Kuzey ve Güney Azerbaycan’da milletleşme meselesi: Yol ayrımı – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______19.03.2020_______

Kuzey ve Güney Azerbaycan’da milletleşme meselesi: Yol ayrımı

Nesib Nesibli

Avrupa tarihinde millet-devlet oluşumunun ikinci aşaması, 19. yy.da gerçekleşti. İlk aşamada siyasi milletler kavramı karakteristikti. İkinci aşamada ise milletleşme sürecinin temelinde kültür milletleri kavramı yatıyordu. Milletleşme, Avrupa’nın merkezine ve güneyine doğru ilerledi. Aslında 19. yy. milliyetçilik asrı oldu. 1830’da Yunanistan’da, 1831’de Belçika’da, 1861’de İtalya’da, 1871’de Almanya’da, 1878’de Romanya’da, Sırbistan ve Karadağ’da millî devletler kuruldu. Uzun bir geçmişi olan küçük devletler dev millet-devletlerde birleşti. İtalya ve Alman Reich’i bütünleşmekte olan milletin ayrı ayrı parçalarının birleştirilmesinin klasik örnekleri oldu.1

İtalya yarımadasındaki küçük miras mülkiyetleri ve devletleri tek devlet çatısı altında birleştirmek, milliyetçilerin uzun zaman hayal ettikleri bir fikirdi. Ancak bu hayale erişme yolları konusunda fikir ayrılığı bulunmaktaydı. Viyana Kongresi’nden (1815) sonra milliyetçi duygulara “romantik cumhuriyetçiler” öncülük etti. İtalya genelinde gizli cemiyetler kurarak, İtalya’nın birleşmesini (Risorgimento) Tanrı ve insanlık için kutsal bir görev ilan ettiler. Birleşme hareketinin Guiseppe Mazzini ve Guiseppe Garibaldi gibi ünlü kahramanlarına rağmen yeni İtalya’nın mimarı, Piyemonte ve Sardinya başbakanı olan pragmatik Camillo di Cavour (1810-1861) oldu. Yarımadadaki en güçlü ve en bağımsız devletin başbakanı olan bu devlet adamı, Machiavelli tarzı stratejisini,  askeri güç ve gizli diplomasiyi birleştirerek İtalya’nın anayasal monarşi altında birleşmesi hareketine öncülük etti. Cavour, yarımadayı egemenliği altında tutan Avusturya İmparatoluğu’na karşı onun kıta Avrupa’sındaki esas rakibi Fransa’nın yardımını sağlayabildi (karşılığında Nice ve Savoie’den taviz verildi). Temelini attığı Millyetçiler Cemiyeti, Cavour’un birleştirici stratejisinde önemli rol oynadı. 1861’de, yarımadadaki küçük devletlerin çoğunu kendine tabi etmiş olan Piyemonte kralı, tüm İtalya’nın anayasal hükümdarı ilan edildi. Ancak İtalya, gönüllü birleşmeden ziyade başarılı savaşlarla bir devlete katılmış olan tek devletti. Ülkenin kuzeyi ile güneyi arasındaki farklılıkları, tek millet inşası alanında yapılacak işleri dikkate alan Piyemonte’nin eski başbakanı ve yazar Massimo d’Azeglio tarihî bir beyanatta bulunmuştur: “İtalya’yı yarattık, şimdi de İtalyanları yaratmalıyız.”2

Almanya’nın birleşmesi ise en güçlü Alman toprağı Prusya ve Prusya’nın başbakanı Otto von Bismarck’ın adıyla yakından ilgilidir. Bismarck da, meslektaşı Cavour gibi pragmatikliği ile seçilmiş, kendisinin formüle ettiği ve asla sapmadığı Realpolitik’i (savaş ve diplomasi) kullanarak, Almanya’yı birleştirmeyi başardı. 1871 yılının başlarında, birleşik Almanya İmparatorluğu’nun kurulması, yenilgiye uğramış olan Fransa’nın başkenti Paris’te ilan edildi.3 Büyük filozof Georg Wilhelm Friedrich Hegel’e göre bu, Alman halkının “tarih öncesi evreyi” geçerek “gerçek kaderini millet-devlette bulduğu an” idi.4

19.yy. Avrupa tarihinde ayrıca devrimler ve sanayileşme devri olarak anılmaktaydı. 1848 yılında kıtayı devrimler sardı. Bu devrimler çeşitli nedenlere bağlıydı, ancak devrimleri yaratan koşullar hemen hemen her yerde aynıydı: Açlık, ekonomik çöküntü, kitlesel işsizlik, zaten zayıf olan sosyal güvenlik sisteminin çöküşü, kentsel yaşam şartlarının kötüye gitmesi, zanaatkârlar ve işçiler arasındaki hayal kırıklığı ve umutsuzluğun artması. Değişimi isteyen esas sosyal güç, orta sınıfı temsil eden liberallerdi. Onlar sivil özgürlüklerin genişletilmesi, temsili hükümet ve serbest ekonomi fikrini yayıyor, hedeflerine barışçıl yolla ulaşma arzusuna rağmen, hükümete baskı yapmak için işçi sınıfına başvuruyorlardı. İşçiler liberal siyasi reformlarla daha az ilgileniyordu. Onlar daha çok iyi iş ve ekonomik şartlar talep ediyordu. Bu hedefe ulaşmak için ayaklanma eğilimindeydiler. Fransa dışında her yerde milliyetçiler bu ayaklanmalara katıldı. 1848 devrimleri Avrupa’yı sarstı ve şu bir gerçek ki tarihin hiçbir devrinde, bir yıllık bir süre zarfında, Avrupa’da bu kadar çok sayıda ayaklanma yaşanmamıştı. Ancak teşkilatlanmadaki eksikler ve dağınıklık nedeniyle, bütün bu ayaklanmaların tümü bastırıldı. Milliyetçi gruplar birbirine girdi, hedeflerdeki farklılıklar kısa bir zaman içerisinde orta sınıf devrimcileriyle işçi sınıfını temsil edenleri böldü. 1848 devrimleri başarısızlıkla sonuçlandı. 185 0’li yıllarda tüm Avrupa’da muhafazakâr rejimler ortaya çıktı. Yaklaşık 25 yıl içinde 19. yy. liberallerinin ve milliyetçilerinin istekleri gerçekleşti.5

Bu dönemde, Avrupa ve Kuzey Amerika’da ikinci sanayi devrimi gerçekleşti. İlk sanayi devrimi (1700’li yıllardan başlayarak) tekstil, demir ve buhar enerjisi kullanımına dayanıyordu. İkinci devrimde ise çelik, kimyasal ürünler, elektrik ve petrol üretimindeki sıçrama milli servetin birkaç kez artışını sağladı. 1850-73 yıllarında sanayi ve tarımda büyük bir patlama yaşandı. Demiryolları, telgraf, ateşli silahlar, buhar-hareket gücü, zırhlı savaş gemileri vs. askeri alanda derin bir değişime neden oldu. Yeni bir girişimci burjuva sınıfı doğdu. Önceki yüzyıllarda üstünlük kazanan Avrupa, 19. yy.da artık dünya ekonomisine ve siyasetine tam olarak hâkim bir duruma yükseldi. 1870 yılından sonra sömürgecilik artık emperyalizm şeklini aldı.

Zenginlik ve güç, tek başına modern millet-devletlerin başarısı için bir garanti olamazdı. Millet-devletin refahı için, sıradan vatandaşların ortak hedefe bağlılık duygusunu geliştirmesi gerekiyordu ve o dönemde millî kimlik bilinci çoğu Avrupa ülkesinde eşi görülmemiş bir şekilde yükseldi. Verimlilik ve zenginlik arttıkça, hükümetler kentsel çevreyi geliştirmeye, halk sağlığına dikkat etmeye, millî duyguları besleyip desteklemeye başladı. Orta okuldan opera sanatına kültürel gelişmeyi destekleyen devlet, ortak bilgi birikimine, hatta ortak siyasi inançların oluşmasına yardımcı oldu. Bismarck ve III. Napolyon gibi liderler, daha kaliteli yaşamın, devrimci dürtüleri yatıştırdığına, sosyal yaşama düzen getirdiğine, devletin gücünü artırdığına, böylece liberal siyasetçileri oyun dışı bıraktığına inanmaktaydı.

Yukarıda belirtilen özellikler, sadece Batı ve Orta Avrupa, aynı zamanda Kuzey Amerika’ya özgü idi. Dünyanın diğer bölgelerinde bu değişim ve gelişim yaşanmamıştı. 19. yy.da, başta Osmanlı İmparatorluğu olmak üzere İslam dünyasının örneğinde bu durum açıkça görünmektedir.

Avrupa’daki Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağlarını kaçıran Osmanlı İmparatorluğu, inatla gerilemeye devam ederek, zamanla Avrupa’nın sömürgesi haline gelme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Prof. Oral Sander, 19. yy. Osmanlı İmparatorluğu ile Batı ve Orta Avrupa’yı farklılaştıran yedi noktaya dikkat çekmektedir. Bunlar geri kalmışlığın nedenleri olmakla birlikte, önceki yüzyıllardaki sürecin mantıksal sonucu olarak da kabul edilebilir. Sander’e göre, Avrupa’nın bu dönemde en girişimci ve kurucu sınıfı olan burjuvazi “Osmanlı devletinin ekonomik yapısı içinde oluşamamıştı.”6 19. yy.ın ortalarından sonra “bunun cılız kopyası” kendini göstermiş olsa da, bu komprador sınıf, yabancı devletlerin çıkarları doğrultusunda hareket eden etnik azınlıkların temsilcilerinden (Yunan, Yahudi, Ermeni, Arap) oluşuyordu. Osmanlı yöneticileri, sanayileşmenin getirmiş olduğu olanakları geç ve kısmen kullanabildi. Ordunun modernleşmesine engel olan Yeniçeri Ocağı’nın 1826’da kaldırılmasına rağmen, Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’da hızla gelişen savaş teknolojisinin karşısına bir şey çıkaramadı. Fransız devriminden sonra, Avrupa’da yayılmış olan milliyetçi fikirler ve hareketler de etnik azınlıkları hareketlenmeye teşvik etmiş, Osmanlı hâkimiyeti bu hareketlere karşı başarılı bir alternatif geliştirememişti. Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Sırbistan ve Arnavutluk bağımsızlığına kavuşmuş; Avrupa ülkeleri bununla da yetinmeyerek Anadolu’nun içlerine yönelmişti. Merkezî hükümetin bazı yetkilerinin yerel yönetime devredilmesi, durumda herhangi bir değişikliğe yol açmamış, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa gibi yerel yöneticiler İstanbul’dan bağımsız olmaya çalışmış ve bazı yerlerde bunu başarmıştı. Devletin bazı bölgelerden vergi toplaması giderek zorlaşmıştı. Ülkenin vergi ve maliye sistemi çökmüş; Osmanlı devleti, değil borçları geri ödemek, bu borçların faizlerini ödemeye dahi gücü yetmeyerek iflasın eşiğine gelmişti. Eğitim sistemi ve bilim, dinin etkisinde kalmış, dinle devletin birbirine karışması, bu alanda çağdaşlaşmanın önünde aşılmaz bir engele dönüşmüştü. İngiltere, Rusya ve Fransa gibi büyük Avrupa devletleri, imparatorluk sınırları içinde etnik ve dini azınlıkları bağımsızlığa kışkırtmış, çeşitli mezheplerin koruyucusu görevini üstlenerek devleti içten yıkmaya çalışmışlardı.7

Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetici sınıfı, devletin savaşlarda yenilgisini, birbiri ardına topraklarını yitirdiğini görerek, durumu düzeltmek amacıyla çeşitli fikirler öne sürmüştür. Daha 17. yy.da, Koçi Bey Risalesi’nde, idari ve toplumsal reformlar zaruretini öne sürmüştür. Bir sonraki yüzyılda, Fransız taklitçiliği, ünlü Lale Devri’nde kendini göstermiştir. Lale Devri’nde bahçeler yapılmasının yanı sıra, sonunda ülkeye, üç yüz yıllık bir gecikmeyle matbaanın getirilmesi; yüzyılın sonlarında Avrupa’nın önemli siyasi merkezlerine daimi elçiler gönderilmesi de dikkat çekmektedir. Ancak 19. yüzyıldan başlayarak gerilemenin hızlanması, Osmanlı siyasi seçkinlerini sistemli reformlar yapmaya zorladı. 1839 yılında Gülhane Hatt-ı Hümayunu ile padişahın tüm tebaasına eşit haklar sağlaması, bir dizi alanda reformlar yapması vaat ediliyordu. İmparatorluğun Müslüman ve Müslüman olmayan ahalisini Osmanlıcılık ideolojisi altında toplamak suretiyle devletin varlığının korunması öngörülüyordu. Tanzimat döneminde (1839-76) gerçekten de birçok alanda reformlar yapıldı. Ancak bunlar devletin mali açıdan iflas etmesini, imparatorluk topraklarının keskin bir şekilde daralmasını önleyemedi. Sultan II. Abdülhamid’in iktidara gelmesiyle Kanun-i Esasi ilan edildi, Osmanlı parlamentosu açıldı, “Osmanlı milleti” yerine “İslam milleti” yaratarak devletin birliğini koruma girişimlerinde bulunuldu. Birçok alanda reformlar da gerçekleştirildi. Ancak bu girişim ve reformlar, dönemin talepleri ve devletin ihtiyaçlarından uzak olması nedeniyle Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşünü engelleyemedi.8

19.yy.da Türk dünyasının zayıflaması ve perişan durumda olması, sadece Osmanlı İmparatorluğu’nun tükenmesiyle kalmadı. Bu yüzyıl, Türk dünyasının diğer bölgelerine de felaket getirdi. 15. yy.ın başından itibaren genişleyip küçülerek varlığını sürdürmüş olan Doğu Türkistan’daki Türk hâkimiyeti, 19. yy.ın ikinci yarısında Çin’in artan baskılarıyla karşı karşıya kaldı. İstanbul’a yapılan çağrı üzerine buraya gönderilmiş olan silah ve askeri danışmanlar bu kötü gidişatı durduramadı. 1877’de Kaşgar Hanlığı Çin tarafından işgal edildi. Batı Türkistan’a da Ruslar hükmetti. 1783’de Hive, 1868’de Buhara hanları Rus egemenliği altına girdi, 1876’da Hokand Hanlığı ortadan kaldırıldı. Hindistan’da Türk kökenli Babürler’in hâkimiyeti yitirmesi de bu yüzyıla rastladı. 1877’de Kraliçe Victoria, resmen Hindistan’ın İmparatoriçesi ilan edildi.

Türk dünyasının diğer kısmı, Azerbaycan’ın fiili bağımsız kuzey kısmının Rusya tarafından işgal edilmesi, Azerbaycan’ın bölünmesi de 19. yy.a rastlar.

 

[1] Peter Alter, Nationalism, p. 70-73.

[2] Peter Alter, Nationalism, s. 15.

[3] Örneğin, bkz: Hagen Schulze (ed.), Nation-Building in Central Europe, German Historical Perspectives, vol III, Leamington Spa, UK: Berg Publishers, 1987.

[4] G.W.F. Hegel, Lectures on the Philosophy of World History: Introduction, Cambridge, UK: Cambridge University Press, 1973, p.134.

[5] Bkz: Donald Kagan, Steven Ozmert, Frank Turner, A. Daniel Frankforter, The Western Heritage, p. 425-449.

[6] Oral Sander, Siyasi Tarih. İlkçağlardan 1918’e, s. 213.

[7] Oral Sander, Siyasi Tarih. İlkçağlardan 1918’e, s. 213-216.

[8] Osmanlı İmparatorluğu’ndaki reformlar hakkında, örneğin, bkz: Ercümend Kuran, ‘Osmanlı İmparatorluğunda Yenileşme Hareketleri’, Türk Dünyası El Kitabı, I cilt, s. 491-503.

 

 

 

 

 

 

 

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları