Küresel iklim değişikliği kıyamet alameti mi? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______12.12.2018_______

Küresel iklim değişikliği kıyamet alameti mi?

Süleyman Karahan
Küresel iklim değişiklikleri
Küresel iklim değişiklikleri

Hava durumu kumarında zarları kim atıyor?

J. Haner, National Geographic Dergisi 2017 Nisan sayısında  yazdığı makalesinde şöyle demektedir; “2016 yılında yaşanan sıcaklıklar, 2015 yılında kırılan rekorları aştı. 2015 yılındakiler de 2014 rekorlarını aşmıştı. Binlerce meteoroloji istasyonu, şamandıra ve gemi tarafından yapılan ölçümlerden elde edilen geçen yılın küresel yüzey sıcaklıkları, 20. yüzyıl ortalamasından 0,94 derece daha yüksekti. Atmosferi araştıran uydular da belirgin ısınma eğilimleri saptadılar. Salınımına yol açtığımız sera gazlarıysa, ısıyı dünya yüzeyinde hapseden bir örtü oluşturuyor. On uzmandan dokuzu aynı görüşte: Karbon salımı küresel ısınmaya yol açıyor.  Buzullar hızla eriyor. Eriyen deniz buzu, deniz seviyesini etkilemiyor; ama eriyen kara buzu, deniz seviyesinde yükselmeye neden oluyor. Dağlardaki buzullarda küresel olarak çekilme yaşanıyor. 1900’den bu yana meydana gelen 20–23 santimetrelik yükseliş, kıyı kesimlerinde su taşkını miktarının hızlı yükselişinde etkili oldu. En büyük tehdit Grönland ve Antartika’yı kaplayan buzul örtüleri. Deniz seviyesinin 70 metre yükselmesine yol açacak kadar çok buz içeriyorlar.

Hava durumu adını verdiğimiz kumarda zarları iklim değişikliği atıyor. Kuraklık veya fırtına yaratmıyor; ama bu tür olayların olasılığını artırıp azaltıyor. Sıcaklık dalgaları durumunda olasılık daha da artıyor.”

Bir araştırmacı Grönland buz örtüsünde erime suyundan oluşan mavi gölleri inceliyor. NASA uydularına göre, kıtanın buz örtüsü 2002’den bu yana ortalama 287 milyar ton buz yitirdi. [Fotoğraf: Nick Cobbing]

Türkiye’de iklim değişikliği

Türkiye Gıda ve İçecek Dernekleri Federasyonu’nun 2017 yılında yayınladığı “Türkiye’de İklim Değişikliği ve Tarımda Sürdürülebilirlik” raporundaki ifadeye göre; “Ege, Orta Anadolu ve Akdeniz’de kış ve ilkbahar yağışları azalırken, hem yaz aylarındaki hava sıcaklığı hem de buharlaşma-terleme artmıştır. Ayçiçeği, mısır gibi yazlık bitkileri ve yonca ekilişinin Orta Anadolu’da hızla artması ile birlikte Türkiye genelinde mera alanlarının azalmasından dolayı ihtiyaç duyulan sulama suyu miktarı bugüne göre yaklaşık iki katına çıkabilecektir. Sulama yapılsa bile bitkiler çiçeklenme ve tane doldurma döneminde daha yüksek ve aşırı sıcaklara maruz kalacağı için özellikle yazlık bitkilerin veriminde düşüşler olması beklenmektedir.”

Küresel değişikliler

Sera gazlarının ve aerosollerin etkilerini birlikte dikkate alan en duyarlı iklim modelleri, küresel ortalama yüzey sıcaklıklarında 2100 yılına kadar 1-3,5 C° arasında bir artış ve buna bağlı olarak deniz seviyesinde de 15-95 cm arasında bir yükselme olacağını öngörmektedir. İçerdiği tüm belirsizliklere karşın, küresel ısınmanın sürmesi durumunda, bazı bölgeler için ekstrem yüksek sıcaklıklar, taşkınlar, yaygın ve şiddetli kuraklık olayları beklenmektedir. Bunların doğal bir sonucu olan çalılık ve orman yangınları ile insan sağlığını ve ekolojik sistemlerin işlevselliğini de içeren bazı ciddi potansiyel değişiklikler oldukça yüksek bir güvenilirlik düzeyinde öngörülmektedir (Türkeş ve ark., 2000).

Küresel sıcaklıklardaki artışlara bağlı olarak, dünya ölçeğinde hidrolojik döngüde önemli değişikliklerin olması, kara ve deniz buzullarının erimesi, deniz seviyesinin yükselmesi, iklim kuşaklarının yer değiştirmesi ve salgın hastalıkların artması gibi, ekolojik sistemleri ve insan yaşamını doğrudan etkileyecek önemli farklılaşmaların ortaya çıkması beklenmektedir (Türkeş ve ark. 2000).

Zamana ve bölgeye göre farklılaşmalar

Küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliğinin etkileri yalnız küresel olmadığı gibi, saydığımız etkilerle de sınırlı değildir. Geçmişteki iklim değişikliklerinde olduğu gibi, bölgeye ve zamana bağlı farklılıklar da oluşabilecektir: Örneğin, gelecekte dünyanın bazı bölgelerinde kasırgalar, kuvvetli yağışlar ile onlara bağlı seller ve taşkınlar gibi meteorolojik afetlerin şiddetlerinde ve sıklıklarında artışlar olurken, diğer bazı bölgelerinde uzun süreli ve şiddetli kuraklıklar ve bunlarla ilişkili yaygın çölleşme olayları da daha fazla etkili olabilecektir (Türkeş ve ark., 2010).

Son yıllarda ülkemizin hemen her bölgesinde görülen ani ve şiddetli yağışların toprak tarafından emilemeden, yüzey akışı olarak sellere ve taşkınlara neden olduğu, tarımsal alanlar ile kentlerde büyük zararlara yol açtığı gözlenmektedir. Bu olaylar hem ciddi hem de magazin haberi olarak birer fenomen haline gelmiş bulunmaktadır.

Bakandan korkutucu açıklama

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ve İklim Değişikliği Başmüzakerecisi Mehmet Emin Birpınar, 15 Mayıs Dünya İklim Günü dolayısıyla yaptığı korkutucu açıklamada, 2099 yılına kadar sıcaklığın giderek artacağını söyledi. Birpınar, “İklim değişikliğine bağlı çevresel ve iklimsel değişimler ülkemizde de görülmeye başlandı. Bu değişimler arasında artmaya devam edecek olan sıcaklıklar başta geliyor. İklim değişikliği dolayısıyla Türkiye genelinde kuraklık ve ortalama sıcaklıkların 2099 yılına kadar artmaya devam etmesi bekleniyor” dedi.

Dünyadaki yaşamın mevcut haliyle korunması için atmosferdeki karbondioksit gazının yoğunluğunun belli bir oranı geçmemesi gerektiğine dikkati çeken Birpınar, “Emisyonların yıllık artışı yaklaşık 50 milyar ton. İnsanoğlu bu şekilde devam ederse 2030 yılında 2 derecelik sıcaklık artışına ulaşacak, yüzyıl sonuna kadar da 4 ila 6 derecelik bir ısınma ile karşı karşıya kalacak. Bu da geri dönüşü olmayan bir yola girilmesi demek.” diye konuştu.

Çin’in yıllık emisyonlarının 11,7 milyar ton, ABD’nin ise 6,2 milyar ton olduğunu dile getiren Birpınar ayrıca şunları da söyledi:

“Nisan ayında yayınlanan ulusal envanterimize göre, 2016 yılında ülkemizin emisyonları ise 496 milyon ton. Tarihsel emisyonlara baktığımızda ise ABD yüzde 28, AB yüzde 23, Rusya yüzde 11, Çin yüzde 9 iklim değişikliğinden sorumluyken, ülkemizin tarihsel sorumluluğu sadece yüzde 0,7.”

Birpınar, bu kapsamda, Türkiye’de ender görüldüğü düşünülen hortum, yıldırım gibi afetlerin de en az sel, şiddetli rüzgâr, dolu, heyelan ve don kadar öncelikli olduğu sonucunun ortaya çıktığını aktardı (Haberler.com).

WWF (Dünya Yaban Hayatı Vakfı) 

WWF-Türkiye’nin gerçekleştirdiği Türkiye’nin Yarınları Projesi Sonuç Raporu’nda “Ülkemizin de içerisinde yer aldığı Akdeniz Havzası, küresel iklim değişikliğine karşı yerkürenin en hassas bölgelerinden birisidir. Akdeniz Havzası’nda gerçekleşecek 2°C’lik bir sıcaklık artışı, beklenmeyen hava olayları, sıcak hava dalgaları, orman yangınlarının sayısında ve etkisinde artış, kuraklık ve bunlar dolayısıyla biyolojik çeşitlilik kaybı, turizm gelirlerinde azalma, tarımsal verim kaybı ve en önemlisi kuraklık olarak etkilerini hissettirecektir.” denmektedir.

Bu Projenin Sonuç Raporu’na göre iklim değişikliğinin başlıca etkileri şöyle olacak:

  • Sıcaklık artışı 2030’lu yılların sonuna kadar sınırlı kalacak, bu dönemden sonra hızlı bir artış gözlenecek,
  • Mevsim ve bölge farklılıkları göstermekle beraber sıcaklık artışının kış mevsiminde 4°C, yazın ise 6°C civarına ulaşacak (1960-1990 döneminde göre),
  • Kış yağışlarında Türkiye’nin genelinde azalma görülürken bir tek Kuzey Anadolu’nun doğu yarısında yağışlarda artış görülecek.

 İklim değişikliği çerçeve sözleşmesi

1980’li yıllarda, insan etkinlikleri sonucu oluşan sera gazı emisyonlarının küresel iklim değişikliği ile ilişkilendirilmesine yönelik bilimsel kanıtlar, kamuoyunun endişelerinin artmasına yol açmıştır. Hükümetler bu problemle ilgili endişeleri göz önünde bulundurarak, küresel bir anlaşma için acil tavır alınmasını sağlayacak bir dizi uluslararası konferans düzenlemiştir. Bu çabaların sonucunda, 1990 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi için Hükümetlerarası Müzakere Komitesi’nin (INC) oluşturulmasını kararlaştırmıştır. INC, Sözleşme’nin taslağını hazırlayarak 9 Mayıs 1992 tarihinde New York’taki Birleşmiş Milletler Merkezi’nde kabul etti. Sözleşme 1992’de Rio de Janeiro’daki Dünya Zirvesi sırasında imzaya açıldı. Burada, Avrupa Topluluğu da dâhil olmak üzere 154 ülkenin devlet başkanları ve diğer üst düzey temsilcileri tarafından imzalandı ve 21 Mart 1994 tarihinde yürürlüğe girdi. 2002 yılı Haziran ayı itibarı ile 185 ülke Sözleşme’yi imzalayarak veya Sözleşme’ye katılarak, kendilerini Sözleşme’nin yükümlülüklerine karşı sorumlu hale getirdiler.

Taraflar Konferansı (COP) – Sözleşme’nin en yetkili organı – ilk oturumunu 1995 yılının başlarında Berlin’de gerçekleştirdi. 1997 yılı Aralık ayında gerçekleştirilen Taraflar Konferansı’nın üçüncü oturumunda, 2008-2012 döneminin sonunda gelişmiş ülkelerin sera gazı emisyonlarının toplam %5 oranında azaltılmasını öngören Kyoto Protokolü kabul edildi.

Sözleşme’nin ve Taraflar Konferansı’nın benimseyebileceği herhangi bir ilgili yasal belgenin nihai amacı, Sözleşme’nin ilgili hükümlerine göre, atmosferdeki sera gazı birikimlerini, iklim sistemi üzerindeki tehlikeli insan kaynaklı etkiyi önleyecek bir düzeyde durdurmayı başarmaktır. Böyle bir düzeye, ekosistemin iklim değişikliğine doğal bir şekilde uyum sağlamasına, gıda üretiminin zarar görmeyeceği ve ekonomik kalkınmanın sürdürülebilir şekilde devamına izin verecek bir zaman dâhilinde ulaşılmalıdır (İklim Değişikliği).

İklim değişikliği hakkında

Avrupa Çevre Ajansı (2016), “İklim Değişikliği Hakkında”  başlıklı yazısında aşağıdaki çarpıcı ifadelere yer vermektedir:

“İklim değişikliği en büyük çevresel, sosyal ve ekonomik tehditlerden birini teşkil etmektedir. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC), iklim sistemi kesin olarak ısınmaktadır, demektedir. Gözlemler, küresel ortalama hava ve okyanus sıcaklıklarının arttığını, kar ve buz erimelerinin yayıldığını ve küresel ortalama deniz seviyesinin yükseldiğini göstermektedir. Isınmanın çoğunun insan faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı emisyonlarına atfedilebilmesi son derece olasıdır.

İklim değişikliği şu ana dek görülmüş en büyük ve geniş kapsamlı pazar başarısızlığını temsil etmektedir.

Son 150 yılda, ortalama sıcaklık dünyada neredeyse 0,8 ºC ve Avrupa’da da yaklaşık 1 ºC artmıştır. Son on iki yılın on biri (1995-2006) küresel yüzey sıcaklığının (1850’den beri) araçsal kaydına geçen en sıcak on iki yıl arasında bulunmaktadır. Emisyonları sınırlandıracak küresel eylemde bulunulmazsa, IPCC 2100’e kadar küresel sıcaklıkların 1,8 ºC ila 4,0 ºC kadar daha ısınabileceğini beklemektedir. Bu, sanayi öncesi zamanlardan beri kaydedilen sıcaklık artışının 2 °C’yi aşacağı anlamına gelmektedir. Bu eşiğin ötesinde geri dönüşü olmayan ve olasılıkla felaket niteliğinde değişiklikler meydana gelme ihtimali çok daha artmaktadır.

İklim değişikliğinin etkileri şimdiden gözlenmekte olup, gelecekte daha da belirgin hale gelecekleri tahmin edilmektedir. Sıcak dalgaları, kuraklık ve seller gibi olağanüstü hava olaylarının daha sık ve yoğun olarak yaşanması beklenmektedir. Avrupa’da en büyük sıcaklık artışları güney Avrupa ve Kuzey Kutup bölgesinde meydana gelmiştir. Yağışlar güney Avrupa’da azalmakta, kuzey/kuzey-batıda artmaktadır. Bu da doğal ekosistemler, insan sağlığı ve su kaynakları üzerinde bir takım etkilere yol açmaktadır. Ormancılık, tarım, turizm ve inşaat gibi ekonomik sektörler genellikle istenmeyen etkilerden muzdarip olacaktır. Kuzey Avrupa’daki tarım sektörü sınırlı bir sıcaklık artışından faydalanabilir.

İklim değişikliğinin önüne geçmek için, küresel sera gazı emisyonlarının önemli oranda azaltılması gerekmektedir ve bu amaçla politikalar uygulamaya konmuştur.

Emisyonların azaltılmasına yönelik politikalar ve çabalar etkili olsa dahi, bir miktar iklim değişikliği kaçınılmazdır. Dolayısıyla Avrupa’da ve özellikle de Avrupa’nın ötesinde iklim değişikliğinin etkilerine adapte olmayı sağlayacak stratejiler ve eylemler geliştirmemiz gerektirmektedir zira en az gelişmiş ülkeler, adapte olmak için en az mali ve teknik kapasiteye sahip olduğundan, en korunmasız ülkeler arasında yer almaktadır.”

Ulusal iklim değişikliği stratejisi

Türkiye, iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılmasına yönelik küresel çabalara kendi özel şartları ve imkânları çerçevesinde katkıda bulunmak maksadıyla “Ulusal İklim Değişikliği Stratejisi”ni hazırlamıştır. Strateji, bir yıl gibi kısa vadede hayata geçirilmeye başlanacak amaçların yanında bir-üç yıllık dönem içerisinde gerçekleşmesi ya da başlaması öngörülen orta vadeli amaçları ve süresi on yıla yayılan uzun vadeli amaçları kapsamaktadır. 2010 – 2020 döneminde iklim değişikliği ile mücadele yönünde yapılacaklara rehberlik edecek Strateji, ulusal ya da uluslararası gelişmeler ışığında ihtiyaç duyulması halinde güncellenecektir (Türkiye İklim Değişikliği Stratejisi ).

Algedik (2013) tarafından hazırlanan değerlendirme raporunda; 2010 tarihli ve Yüksek Planlama Kurulu onaylı Ulusal İklim Değişikliği Strateji Belgesi gibi resmi bir taahhüt belgesi niteliğine de sahip olmadığını iddia etmektedir.

İklim değişikliği ulusal eylem planı

2011 yılında yayımlanan İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı’nda, Türkiye’de yıllık ortalama sıcaklığın gelecek yıllarda 2,5°-4°C artacağını, artışın Ege ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde 4°C’yi, iç bölgelerde ise 5˚C’yi bulacağını öngörürken, Türkiye’nin yakın gelecekte daha sıcak, daha kurak ve yağışlar açısından daha belirsiz bir iklim yapısına sahip olacağını ortaya koyuyor.

Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda bir eylem planı hazırlaması fikri, 2000 yılına uzanmaktadır. 2001-2005 yıllarını kapsayan 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı hazırlığı için DPT bünyesinde kurulan İklim Değişikliği Özel İhtisas Komisyonu tarafından hazırlanan raporda, iklim değişikliği ile ilgili olarak “Ulusal Program ve Eylem Planının hazırlanması ve kabulü” tavsiye edildi. 2007 yılında Bali’de gerçekleşen İklim Değişikliği 13. Taraflar Konferansı’nda, ülkelerden ulusal programlara uygun azaltım faaliyetlerini (Nationally Appropriate Mitigation Actions /NAMAs) hazırlamaları, 2009 yılında ise Sekreterya’ya iletmeleri istendi.

İklim Değişikliği Eylem Planı, Türkiye’nin özellikle su kaynaklarının azalması, orman yangınları, kuraklık ve çölleşme, bunlara bağlı ekolojik bozulmalar gibi olumsuz etkilerden önemli ölçüde etkileneceğini öngörüyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından Temmuz 2011’de sonuçlanarak paylaşılan İklim Değişikliği Ulusal Eylem Planı İDEP)- (2011-2023)’in bir değerlendirmesi “İklim Değişikliği Eylem Planı Değerlendirme Raporu” ile (Algedik, 2013) yapılmıştır. Bu Değerlendirme Raporu’nda; “Haziran 2013 tarihine kadar geçen sürede, İDEP’te belirlenen eylemlerin gerçekleşmesi izlenmeye ve değerlendirilmeye çalışıldı. Türkiye, 2000 yılına dayanan bu çalışmalara ve Bali Taraflar Konferansı kararlarına rağmen, doğrudan NAMA hazırlamak ve bu çerçevede sayısal azaltım hedefi içeren bir rapor yerine, 2009 yılında çok daha zayıf bir adım olan İklim Değişikliği Eylem Planı hazırlamak için adım attı.” denilmektedir.

Adı geçen raporda; “Türkiye ise bu süreçte, karbon yoğun büyüme politikaları neticesinde seragazı salımlarını arttırdı. 2011 yılındaki, seragazı salımları, 1990 yılına kıyasla % 124,2 artış gösterdi. Böylece, 5,65 ton CO2eşdeğeri kişi başı salıma ulaşarak bilimin hedef koyduğu 2 tondan daha da uzaklaştı. Türkiye’nin bir yandan hiçbir seragazı salım azaltım ya da sınırlama hedefi almaması, bir yanda da kömür, doğalgaz ve petrol kullanımını arttıran yatırımlarına hızla devam etmesi geleceğin geçmişten daha kötü olacağının bir habercisidir.

Sayısal hedefler içermeyen İDEP’in yapısı, iklim değişikliğine karşı savaşım konusunda, sorunun ciddiyetine oranla oldukça yetersizdir kalmaktadır.

İDEP’de yer verilen ve 2012 ve 2013 yılına kadar bitmesi hedef olarak konulan toplam 86 eylem ve süreç değerlendirildiğinde, aşağıdaki sonuçlar elde edilmiştir:

  • İDEP, eylem ve ilerleme açısından şeffaflık ve kamuya açıklık özelliğine sahip olmayıp, süreci katılımcılığa kapalı olarak sürmektedir.
  • Eylemlerin bir kısmı, zaten İDEP’den önceki mevzuat ya da uygulamalar neticesinde yapılmış olması gereken işleri kapsamaktadır.
  • Bazı eylemlerin, zaten mevcut yapılmış işler olduğu, üstelik İDEP’den önce tamamlanmış olduğu görülmektedir.
  • İklim değişikliği açısından tehlikeli fosil yakıtların kullanımı ile ilgili eylemlerin İDEP’te yer aldığı, bazı eylemlerin ise asıl eylemi geciktirecek nitelikte olduğu görülmektedir.
  • Seragazı salım azaltımı eylemlerinde nitelikleri ne olursa olsun, sorun alanı ile çözüm arasında bir ilişki kurulamamaktadır. Tablodan da görüleceği üzere, 1990 yılına göre aşırı salım artışı gösteren sektörler için öngörülmüş olan eylemler neredeyse yok denecek kadar azdır.

Atık sektöründe 1990 yılından 2011 yılına kadar gerçekleşen %272 oranındaki salım artışına rağmen, bu sektör için hiç bir eylem öngörülmezken, sanayi sektöründeki %264’lük salım artışına rağmen, bu sektör için sadece iki eylem planlanmıştır. ” şeklinde ciddi eleştiriler getirilmektedir.

Dünya ve Türkiye için tehditler ve riskler

Dünyada artan enerji fiyatları ve ekonomik zorluklar göz önüne alınarak Türkiye’de yerli kömür ve linyit kaynaklarının maksimum ölçüde kullanılması stratejisi ve buna bağlı teşvik ve desteklerle fosil yakıttan elektrik ürettirilmesi; ülkenin iklim değişikliği ile ilgili ulusal düzenlemeleri ve uluslararası taahhütleriyle ciddi çelişki göstermekte olduğu gibi; kamuoyunda ve bilim dünyasında ciddi endişeler yaratmaktadır. İnsan ve çevre sağlığı riskleri göz ardı edilerek; olayı reel ekonominin gereği gibi gören anlayışın maalesef belli bir süre daha varlığını devam ettireceği görülmektedir.

Bazı iklim model kestirimlerinin, 2050 yılına kadar iklim değişikliği nedeniyle 50-100 milyon insanın daha açlık riskiyle karşılaşabileceğini gösterdiği; Gelişmekte Olan Ülkelerin hem CO2 gübrelemesi koşullarında hem de CO2 gübrelemesi olmaksızın, tarımsal üretimde en yüksek azalma potansiyeli ile iklim değişikliğinden en fazla etkilenecekleri Türkeş (2016) tarafından iddia edilmiştir.

Habertürk yazarı Ayşe Özek Karasu “İklim değişikliğine karşı ilk iş: Et Yemeyeceksin” başlıklı yazısında; “8 Ekim’de BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPPC) sadece hükümetlere değil, gezegeni diğer canlılarla paylaşan biz sıradan insanlara da görev biçerek bugüne kadarki en sert uyarıyı gönderen raporunu yayınlandı: Dünyayı küresel ısınmayla daha fazla sel, kuraklık, yoksulluk ve kitlesel açlığa sürüklememek için sadece 12 yılımız kalmıştı. Küresel ısınmayı 1,5 dereceyle sınırlayacak şekilde hemen eyleme geçmezsek 2030’dan sonra gezegeni görülmemiş felaketlerden kurtarmak için yapacak hiçbir şey kalmayacaktı.” demektedir.

Karasu (2018) yazısında şöyle devam etmektedir; “8 Ekim günü, Nobel Ekonomi Ödülü alan ABD’li ekonomist William Nordhaus “iklim değişikliği ekonomisinin babası” olarak tanınıyor. Ekonomi ile iklim arasındaki etkileşimi gösteren sayısal modeli ilk ortaya koyan kişi. İklim politikalarının sonuçlarıyla ilgili tahminlerde kullanılan bu modeli geliştiren Nordhaus’a göre sera gazlarının neden olduğu iklim değişikliğine karşı en etkin çözüm, bütün ülkelerin karbon vergisi uyguladığı bir global sistem oluşturmak. Küresel ısınmaya karşı karbon ayak izimizi sınırlandırmak, yani sera gazlarının emisyon hacmini daraltmak için insanoğluna düşen ilk görev et, süt ve süt ürünlerini tüketmemek, ya da en azından tüketimi azaltmak.  Atmosfere metan gazı salınımı azaltılmadan küresel ısınmayı sınırlandırma hedefi tutturulamaz! Göstergeler ürkütücü. Büyükbaş hayvanların saldığı, sera etkisi yaratan metan gazı tahminlerin yüzde 11 kadar üstünde. Sera gazlarının yüzde 16’sını oluşturuyor ve karbondioksitten çok daha güçlü. Bilim insanlarının hesabına göre önümüzdeki 100 yıllık periyodda metan gazının küresel ısınmaya etki potansiyeli karbondioksitin tam 28 katı.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) raporuna göre Paris İklim Anlaşması’nın öngördüğü “küresel ısınmanın 1,5-2 dereceyle sınırlandırılması” hedefinde acil ve daha önce hiç gündeme gelmemiş değişiklikler gerekiyor. 1,5 derecenin üzerinde yarım derecelik artış kuraklık, sel, aşırı sıcak ve yüz milyonlarca insanın yoksullaşması riskini kat kat artıracak. 6 bin ayrı çalışmayı referans alan ve yılsonunda Polonya’da toplanacak İklim Zirvesi’ne sunulacak rapor diyor ki, 2 derecelik artış olursa;

  • Bu yaz kuzey yarıkürede görülen aşırı sıcaklar daha şiddetli ve rutin olacak, sıcağa bağlı ölümler ve orman yangınları artacak.
  • Yarım derecelik ekstra sıcaklık halinde 2100 yılında deniz seviyesi 10 cm daha yükselecek, 10 milyon insan bundan etkilenecek. Buzulların erimesiyle birlikte ilerki yüzyıllarda etkilenen nüfus daha da büyüyecek.
  • Küresel ısınma 2 dereceyi bulursa; 2100 yılında deniz seviyesi 10 cm yükselecek, 10 milyon insan etkilenecek.
  • 2 derecenin doğadaki etkisi daha büyük olacak; polenlerin yayılmasında hayati önem taşıyan böceklerin yaşam alanı yarı yarıya azalacak.
  • Antarktika’da buzların erimesiyle kutup ayıları, fok ve deniz kuşları habitatlarını kaybedecek.
  • Mercan kayalıkları yok olacak. Oysa 1, 5 derece artışta mevcut ekosistemlerinin yüzde 10-30’u korunabilir.
  • 1,5 derecede özellikle sahra altı Afrika, Güney Doğu Asya ile Güney ve Orta Amerika’da mısır, pirinç ve buğday hasadında düşüş sınırlı olacak.
  • 1,5 derecede küresel ısınma nedeniyle su sıkıntısı yaşayacak insanların oranı yüzde 50 daha az olacak.”

Sonuç ve öneriler

İster küresel isterse bölgesel ölçekte olsun, iklim değişikliği, ekstrem (aşırı) hava ve iklim olaylarının sıklığında, şiddetinde, alansal dağılışında, uzunluğunda ve zamanlamasında da önemli değişikliklerin gerçekleşmesine neden olmaktadır. Dünyanın birçok bölgesinde ve Türkiye’deki şiddetli yağış olaylarında (aşırı yüksek ve aşırı düşük yağışlar, vb.) da artışlar gözlenmiştir (Türkeş, 2012).

1980’li yıllarda başlayan ardışık sıcak yıllar ve son yıllardaki rekor yüksek sıcaklıklar, küresel ısınmanın beklendiği ve öngörüldüğü biçimde sürdüğünü; küresel ısınmayı önlemek için alınması gereken ulusal, bölgesel ve küresel önlemlerin ve politikaların hiç gecikmeksizin uygulanması gerektiği göstermektedir. Hükümetler ve karar organları, insan kaynaklı sera gazı salımlarının oluşturduğu tehlikeler için ivedi ve köklü önlemler almak gibi önemli bir görevle karşı karşıyadır. Bu önlemlerin başında, çeşitli insan etkinlikleri sonucu atmosfere salınan sera gazı salımlarının kontrol edilmesi ve fazla zaman yitirmeksizin belirli bir düzeyin altında tutulması gelmektedir. İklim sistemindeki zaman ölçeklerinin çok uzun süreli olması yüzünden, iklimdeki değişikliklerin oluşturduğu çevresel bozulmalar ve değişiklikler kısa zamanda giderilemez. Bugün alınması gerekli olan kararların 10-20 yıl sonraya bırakılması, atmosfere kısa bir sürede verilen sera gazı salımlarını gelecekte belirli bir düzeye indirebilmek için daha fazla azaltmak gerekeceğinden, gelecekteki olası politika seçeneklerini sınırlandırır. Sera gazı salımlarını en aza indirecek önlemlerin geciktirilmesi, ülkeleri ve dünyayı gelecekte iklim değişikliğinin olumsuz etkileriyle savaşımda hazırlıksız ve zayıf bırakır.

Türkiye Çevre politikasının ana hedefi, sürdürülebilir kalkınma ile birlikte çevrenin korunması ve geliştirilmesi olarak belirlenmiştir. Bu politikanın ana ilkesi, doğal kaynakların yönetimi, insan sağlığı ve doğal dengenin korunması şartıyla sürdürülebilir bir kalkınmanın sağlanması ve gelecek nesillere yaşanabilir doğal fiziksel ve sosyal bir çevrenin bırakılmasıdır. İklim değişikliği, Türkiye’nin kalkınma planlarında da ilk kez yer alacaktır  (Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı İklim Değişikliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu, 2000).

Küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliğinin önlenebilmesi ise ancak, nihai amacı “Atmosferdeki sera gazı birikimlerini, insanın iklim sistemi üzerindeki tehlikeli etkilerini önleyecek bir düzeyde durdurmak” olan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nden ve onun Kyoto Protokolü’nden kaynaklanan yükümlülüklerin etkin, gerçekçi ve adil bir biçimde yürütülmesi ile olası olacaktır (Türkeş ve ark., 2000).

Seragazı salım azaltım hedefi almayan Türkiye, mevcut karbon yoğun büyüme modelini hızla hayata geçirmektedir. Bu nedenle, iklim değişikliği rejiminde bir çok ülkenin dikkate aldığı adımları atmada isteksiz davranmaktadır. 2000 yılında dillendirilen eylem planı hazırlama fikri 2011’de gerçekleşmesine rağmen, iklim değişikliğine karşı savaşım için değil, mevcut büyüme politikalarının devamı olduğunun bir ifadesi olarak yayınlandığı, süreçte de katılımcı ve şeffaf olmadığı görülmektedir (Algedik 2013).

Kaynaklar:

Algedik, Ö. (2013). İklim Değişikliği Eylem Planı Değerlendirme Raporu. Tüketici ve İklimi Koruma Derneği/Tüvikder adına.

Avrupa Çevre Ajansı (2016). İklim Değişikliği Hakkında. URL1: https://www.eea.europa.eu/tr

Haner, J. (2018).  İklim Değişikliği Hakkında Bilmeniz Gerekenler. New York Times/Redux.

URL 2: http://www.nationalgeographic.com.tr/makale/nisan_2017/iklim-degisikligi-hakkinda-bilmeniz-gerekenler-/3887.

Karasu, A. Ö. 2018). İklim değişikliğine karşı ilk iş: Et Yemeyeceksin. URL3: https://www.haberturk.com/iklim-degisikligine-karsi-ilk-is-et-yemeyeceksin-2173687

Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı İklim Değişikliği Özel İhtisas Komisyonu Raporu. Ankara, 2000.

Türkeş, M., Sümer, U. M. ve Çetiner, G. (2000). Küresel İklim Değişikliği ve Olası Etkileri’, Çevre Bakanlığı, Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Seminer Notları (13 Nisan 2000, İstanbul Sanayi Odası), 7-24, ÇKÖK Gn. Md., Ankara.

Türkeş, M. (2012). Türkiye’de Gözlenen ve Öngörülen İklim Değişikliği, Kuraklık ve Çölleşme. Ankara Üniversitesi Çevrebilimleri Dergisi 4 (2), 1-32 (2012).

Türkeş, M. (2016). İklim Değişikliğinin Gıda ve Tarıma Etkileri. Dünya Gıda Günü 2016 Sempozyumu “Küresel İklim Değişikliği ve Gıda Güvencesi”.

Türkiye Gıda ve İçecek Dernekleri Federasyonu (2017). Türkiye’de İklim Değişikliği ve Tarımda Sürdürülebilirlik. URL 4: http://www.tgdf.org.tr/wp-content/uploads/2017/10/iklim-degisikligi-rapor-elma.compressed.pdf

Türkiye İklim Değişikliği Stratejisi 2010-2020.                                                                                                            URL 5:http://iklim.cob.gov.tr/iklim/Files/Stratejiler/strateji%20kitapcik_turkce_pdf.pdf

WWF Küresel İklim Değişikliği ve Türkiye.

URL 5: https://www.wwf.org.tr/ne_yapiyoruz/iklim_degisikligi_ve_enerji/iklim_degisikligi/

Haberler.com (2018). URL 5: https://fotogaleri.haberler.com/korkutan-kiyamet-senaryosu-2099-yilina-kadar/

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları