24.09.2021

Millî siyaset, Atatürk ve Kıbrıs

Kıymetli fikir ve bilim adamlarımızdan rahmetli Hikmet Tanyu'nun 1974 yılında Töre dergisinde yayımlanan, Kıbrıs sorununu millî siyaset ve Atatürk üzerinden değerlendirdiği yazısını okurlarımıza sunuyoruz.


Hikmet Tanyu tarafından yazılan bu makale, 

Kasım 1974’de Töre dergisinin

42. sayısında yayımlanmıştır.

Atatürk, millî kültürümüzü çağdaş medeniyet seviyesine çıkaracağını söylerken, millî bir bilinç ve ülküyü belirtiyordu. Dış politikasında sabır, olayları önceden sezinleyen bir ileri görüş, tedbir ve millî hedeflere adım adım ulaşmak gayreti vardı. Büyük Türkiye’yi gerçekleştirmek arzusundaydı. Tam bir tarih şuuruna sahip olarak, şartları ve imkânları ve karşı güçleri ölçmesini biliyor, zaman ve fırsatları en yararlı şekilde değerlendiriyordu. Zorla, silâhtan, askerden, savunmadan mahrum bırakılan Türk Boğazlarını, Montrö Antlaşmasıyla, yeniden Türk askerine kavuşturuyordu. Türkiye o günlerde bu heyecanı yaşamıştı. O sıralarda liselerde öğrenciler her yaz millî kıyafetle en az 15 gün kamp yaparlardı. Çanakkale’ye tekrar askerî birliklerin girişi, Türkiye’de bir bayram sevinci yaratmış ve geçit törenleri düzenlenmişti. Lise öğrencisi olarak bu törenlere katılmış, şehir içinde gösteri yürüyüşleri yapmıştık.

Harp zaruri ve hayatî olmalı

Millî ruh ve millî şuuru daima canlı ve sağlam tutmak ve önce Türkiye’nin güvenliğini sağlamak onun ilk hedefi olmuştu. Türk gençliğini, kendine güvenen, milletine inanan, vatan sevgisiyle dolu bir güç olarak yüceltiyordu. “Her şeye rağmen muhakkak bir nura doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletim hakkındaki payansız muhabbetim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ziya serpmeğe ve aramağa çalışan bir gençlik gördüğümdendir.” diyordu. Daha sonraları şöyle demişti: “Ey yüksek yeni nesil! İstikbal sizsiniz. Cumhuriyeti biz tesis ettik. Onu ilâ ve idâme edecek sizsiniz.” Savaş hakkında da konuşmuştu: “Harp zarurî ve hayatî olmalı. Hakikî kanaatim şudur: Milleti harbe götürünce vicdanımızda azap duymamalıyız. Öldüreceğiz diyenlere karşı ‘öImeyeceğiz’ diye harbe girebiliriz.» dediğine göre, Kıbrıs’a Türk ordusunun hareketi gene bu anlayış içindeydi: “Türk vatanperverliğinin birinci farikası vatan müdafaası karşısında her işi bırakarak silâh altına koşmaktır.” İşte bu duyuş ve görüş içinde dış siyasette haklarımıza saygı istiyoruz ve barışçı bir dünya nizamını özlerken sözlerini şöyle tamamlıyordu: “Ancak hakkımızı, hayatımızı, memleketimizi, namusumuzu müdafaa ediyoruz ve edeceğiz.”

1935 yılında, Rus İhtilâli’nin yıldönümünden birkaç gün önce uzun bir konuşma yapan Stalin, gizli niyetini açığa vuracak bir taşkınlık göstermiş, Türkiye, İran, yakın ve Uzak Doğu memleketlerini “Rus bölgesi” diye adlandırmıştı. Moskova’daki Türk Büyük Elçisinin durumu derhal Atatürk’e bildirmesi üzerine, Ankara’da Sovyet Rusya Büyük Elçisi Karahan’a: “Moskova’daki o herife, Kolinin midir, Stalin midir, ne Allanın belâsı ise, o herife söyleyin, biz Türkler asırlarca Rusya’nın göbeğinde rakı içmiş milletiz. Gerekirse gene de içmesini biliriz.” [1] demiş, bir millî fırtına halinde kükremiş ve bütün diplomatik sırayı bir yana iterek, Rusya için, Kalinin ve Stalin için en ağır kelimelerle konuşmağa devam etmişti. Sonra kadehini kaldırarak şöyle demişti: “Bu kadehimi, Türk milletinin hayrına ve hiçbir zaman “Rus bölgesi” derekesine düşmeyecek olan istiklâlinin şerefine içiyorum.” Esasen yakın arkadaşlarıyla yaptığı özel toplantılarda, Stalin’i «Haydut» kelimesiyle belirten Atatürk 1935 yılında, nüfusu ve silâh gücüyle önemsenen bir devletin, Türkiye hakkındaki sözüne katlanmayan ve millî şuurla fırtınalaşan Atatürk, yendiği ve kovaladığı Yunan’ın – Rum’un, Türkleri katletmesine, baskı altında ezmesine, ona türlü hakaretler yağdırmasına hiç göz yumar mıydı? Yaşasaydı daha 1963 veya 1964 yıllarında Kıbrıs faciası sırasında düşmanı perişan etme ve oraya hak ve hürriyeti götürme kararını alamaz mıydı?

“Bir harstan (millî kültürden) olan insanlardan mürekkep cemiyete millet dersek milletin en kısa tarifini yapmış oluruz.” dediğine göre, aynı millî kültürdeki bütün dışta kalmış, tutsak Türkleri de aynı millet içine almış olmuyor mu? Dış Türkler konusunda ölçülü hareket etmek, onu önce şuurlu bir ülkü meselesi olarak görmek ve bu şuurlu ülküyü “müsbet ilme, ilmî usullere dayandırılmış bir hedef ve gaye” şeklinde tanıtmak istiyor ve olumlu yöntemlerle bilhassa propagandaya önem vermek gerekeceğini öne sürüyor ve bu “Hareketlerin imkân sınırları ve sıraları mutlaka hesaba katılmalıdır.” diyordu. Millî siyasetin ulaşması gereken hedefler nelerdi, nereleriydi? Atatürk sır tutmasını, sabretmesini bilen bir devlet başkanıydı. “Atatürk’e göre siyaset kavramları arasında ön plânda gelen değer, haktır. Hak, kişiler için olduğu gibi milletler için de temelli bir varlık garantisidir. Kişiler arasındaki münasebetler hakka dayanmadığı vakit, barbarlık ortalığı kasıp kavurur; devletler arasında ortak bir hak kavramı kabul edilmediği vakitte de siyasette anarşi sürer.”[2] Kıbrıs davasında, Londra ve Zürih anlaşmalarını çiğneyen Yunan – Rum, anlaşmayı ve hakları bir tarafa atmışlardı. Türklerin haklarını bir dereceye kadar güven altına almak isteyen anlaşmayı, en haksız ve vahşî, öldürücü darbelerle inkâr etmişlerdi. O zamanlar Atatürk olsaydı hiç onlara bu fırsat ve cesareti verir miydi? Hak ve kuvvet arasındaki ilişkiyi şu sözlerle belirten Atatürk, hiç bu duruma katlanabilir miydi? “Herhâlde âlemde bir hak vardır ve hak kuvvetin fevkindedir (üstündedir). Şu kadar ki milletin haklarını müdrik olup müdafaa ve muhafazası emrinde her türlü fedakârlığa müheyya olduğuna dair bir kanaat vermek lâzımdır. Siyaseti hariciyemizde herhangi bir devletin hukukuna tecavüz yoktur. Ancak hakkımızı, namusumuzu müdafaa ediyoruz ve edeceğiz. Ancak benim milletimi esir etmek isteyen bir milletin bu arzusundan sarfınazar edinceye kadar biaman düşmanıyım.”

Bir vakitler, Sovyet Rusya’nın kanlı, zalim işgalinden önce, Azerbaycan’ın istiklâli dolayısıyla, Ankara’da Cebeci’de hazırlanan büyük bir binaya, Atatürk başta olarak Büyük Millet Meclisi’ndeki bütün milletvekilleri katılmış ve böylece elli bin kişilik bir halk toplanmıştı. Dualar, tekbirler, sevinç sedaları ve sevinç gözyaşları arasında, Atatürk kendi eliyle, sefaret binasına Türk Azerbaycan’ın bayrağını çekmişti.[3] “Atatürk, Büyük Millet Meclisi’nde 24 Nisan 1920 de yaptığı konuşmada, Musul, Süleymaniye ve Kerkük bölgelerini, millî sınırlar içine aldığı gibi, Lozan konferansı sırasında 30 Ocak 1923’te İzmir’de gazetecilerle yaptığı konuşmada, “Musul vilayeti, Türkiye devletinin hududu millîsi dahilindedir. Buralarını anavatandan koparıp şuna buna hediye etmek hakkı kimseye ait olamaz.” demiştir. Türkiye’nin bütün çabalarına rağmen, Lozan Antlaşmasında Musul meselesi, Türk – İngiliz müzakerelerine bırakılmış ve bu da bir sonuç vermeyip Milletler Cemiyeti’ne havale edilmiş ve sonunda Musul bölgesi İngiltere’nin elinde kalmıştır.”[4] 1961 yılında yayınladığım, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, kitabından (Atatürk Turancı mıydı?) başlıklı bölümden iki olayı, iki fıkrayı ilgisi dolayısıyla buraya nakledeceğiz.

İkinci Hedef

Neşeli bir toplantının hayli ilerlemiş bir saatinde bir vatandaş : — Abe Paşam, diye söze başladı; ne vakittir hep merak ederiz. Millî Mücadelenin sonuna doğru : ‘Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir, ileri!..’ emrini vermiştiniz. Aradan bunca zaman geçti. Ordulara son, yahut ikinci hedefi göstermediniz. Akdeniz ilk hedef olduğuna göre ikinci hedef neresidir? Atatürk, kendisine teklifsizce ‘Abe Paşam’ deyişinden bile Rumelili olduğu anlaşılan bu vatandaşa dikkatle ve yumuşak bir tebessümle baktıktan sonra, masadan alarak kadehini kaldırdı: — Abe hemşerim, diye cevap verdi; hele şimdilik ilk hedefin şerefine içelim!..

Hatırlatalım ki, bu konuşma yapıldığı zaman Hatay henüz Anavatana kavuşmamıştı![5]

Kırk asırlık Türk Yurdu

1923 senesi Martının onbeşinci pazar günüydü. Atatürk Adana istasyonunda trenden inmiş; sağı solu dolduran halkın coşkun alkışları; “Yaşa, varol!” sesleri arasında yaya olarak şehre gidiyordu. Yan yolda karalar giyinmiş olan bir kadın kalabalığı göze çarptı sonra onların arasından ikişer levha taşıyan dört genç kız çıktı; Atatürk’ün önünde durdular. Arkalarından bir kız daha göründü ve önüne geçti. Hıçkırıklar, iniltiler ve yalvarışlarla dolu bir nutuk söylemeğe başladı. Bu genç kızın şahsında henüz esir bulunan İskenderun’la Antakya’nın Türk halkı olan bütün halkı: “Bizi de kurtar!” diye yalvarıyordu. Herkesin gözleri yaşarmıştı; hıçkırıklarını tutamayanlar vardı. Atatürk’ün de gözleri nemliydi ve başı eğilmiş gibiydi. Genç kızın nutku bitince alnı yükseldi mavi gözlerinde ve pembe yüzünde bir çelik parıltısı görüldü. Her kelimesi üzerinde kuvvetle durarak; “Kırk asırlık Türk yurdu yabancı elinde kalamaz!” dedi. On altı yıl sonra Hatay dâvasının en heyecanlı günlerinde hasta ve bitkin olmasına, mutlak istirahat tavsiyesine rağmen, Hatay’a yakın olmak için tekrar Adana’ya gitti. Dört saat ayakta durmak ve çalışmak gibi olağanüstü metanet gösterdi. Hatay kurtuldu, fakat Atatürk’ü kaybettik. İsmail Habib bu bahsi şöyle bitirir: “Hatay, Hatay! Seni kurtaran, aynı zamanda senin şehidin oldu.”[6]

Türk Kıbrıs

Kanlı ve yıpratıcı savaşlardan çıkmış Türkiye’ye önce nefes aldırmak, nüfusunu çoğaltmak, ilim ve teknik gücünü arttırmak, iktisadî hayatını güçlendirmek ve tarih şuuru başta olarak millî kültürünü yükseltmek isteyen Atatürk, elbette millî ülküye ve millî hedeflere ulaşma şuuru ve isteği içindeydi. Zamanında Türkiye’­nin sabırlı, temkinli, dikkatli ve güçlü, itibarlı bir millî siyaseti vardı. Yakın günümüzde de yeniden bir millî siyaset ve millî hedefin haklı dâvası, kahraman Türk ordusunun komutan subay, astsubay ve erlerinin süngüsüyle, kanat şimşeğiyle ve deniz kuvvetlerinin gürleyişiyle işaretlenmiştir: Türk Kıbrıs! Atatürkçülük ve Atatürk’e sadakat böylece, haklarını çiğnetmemek, Türkleri ezdirmemek, insan hak ve hürriyetini güvene almak ve Türk bayrağını zafer ve mutlulukta yüceltmekle olur, bunun yolu gerekince Allah Allah sedalarından geçer, Allahu Ekber yankısıyla göklere yükselir. Türk’ün Kıbrıs dâvası bunu belgeleyen bir olay olarak, Türk tarihinin emsalsiz sayfaları içerisinde değerli ve şerefli yerini alacaktır.

 

[1] İsmet Kür, Anılarıyla Atatürk, Kür Yay., (Gerekirse Gene de Rakımızı Rusya’ nın Göbeğinde İçeriz) Sf. 45 – 47)

[2] Âfet İnan – E.Z. Karal, Atatürk Hakkındaki Konferanslar, Dil ve Tarih – Coğrafya Fak. Yay. Ankara 1946, (Atatürk’ün Siyaset Üzerinde Düşünceleri) Sf. 37.

[3] Fahrettin Erdoğan (I. Dönem Kars M.V.) Türk Ellerinde Hatıralarım. 1954, Sf. 282.

[4] Prof. Dr. Fahir H. Armaoğlu, Atatürk’ün Dış Politikası, Cam. 12 Kasım 1964, Sf. 4.

[5] Dr. Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, Orkun Yay. Ankara 1961, Sf. 83. Niyazi Ahmet Banoğlu’nun        1954’te yayınlanan kitabından.

[6] Dr. Hikmet Tanyu, Atatürk ve Türk Milliyetçiliği, Ankara 1961. İsmail H. Sevük’ten. Sf. 84.

Yazar

Töre Dergisi

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.