek gayeli, sadece bilimsel sosyalizmin gayesine uygun bir tekliftir ve bizimle münakaşa edilemez. Fakat aynı komünist, “Ben proletaryanın hakimiyeti için NATO’dan çıkmamızı istiyorum; fakat bu, aynı zamanda Türk Milleti’nin de lehinedir.” diye gelirse, o zaman ve ancak ikinci gaye için onunla tartışmaya girebiliriz.

Tarifler

Bir sistemin anlaşılabilir olması, herkesin kendine göre yorumlayabileceği bir kavramlar anarşisi durumuna düşmemesi için, temel kavramlarını açıkça tarif etmesi gerekir. Meselâ geometride “paralel”, “üçgen”, “açı” vb. kavramlar tarif edilir. Tarifler, açıklıktan başka, anlatıma kısalık getirme faydasını da sağlar. Meselâ her seferinde “sonsuzda kesişen doğrular” demek yerine “paralel” tabirinin kullanılması muhakkak daha elverişlidir. Mekanikte “kütle”, “ivme”, “enerji” vs., Türk Milliyetçiliğinde “cemiyet birimi”, “tarihin temel yürütücü amili”, “millet”, “tercih” vs., bilimsel sosyalizmde “proletarya”, “artık değer”, “sömürü”, “emperyalizm”, “devrim” hep tarif gerektiren kavramlardır.

Nihayet bir isimlendirme, kavramlara ad takmadan ibaret oldukları için tariflerde de bir serbestlik vardır. Ancak, bir kere isimlendirilen kavramın artık başka adla anılmaması ve tekrar isimlendirilmemesi gerekir. Sağduyunun bir gereği de kavramlara verilen isimlerin mümkün olduğu kadar bu kavramları hatırlatan adlar olmasıdır. “Ben, başa giyilen şeye ayakkabı ismini vereceğim.” diyebilirsiniz. Buna kimse mâni olamaz ama sağduyu önler…

Bir kavrama, gündelik lisanda bambaşka anlama gelen bir isim vermek de sağduyuya aykırıdır. Fakat bazı ideolojiler, propaganda için, muhataplarını aldatmak için bu hatayı bile bile yaparlar. Meselâ yerli komünistlerimizce Rusçadan Türkçeye tercüme edilen ve kitapçı vitrinlerini süsleyen bir “Felsefe Sözlüğü”nde iki türlü demokrasi tarif edilmektedir: “Sınıflı toplamlarda demokrasi, hâkim sınıf tarafından yürütülen bir diktatörlük şeklidir… Sosyalist demokrasi… üretim araçlarının sosyal mülkiyetine dayanır.” Ve Lenin, bağıra bağıra, proleter diktatörlüğünde, “gerçek demokrasi”de, “siyasî demokrasinin, klikleşmelere, partileşmelere yol açan demokrasinin söz konusu olmadığını” açıklar. Bu, açıklanmakla da kalmaz, “gerçek demokrasi”de aksine fikir beyan edenler, aksine fikir beyan etmesi mümkün olanlar, kafalarından aksine fikir geçirdiği sosyalist bilimle tespit edilenler Gulag Takımadalarında misafir edilir, SSCB’nin kampları Hitler’inkileri ikinci kümeye iter…

Koskoca bir memleket halkı, Kırım Türkleri toptan yurtlarından sürülür ve “Demokratik Alman Cumhuriyeti”nde yaşamak talihine erenleri içerde tutmak için bu demokrasinin etra­fı duvarlarla çevrilir… Bütün bun­lar da utanılmadan, sıkılınmadan “Demokrasi” hatta “Gerçek demokrasi” diye tarif edilir.[1] Bu demok­rasi tarifi gibi bir de Çekoslovak­ya ve Macaristan’ı da içine alan bir “bağımsızlık”, hatta “tam ba­ğımsızlık” tarifi vardır ki çok şü­kür biz bundan mahrumuz. Ve Türkiye sokaklarında “gençler” (bu da bir tariftir) “Tam bağımsız ve gerçekten demokratik Türkiye” diye bağırarak yürür ve aptallar alkış tutar.

Halbuki “üretim araç­larının sosyal mülkiyeti”ne meselâ “kamulaştırma” denerek, herkesin bildiği “demokrasi” tarifine dokunulmayabilirdi. Çekoslovakya’nın, Macaristan’ın işgaline “enternasyonal proleter diktatörlüğü” adı verilebilir ve “bağımsızlık” rahat bırakılabilirdi. Fakat “Kamulaştı­rılmış Almanya”, “Demokratik Al­man Cumhuriyeti” kadar propagandaya elverişli değildir ve “Tam enternasyonal proleter diktatörlüğü altında ve gerçekten kamulaştırılmış Türkiye” kullanılan slogan kadar çarpıcı değildir (ve kim bilir ton tonlar bile bu işte bir bit yeniği sezebilirler).

“Devrim”, “devrimci”, “ilerici”, “gerici” tariflerindeki benzer oyunlara daha önce temas etmiştik. Bildiğimiz “istismar” anlamında değil, “artık değer” kavramına uygun olarak kullanılan “sömürü” de bu tarif saptırmalarının bir başka türüdür. Misaller çoğaltılabilir. Ancak, ne yönden bakılırsa bakılsın kelimeleri karşısındakinin kafasındakinden başka manalarda kullanarak sempati sağlamaya çalışmak birinci sınıf bir siyasî ahlâksızlıktır. Aynı oyunlar, memleketimizde bilimsel sosyalistlerden başka, siyasi ümmetçiler [2] tarafından da sahnelenmektedir. “Millet” kelimesinin bir zamanlar “ümmet” manasına kullanıldığı gerekçesiyle (bu gerekçe ancak dost toplantılarında açığa vurulur) bu gurup “millet”i “ümmet”, “millî”yi de “ümmetle ilgili” anlamında sarf eder olmuşlardır. Ancak bu saptırma “millî” de kalmış, çok şükür şimdilik “milliyetçilik” kavramına bulaşmamıştır. Bu gurubun siyasî liderinin bugünlerde herkesin “Milliyetçi Cephe” dediği nesneye “Millî Cephe” deyip durması dil sürçmesinden ibaret değildir. Bazı kimselerce ciddiye alınmasalar bu tipleri yalan yere yemin ederken ayağımı kaldırarak sorumluluktan kurtulacağım sanan çocuğa benzetip gülüp geçebilirdik…

Bu bölümün başında verdiğimiz hayalî tonton vatandaş- komünist diyalogundaki yanlış anlamaların çoğu komünistin kavramları tarif etmeden ve günlük manalarının dışında kullanmasından doğuyordu. Âdeta taraflardan biri, geometride, ki şekli kastederek “küp” derken diğeri, içine turşu kurulan kabı anlıyor ve ağzı sulanıyordu…

Sistemin “tarif” unsurunu “gaye”den hemen sonraya almamız, tariflerin hepsinin gayenin açıklanmasından sonra verileceği manasına alınmamalıdır. Tarifler, sistemin yapısı içinde, ihtiyaç duyuldukça verilir. Dikkat edilecek nokta, mümkün olduğu kadar tarifsiz kavram kullanmamaktadır, nihayet, tariflerin gerekliliği yanında, her şeyin tarif edilemeyeceğini, bazı kavramları sağduyuya bırakmak lüzumunu da belirtelim. Bu yalnız fikir sistemlerinde değil, ma, tematikte bile böyledir. Meselâ geometride “çizgi” ve “nokta” kavramlarından birini tarifsiz bırakmak zorundayız. Çizgiyi noktanın hareketi olarak tarif edersek, dönüp, “nokta, iki çizginin kesim yeridir” diyemeyiz. (Bir şeyi kendisiyle tarif etmiş ve biraz önce bilimsel sosyalist felsefeden bir misalle anlattığımız “mantık çemberi”ne düşmüş oluruz.) Noktayı iki çizginin kesim yeri olarak alırsak, bu sefer noktanın hareketi ile çizgiyi tarif etmemiz gerekir. Ancak, her şeyin diğer tariflerin çıkış noktasında ve mümkün olduğu ka.dar az sayıda bulunmasına dikkat edilmelidir.

Metod

Sistemin açıklanan gayesine varmak için tutacağı yol metod’dur. Ancak metod yalnız “gaye”den “uygulama” ya gidişte değil, sistemin yapısının kuruluşunda da tesirini gösterir. Bir düşünme yolu haline gelir. Sistemin hangi metodu kullanacağı da gayeyle sıkı sıkıya bağlıdır. Meselâ geometri “mantık”ı metod olarak alır. Ancak geometrinin ve bütün matematiğin kullandığı mantık günlük lisanda mantık dediğimiz kavramla ilgili olmakla birlikte o derece işlenmiş, geliştirilmiştir ki ona “matematik metodu” da diyebiliriz. “Mantık”ın veya “matematik metodu”nun ilim metodundan en büyük farkı, fizik dünyayla, hadiselerle uyuşmasının şart olmamasıdır. Nitekim matematikçiler- özel olarak da geometriciler- tamamıyla düşünceye dayanan ve fizik dün ya da hiçbir benzeri bulunmayan sistemlerle uğraşabilirler; zaman zaman uğraşmaktadırlar da. Buna karşılık mekanik veya daha genel olarak fizik, vakıalarla uyum içinde olmak ve metod olarak mantığı değil, ilim metodunun kullanmak zorundadır. Çünkü gayesi fizikî dünyadan seçilmiştir. Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin metodu da ilim metodudur. Çünkü “Türk Milletinin bekası” gayesi vakıalara ve dünyaya sıkı sıkıya bağlı bir hedeftir ve metod seçimi bu bağı hesaba katmak mecburiyetindedir.

Burada hemen açıklanması gereken bir nokta, Türk Milliyetçiliğinin “ilim metodu”ndan kastettiği şeyin “ilimlerin ilmi”, “İlâhî ilim”, “gerçek bilim”, “en hakiki bilim”, vs. olmayıp; düpedüz, alelade “ilim metodu”ndan; fiziğin, kimyanın, sosyolojinin, psikolojinin kullandığı mütevazi ilim metodundan ibaret olduğudur. Bu ilim metodunun da gayemizi kesinlikle ispat eden, meselâ dünyaya neden Türklerin hâkim olacağını gösteren bir sihir olmadığını da daha önce söylemiştik. Nihayet ilim, bizim için bir metoddan ibarettir. Yani bir vasıta, bir alettir. Türk milliyetçiliği bir ilim değildir. İlme müdahale etmez. Fakat ilmi kullanır…

Aslında çok basit ve herkesin hemen kabul etmesi gerekecekmiş gibi görünen bu açıklamalar Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi haricindeki hemen hiçbir ideoloji tarafından benimsenmez. Bilhassa son iki asırda ortaya çıkan fikir sistemleri, ilmi bir metod olarak almak yerine, kendilerinin bizzat ilim olduklarını iddia etmiş, ilim iddialarına uymayınca da ilme saldırmaya kalkmışlardır. Özellikle komünist ülkelerde bütün şiddetiyle hüküm süren bu yeni orta çağ apayrı bir kitaba konu olabilir.[3] Nazizm’in “Ari ırkın üstünlüğü” ilmi, en az bilimsel sosyalizm kadar aynı saçmalığın sahibidir.

Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin ilmi metod olarak seçişi ve ilme bütün ideolojilerden farklı bir açıdan bakışı onun en belirli özelliklerindendir. Gerçekten, Türk Milliyetçiliğini diğer bütün fikir sistemlerinden tabiat itibariyle ayıran en önemli unsur “ilimcilik”tir. Bu yüzden ilmin ne olduğu ve daha önemlisi, ne olmadığı, ayrı bir bölümde ele alınacaktır.

Bilimsel sosyalizmin metodu ise “diyalektik mantık”tır. Bu ideolojinin tam bir orta çağ doğmasına dönüşmesinin baş sebebi de belki metod olarak ilmin değil bir mantık türünün seçilmesi ve dolayısıyla ilmin vakıalarla devamlı münasebet, içiçelik imkânlarını kaybetmesidir. Bilimsel sosyalistler, ilimden uzaklaşmanın kaybını diyalektik mantığa ve diyalektik materyalizme “bilimsel” sıfatını eklemekle kapatamamışlardır.

Kabuller

Doğruluğu ispat edilemeyen, fakat çeşitli sebeplerle itimat edilen esaslar “kabuller”i teşkil eder. İlimde bu kabullere “postülâ” adı verilir.

Bir sistem, kabulsüz kurulamaz. Sistem içindeki bütün iddiaların ispatı imkânsızdır. İlk misal olarak geometriyi alalım: Geometride iddialara “teorem” denir ve ispatlanırlar. Ancak bir teoremin ispatı sırasında başka teoremleri kullanır ve bu kullandıklarımızı da ispat zorunda kalırız. Bu ispatlarda da başka teoremler kullanılır ve bu hal, artık ispatlanamayan iddialara kadar gelip dayanır. Öklid geometrisinde, “Bir doğruya, dışındaki bir noktadan ancak bir paralel çizilebilir” iddiası bu, artık ispatlanamayan kabullerden postülâlardan biridir.

Mekanikte de durum aynıdır. İncelenen herhangi bir sistem, daha önce sağlanmış, ispatlanmış bilgilere dayanılarak çözülür. Kullanılan bu bilgiler de kendilerinden önce ispatlanmış başkalarına dayanır ve sonunda artık ispatlanamayan, fakat belki binlerce gözleme, deneye dayanılarak ortaya konmuş “kanun” veya postülâlara inilir Nevton’un, “Üzerine bir kuvvet tesir etmeyen bir cisim ya hareketsiz kalır yahut da sabit bir hızla bir doğru üzerinde hareket eder” bu cins bir kabuldür ve ispatlanamaz.

Sistemlerin kullandıkları metod da aslında bir kabuldür. Geometrinin gayesine “mantık” veya eşdeğer olarak “matematik metodu”nu kullanarak gidebileceği ispatlanamaz. Aynı şekilde mekaniğin “ilim metodu” ile gayesine varacağı gösterilemez. Fakat her ikisine de inanmamız için elimizde epey sebep vardır. Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin yegâne kabulü metod olarak “ilim metodu”nu seçmesidir. Bu aslında bütün sistemimizde bir tek kabul bulunduğunu ve bu yüzden sistemimizin diğerlerine nazaran üstün olduğunu göstermez. Çünkü “ilim metodu”nu seçmekle ilmin bizi ilgilendiren herhangi bir sahasında yapmak zorunda kaldığı kabulleri de benimsemiş oluyoruz. Fakat insanlığın uzun tecrübeleri, dünya meselelerini halletmede ilim metodunun mantıktan da, felsefeden de daha sağlam olduğunu göstermiştir. Bu konulara “ilim metodu”nun etraflıca anlatıldığı bölümde dönülecektir.

Bilimsel sosyalizmin “diyalektik mantık”ı metod olarak seçmesi de aynı şekilde bir kabuldür. Yalnız, bir felsefeyi metod olarak benimseyen bu sistem, dünya meselelerini incelerken başka kabuller de yapmak zorunda kalır. Dünya tarihinin sadece üretim vasıtaları ile bunların mülkiyetinden doğan çelişki ile belirlendiği iddiasından ibaret olan “tarihî maddecilik” bir ikinci kabulü teşkil eder.

Tarihî maddecilik içinde kullanılan «emeğin değer teorisi» bir üçüncü kabuldür. Ancak bilimsel sosyalistler bu noktada da toz bulutundan fayda umar ve kabullerini hiç kimsenin itiraz edemeyeceği büyük bilimler olarak takdim ederler. Özellikle “diyalektik maddecilik” ve “tarihî maddecilik” ileri sürülürken âdeta terbiyesizleşilir ve “inanmayan aptaldır” cinsinden lâflar edilir. Bazen de “Hangi felsefeyi benimseyeceğin sorusuna senin aklın yetmez. Bak, bizim sistemimizi kuranlar çok akıllı insanlardır. Sen gel, düşünme zahmetine girmeden bize katıl.” fikrinden ibaret bir ispat yoluna giderler!

Aşağıdaki satırlar, bir Türkiyeli bilimsel sosyalistin kitabından (Ali Kızılırmak, “Bilimde ve Felsefede Diyalektik Nedir?”, Odak Yayınları, Ankara, 1973) alınmıştır: “Öyle ise ‘ben KENDİ düşüncemle hakikati bulurum’ sanmak yanlıştır, kuruntudur. Kişinin ‘kendi düşüncesi’ sağlam ayakkabı değildir. Toplum içinde yüzyıllarca işlenip geliştirilmiş olan düşünce yordamlarından birini seçmek gerekir. (Peki hangisini?) Her şey gibi düşüncenin de bir bilimi vardır. Herhangi bir konu üzerinde doğru düşünebilmek için, doğru bir düşünce bilimi (Demek bilimler de ikiye ayrılıyor: Doğru bilimler ve yanlış bilimler…) yani doğru bir yöntem bulmak ve kullanmak şarttır. Böyle bir bilim ve mantık da vardır. Adı: diyalektik’dir. Toplumun genel gidiş kanunlarını inceleyen bilime tarihsel maddecilik diyoruz…” Eh, artık sosyologlar tatile çıkabilir!

Bugün Türkiye’de bu tip kafaların bir mesele olarak karşımıza çıkabilmesi bile cemiyetimiz hesabına bir ayıptır. Biz yine gerçeğe dönelim ve tespitimizi tekrarlayalım: Sistemlerin metod seçimi de bir kabul sonucudur. Bir sistemin kendi kendini ispatlayamayacağı, metod için de aynen geçerlidir.

Bilimsel sosyalizmin kabullerinin tenkidini, bu sistemin ele alma cağı bir kitaba bırakarak “kabul” kavramının genel incelemesine devam edelim.

“Kabul” ismine bakılarak, postülâların seçiminde, gaye seçimin-dekine benzer bir serbestlik bulunduğu zannedilebilir. Bu doğru değildir. Kabul’ün tarifinde kullandığımız, “…fakat çeşitli sebeplerle itimat ettiğimiz…” kaydı böyle bir serbestliği önler. Kabulün, her şeyden önce gerçekle çelişmemesi gerekir. Meselâ yukarda verdiğimiz Nevton postülâsı keyfe göre, “Üzerine bir kuvvet tesir etmeyen cisim daireler çizerek hareket eder.” şeklinde alınamazdı. Bunun gerçeklerle çeliştiği açıktır. Benzer şekilde, bilimsel sosyalistler, “Bir defa komünizmi tadan insan, bir daha vazgeçemez” gibi bir kabul yapmayı çok isterlerdi; ama bu da hakikate zıttır. Bir kabulün gerçekle çelişip çelişmediğinin tahkikinde en güçlü metod yine ilim metodudur. Ancak ilim metodu, bir kabulün gerçekle çelişmediğini göster­se bile, bu ispat sayılmaz. Çünkü gerçekle çelişmeyen her şey doğru olmak zorunda değildir. Ve gerçekle çelişmemek, kabulün “kabul” niteliğini değiştirmez.

Uygulama ve doktrin

Gayesi, kavramlarının tarifleri, metodu ve kabulleri belli bir sis­tem, artık hedefe doğru yürüme­ye hazırdır. Uygulamaya geçer. Geometride, ispatlanan her teorem bu sistemin bir uygulamasıdır. Mekanikte, Nevton postülâlarından hareketle bulunan her prensip bu sistemin bir uygulamasını, yani gaye alınan “Cisimlerin denge ve hareket kanunlarının bulunması” yolunda bir adımını teşkil eder. (Bizim incelediğimiz sistem kavramı içinde geometri ve mekaniğin gayeleri yolunda ilerlemeleri “uygulama”yı teşkil etmektedir. Bu dalların mühendislik veya mimar­lıktaki tatbikatı değil… Günlük lisanda matematik veya fiziğin “uygulanması”ndan bu ikinci mana anlaşılır.)

Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin uygulaması içinde Türk kültürünün güçlendirilmesi, tarım kentleri, ağır sanayi- makina ya­pan makinalar…-, birinci sınıf ül­kücü ilim ve teknik kadroların kuruluşu-, özetle, Milliyetçi Hareketin teklif ve projeleri bulunur. Bu uy­gulama da, gayemize, “Türk Milleti’nin bekası”na yönelmiş atılma­lardır. Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin uygulama esasları, Dokuz Işık Doktrininde özetlenir.

Proleter ihtilâli, proleter diktatörlüğü, millî demokratik devrim, “Yeni Ekonomik Politika” (NEP), tek ülkede sosyalizm, Brejnev doktrini, vs. bilimsel sosyalizmin veya bilimsel sosyalist mezheplerden bazılarının uygulamalarıdır. Demek ki bütün bu teklif ve doktrinler, ana gaye, Komünist cemiyetin kurulmasına veya daha yakın ara-gaye, “Dünya proletaryasının kurtulması-hakimiyeti”ne giden adımlar olarak düşünülmektedir.

Üzerinde önemle durulması gereken nokta, her dört sistemde de uygulama ile diğer unsurlar-gaye, tarifler, metod, kabuller-arasındaki sıkı bağdır. Gerçekten, uygulamadan önceki unsurlar bir kere ortaya kondu mu, uygulama artık kendiliğinden çıkmalı, sistemin metodunun imkân verdiği bazı tercihler hariç, artık serbestliğe, keyfiliğe yer kalmamalıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi uygulama, bir sistemde, bir geometri teoremi ispatlar gibi gayeden hareketle, metod, tarifler ve kabuller kullanılarak adım adım çıkartılabilmelidir.

Doktrin, bir uygulamaya, bir uygulama plânına veya bir seri uygulama teklifinin tümüne birden verilen özel bir isimdir. Demek ki doktrin, tek veya çok gayeli olabilir. Misal olarak Monroe Doktrini’ni, Brejnev Doktrini’ni ve Dokuz Işık Doktrini’ni alabiliriz.

Bunlardan birincisi, “Avrupalılar, Amerika kıtasının işlerine müdahale etmemelidirler.” şeklinde özetlenebilir. Gayesi, kıta üzerindeki Avrupa milletleri tesirini gidererek Amerika’yı, mümkün olduğu kadar Amerika Birleşik Devletleri’nin kontrolünde tutmaktır.

Brejnev Doktrini, aynı şeyi, Rus tesir sahası içinde Rusya hesabına yapar.[4] Ancak İkincisinin tatbikatında daha kesin davranılmış ve silahlı işgale daha çok yer verilmiştir. Gerek Monreo, gerekse Brejnev doktrinleri, tek konuya inhisar eder.

Dokuz Işık ise, 20. asır Türkiye’sinde Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin bütün uygulama plânını toplayan bir demettir. Sistem açısından, “Türk Milleti’nin bekası”nı gaye edinmiştir ve o da bir milletin, Türk Milletinin menfaatlerine hizmete yönelmiştir. Özel olarak, Dokuz Işık’ın bazı maddeleri, Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin bütününe o derece sıkı bir şekilde bağlıdır ki, bu doktrin, aynı zamanda, fikir sisteminin önemli bir kısmını da içinde taşır. Meselâ, dokuz esastan biri olan “milliyetçilik”, nesillere bir fikir sistemi verme anlamında uygulama, fakat aynı zamanda, muhteva bakımından Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi’nin gayesidir. Aynı şekilde, “ilimcilik”, Türkiye’nin kalkınmasında bir uygulama esası, fakat aynı zamanda fikir sisteminin metodudur.

Günlük konuşmalarda, “fikir sistemi” ile “doktrin” kavramları sık sık eş manalı imiş gibi kullanılmaktadır. Buraya kadar izah edilen “sistem” kavramı çerçevesinde bu anlayışın yanlışlığı açıktır. Gerçekten de “doktrin” (Dokuz Işık’ın yukarıda işaret ettiğimiz bazı özellikleri istisna edilmek kaydıyla) fikir sisteminin kendisi değil, bir veya birçok alandaki uygulamasıdır. Fikir sisteminin zamanla değişmeyeceği düşünülür. Fakat doktrin, uygulama sahalarındaki değişikliklere göre değişebilir. Meselâ bugün Dokuz Işık’ın bir maddesi olan “köycülük”, köy meselemiz hallolduktan, tarım kentleri kurulduktan sonra kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Fakat o zaman da, Türk Milleti’nin bekası gayesi, başka maddelerin doktrine ilâvesini gerektirebilir (“uzaycılık” gibi…) Fakat bütün bu değişiklikler olurken Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi, gayesi, tarifleri ve metoduyla değişmez olarak kalacaktır.

 

Buraya kadar dört ayrı misal üzerinde incelediğimiz sistem unsurları, Tablo II’de özetlenmiştir.

Buraya kadar dört ayrı misal üzerinde incelediğimiz sistem unsurları, Tablo II’de özetlenmiştir.

 

[1] Nasrettin Hoca, bu noktada, bilimsel sosyalistlerimizi iyi alaya alır. Ho­ca, leyleği beğenmez. Tüylerini yolar, gagasını, kuyruğunu, ayaklarını keser ve sonra karşısına geçip, “Hah! İşte şimdi kuşa benzedin!” der… Maale­sef fikri montaj sanayimizin ürünü standart aydınımız Nasrettin Hocanın engin ferasetinden çok uzak…

[2] “Siyasî ümmetçilik”de tarif gerektiren bir kavramdır. “Ümmetini sevmek” anlamına gelmez; “Türk Milletindenim, İslâm Ümmetindenim, Garp Medeniyetindenim” düsturuyla bir İlgisi yoktur. Siyasî ümmetçilik, “ümmetin bir bayrak altında, yani siyasî devlet birliği içinde toplanması, milletlerin yok olması” gayesine sahiptir. Dolayısıyla bir taraftan milliyetçiliğe aykırıdır, diğer taraftan İslâm’ın gereği de değildir. Bu konu, bundan sonraki bölümde etraflıca incelenecektir.

[3] Asıl konumuz “bilimsel sosyalizm” olmadığı için bu nokta üzerinde faz­la duramıyoruz. En çarpıcı bir misal olarak 1937-1964 arasında tam 27 sene Sovyet biyolojisine ve tarımına Lysenko adlı bir şarlatanın “proleter biyoloji” adına hakim olduğunu ve ona direnen ilim adamlarının ölü­müne kadar varan cezalara çarptırıldıklarını verebiliriz. Engizisyon Galile’yi susturmuş, fakat öldürmemişti.

[4] Burada, dünya proletaryasını konu edinmiş bir fikir sisteminin nasıl olup da bir millet, Rus Milleti, hesabına uygulama yaptığı sorusu sorulabilir. Aslında Brejnev doktrini “Rusya, raydan çıkan sosyalist ülkeleri müdahale edebilir…” şeklinde değil. “Bir sosyalist ülke, diğer bir sosyalist ülkeye…” şeklinde konulmuştur. Fakat gerçekte, meselâ Çekoslo­vakya’nın Rusya’ya müdahalesi düşünülemeyeceğinden pratik sonuç, birinci ifadedeki gibi olmaktadır. Aslında bilimsel sosyalizm kitap­ta, Rus ve Çin milliyetçilikleri de uygulamada hakimdir…

 

Yazar

Töre Dergisi

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar