Mütareke ve sürgün hatıraları serisi – 2 – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______13.11.2020_______

Mütareke ve sürgün hatıraları serisi – 2

Koğuş hayatı yeksenak ve usandırıcıdır. Sabık ayan reisi kah okur, kah oynar, kah kâğıda fal açar! Sadrazam mütemadiyen gezinir ve arasıra felsefe bahsi açar. Ahmet Ağaoğlu işgal günlerinde hapis hayatını anlatıyor.

MİSAK Editörü
Bekir Ağa Bölüğü

 

Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun “Mütareke ve Sürgün Hatıraları” kitabından alınmıştır.
Eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

Tutuklamalar

Dün Naciye Sultan’ın ve veliahtın Dolmabahçe’deki daireleri Fransız zabitlerine verildi: İşgal ordusu ev zaptı hususunda seremoni yapmıyorlar. Zabitler istedikleri evin -birkaç saat içinde- teslimini talep ediyorlar; vermeyenler hem cerime ediliyor ve hem de zorla çıkarılıyorlar. Ev sahibi evin eşyasını da terk etmekle mükelleftir!

Ben, hastalığım tamamen zail olmadığından dışarı çıkamıyorum fakat dün akşam bir miktar asker ve polis gelip geceyi bizim bahçede geçirdiler. Sebebi sorulunca işittiklerine göre eve hırsız gelecekmiş, bizi kurtarmak için gelmişler imiş! Ben anladım, lakin aileme sezdirmedim, ikinci günü bir hükümet doktoru geldi, beni muayene etti, doktor henüz odadan çıkmaklığımın tehlikeli olduğunu yazdığı halde kapalı bir araba ile aldılar ve beni Eminönü’ndeki polise götürdüler.

Polis Müdürü Miralay Halil Bey’ dir. Beni nezaketle, hürmetle karşıladı. Tevkif edilecekler hakkında yapılmış olan resmi listede ismim olmadığını ve fakat ecnebilerin beni tutmak teşebbüsünde olduklarını ve binaenaleyh devletin şerefini ve benim selametimi temin için celbedildiğimi söyledi. Bundan evvel iki defa İtilaf ve Hürriyetçiler tarafından aynı hile ve tezvir
ile tevkif edilmiş olduğumdan bu sözlere tabii hiçbir kıymet vermedim; polis müdürü bu sözleri söyledikten sonra beni terk etti ve yandaki odaya girdi. Derhal odaya bir Fransız zabiti ile bir sivil girdiler. Fransız zabiti bana hitaben:

– Siz misiniz Ağayef?
– Evet!

Zabit tahakkümane bir vaziyet alarak çirkin ve mağrur bir sesle şu sözleri söyledi:

-Umum müttefikler orduları kumandanı Ceneral Franşe Despere’nin [1] emri ile hapsediliyorsunuz.
– Fakat ne için?

Zabit keskin bir eda ile:

“İzahat verecek değilim.” dedi ve arkasını çevirerek yanındaki Ermeni sandığım adamla gitti. Beni bir polis yukarı kattaki mahpusların yanına götürdüler! Buradan Sadrazam Sait Halim Paşa’ dan başlayarak birçok İttihatçıları buldum; bunlar beni görür görmez: “Yahu nerdesin? Çoktan bekliyoruz!” diye karşıladılar. Evden bana yatacak ve yiyecek gönderdiler.

Acaba ben düşmanın mı, yoksa İtilaf ve Hürriyet hükûmetinin mi mahpusuyum!

Şimdi ben düşünüyorum: Acaba ben düşmanın mı, yoksa İtilaf ve Hürriyet hükûmetinin mi mahpusuyum! Bu ciheti anlamak için Halil Bey’ e bir mektup gönderdim ve kendisi ile görüşmek istediğimi söyledim. Beni çağırdı ve dünkü nağmeleri yine tekrarladı ve şunu ilave etti: “Emin olunuz hükûmetin size karşı fena bir niyeti yoktur. Herkes sizi tanır, ben kendim de böyle bir maksada alet olamam; zaten burada hükumete rağmen ve kendi kuvvetimle duruyorum. Vatan endişesi olmasaydı ben bu adamlarla birlikte çalışmazdım; emin olabilirsiniz, hepsi sizi kurtarmak için yapılmıştır!”

Aynı gün hapishanaye Amiral Galtrop’un [2] yanında memur olan bahriyeli bir zabit gelerek bize ecnebi taşkınlıklarının sırf Tevfik ve Ferit Paşa kabinelerinin zaafından doğmuş olduğunu söyledi ve bunu teyit için şu izahatı verdi: Mütarekenamede karaya asker çıkarılacağına ait hiçbir madde yoktur. Bundan maada mütarekenamenin aktinden sonra Amiral Galtrop Tevfik Paşa’ya şu mealde bir telgraf gönderdi: “Türklerin izzet-i nefs-i millîlerinin rencide edilemeyeceğine ve karaya asker çıkarılamayacağına ait zat-ı âlîlerine teminat vermek için hükûmetimden emir aldım.” Halbuki Fransızlar asker çıkardılar ve askerler gemiye geri gitmediler ve bu telgraf Tevfik Paşa’nın elinde iken bu hadiseyi protesto etmedi. Bu sükut üzerine İtalyanlar ve İngilizler de ister istemez asker çıkardılar. Amiral Galtrop Tevfik Paşa ile görüştüğü zaman zabitin dediğine göre
paşaya şu sözleri söylemiş: “Sizde acaba protesto edecek bir söz de mi yoktu!”

19 Mart 1919

Bekirağa Bölüğü’nde

Bugün polis müdüriyetinden Bekirağa Bölüğü’ne gönderildik. Nazırlar ile beraber bir salona yerleştirildik: Hapishane İttihatçılar ile doludur. Kumandanlardan zabitlere, nazıriardan meb’uslara, müderrislerden muharrirlere, tüccarlara kadar İttihatçılıkla meşhur olanlar buraya tıkılmışlardır.

Hapishane müdürü Ali Bey maiyetindeki zabitler çok terbiyeli ve nazik insanlardır. Bize karşı çok nazik ve hürmetkardırlar. Şikayet olunacak bir tek muamele görmedik. Bizden evvel hapishaneye Ahmet Emin ve Celal Nuri beyler de götürülmüşlerdi: Fakat matbuatın bu münasebetle çıkardığı gürültünün tesiri ile hükûmet bunları kefalete bağlayarak ve üç günlük müddet esnasında memleketi terk etmek şartıyla hapisten çıkardı: Celal Nuri Bey İtalyan pasaportu edinerek İtalya’ya gitti; Ahmet Emin Bey ise yerinden kımıldamadı.

Avrupa’ dan alınan malumattan anlaşıldığına göre galip devletler arasında nifak vardır. Diğer taraftan Ermeni ve Rum gibi milletlerin iddialarında birçok mübalağaların olduğu Avrupaca takdir olunmaya başladığı görünüyor; Araplar arasında da ittihat yoktur; Paysal Bey, bütün Arapların kendi idaresi altında olmalarını istediği halde Şükrü Ganem de “çölden gelmiş bedevilerin idaresi altında olmaktansa Türkleri tercih ederiz” diyor. Fransızlar Suriyeli Şükrü Ganem’i, İngilizler de Paysal Bey’i tutuyorlar. Taymis, Tan, Deyli Meyl gazeteleri de küçük milletlere nasihat ederek müstehzi bir lisanla hülyalara kapılmamalarını tavsiye ediyor. Buna rağmen İstanbul’ daki Ermeniler ile Rumların, Avrupa’yı bir emrivâki karşısında bulundurmak niyetinde oldukları rivayet olunuyor.

Fransızca İstanbul gazetesi benim eski makalelerimi tercüme ederek Klemanso [3] hakkında yazmış olduğum parçaları naklediyor ve bundan dolayı hapsedildiğimin haklı olduğunu yazıyor. Cevap verdim ve Fransız şairinin İngilizler hakkında yazdığım istişhat ederek harbe yeniden başlarsa yine aynı şeyleri yazmakta tereddüt etmeyeceğimi İstanbul’un yüzüne vurdum.

20 Mart 1919

İmtihan günleri

Dün Divan-ı Harb-i Örfi Reisi Fevzi Paşa istifa etti. Yerine bizim eski Molla Gürani komşumuz İmalat-ı Harbiye Müdürü Nazım Paşa tayin olundu; Fevzi Paşa koğuşumuza gelerek samimi hasbihalde bulundu. Onunla beraber İstanbul muhafızı diğer Fevzi Paşa da gelmiş ve yerine Fehmi Bey namında bir kaymakam tayin edildi.

İtilaf ve Hürriyet hükûmetinin çekilen paşalara itimadı olmadığı anlaşılıyor. Zaten bu fırkanın samimi ve gönülden bağlı bir taraftan yoktur. Kaymakam Fehmi Bey hakkında da Fethi Beyefendi hüsnü şahadette bulunuyor. Trablus’­ta vatanperverane çalışmıştır; vaktile İttihat ve Terakki’nin kahrına uğramış idi!

Süleyman Nazif Bey bugün Alemdar’da bir makale yazarak beni müdafaa ediyor! Bu zatta ne kadar yüksek hamleler vardır! Vaktiyle aramızda “Türkçülük” cereyanı etrafında geçmiş olan uzun bir kalem mücadelesinden sonra soğukluk ve hatta küskünlük hasıl olmuştu. Zaten bu müdafaa makalesine de böyle başlıyor: “Ben ondan istikrah ettiğim kadar o da benden nefret eder!” Fakat buna rağmen benim haksızlığa uğradığımı kendisine has olan samirniyet ve hararetle izah ediyor ve tahliyeınİ talep ediyor. Her ne kadar, makale amelî bir netice vermedi ise de yüksek bir kalpten gelen bu hasbi müdafaayı daima minnetle yadedeceğim.

Müdde-i umûmîye [4] mektup yazarak polis müdür-i umûmîsi ile aramızda geçen muhavereyi yazdım ve bir an evvel istintak olunmamı rica ettim. Müdde-i umûmî öteden beri tanıdığım Yusuf Ziya Bey’ dir. Bu zat namusu ile ve nesafeti ile tanınmıştır. Vaktiyle yazılanından dolayı beni tebrik ettiğini ve elimi hararetle sıktığını hatırlıyorum. Bakalım bu imtihan günlerinde nasıl
hareket edecektir.

21 Mart 1919

Sorgu

Bugün müstantikliğe çağırıldım. Ahmet Nesimi Bey’le beraber arabada gittik. Yanımızda muhafız bir asker de vardı. Müstantik [5], Misak Kirazyan namında miskin bir Ermeni idi. Bana sorduğu sualler şunlardı: 1. Neden Azerbaycan’dan Türkiye’ye iltica ettim? 2. İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne ne zaman intisap ettim? 3. Cemiyetin hafî teşkilatı var mıdır? 4. Balkan muharebesinde mağlup olunmak için cemiyet tarafından yapılan fesatlardan haberim var mıdır? 5. İhtikarla [6] alakam var mıdır? 6. Merkez-i Umûmî’de veyahut Meclis-i Umûmî’de azalığım var mı? 7. Merkez-i Umûmî’nin matbuat üzerine tesiri var mıdır?

Bu suallerin kaffesine [7] eğlenerek cevap verdim; verdiğim cevaplar şöyle idi. Birinci suale: “Milletime kavuşmak için”, ikinci suale: “Kalubeladan beri”, üçüncü suale: “Bütün melekler cemiyete mensuptur”, dördüncü suale: “Ordunun başından İttihat kumandanları alındığı için harp kaib oldu”, beşinci suale: “İhtikarla alakam olmasaydı bu kadar zengin olur mu idim?”, altıncı suale: “Meclis-i Umumi’ de olduğu gibi maalesef Merkezi Umumi’ de de aza olmak şerefine nail olamadım”, “yedinci sualinize de muhalif gazetelerin muharrirleri cevap versinler.”

Sualler ve cevaplar yazdığım veçhile olduğu halde elime verilen tevkif müzekkeresinde: “Emniyet-i umûmîyeyi ihlâle teşebbüs dolayısiyle” cümlesini okurken uzun bir kahkaha savurdum, zavallı müstantik başını aşağıya salarak benden önce odadan çıktı. Bu meyanda bir çavuş gelerek müdde-i umûmî bey tarafından çağrıldığıını söyledi; Yusuf Ziya Bey’in yanına geldi: Beni hürmet ve muhabbetle karşıladı, benim ecnebiler tarafından tevkif olunduğumu o da teyit ederek bu hususta
sadrazamla Franşe Despere yanında teşebbüslerde bulunacağını vaadetti.

Ne gariptir! Hapishaneye avdet ederken yanımdaki tüfenkli çavuş bana kaçmayı teklif etti; ben ürktüm, inanamadım. Böyle bir fikirde bulunmadığımı söyledim. Delikanlı anladı ve dedi ki: “Efendi, biz biliyoruz ki siz hepiniz günahsız adamlarsınız, sizi tutanlar memleketi düşmana vermişlerdir, bu adamları sevmeyiz” ve ilave etti: “Arabacı benim arkadaşımdır, kendisine bizi ıssız sokaklardan götürmesini söylesem, yanına geçsem, siz yolda arabadan inersiniz kaçarsınız, biz de görmemiş oluruz.”
Ben bu sözleri hayretle ve aynı zamanda büyük bir meserretle dinliyordum: Bu sükut-u milletin kalbinde taşıdığı hisleri ve takdirleri öğrenerek benim kendi kalbirn yeni ümitlerle doluyordu! Fakat ben kaçmaya razı olmadım; kaçıp nereye gidecektim? Yalnız ailemin ve bu masum askerlerin başına bela getirecektim.

24 Mart 1919

Tecavüzcü Fransız neferleri

Dahiliye Nazırı iki günden beri makamına gelmiyor. Kabinenin sallandığı rivayet olunuyor; Hürriyet-i İtilaf’la Sulh-ü Selamet fırkaları arasında nifak olduğu şüphesizdir; Sabah gazetesi muttasıl Prens Sabahaddin’in aleyhine yazıyor; Sabah “milli blok”a da hücum ediyor: Ahmet Rıza Bey’i, Çürüksulu Mahmut Paşa’yı ve alelumum hemen bütün ayanı cinayetle ittiham ediyor.

Rumlar ayın yirmi beşine tesadüf eden Yunanistan’ın istiklal günü münasebetiyle nümayiş yapacaklarmış ve Ayasofya’yı zorla zorla zaptederek Avrupa’yı bir emrivaki karşısında bırakacaklarmış. Hükumet bu münasebetle bugün bir beyanname neşrediyor ve Rumları sükunete davet ederek, aksi takdirde ciddi tedbirlere müracaat edileceğini ihtar eyliyor. Fakat hakikatte İstanbul’ da Türk askeri çok azdır. İşgal kuvvetleri hükûmete muavenet edemezlerse hükûmetin vaziyeti vahim olur.
Halbuki tam bu sırada Fransız askerleri ile Türk zabıtası arasında gayet acı bir hadise oldu. Bazı Fransız neferleri bir Türk kadınına tecavüz etmek istemişler, Türk zabıtası kadını himaye etmiş, arbede çıkmış. Bir Fransız neferi ölmüş, ikisi yaralanmış. Bizim taraftan da iki zabıta memuru yaralanmıştır! Bütün millet zabıtayı takdir ve terkim etmektedir!

25 Mart 1919

Koğuş hayatı

Bugün için ilan edilmiş olan Rum nümayişi bir blöften ibaret imiş; zaten işte bir yanlışlık olacaktır. Çünkü Yunan istiklali nisanın yedisine rastgeliyor, halbuki bu nümayiş o istiklal dolayısiyle yapılacaktı!

Tasvir-i Efkâr gazetesiyle Hadisat gazetesi Bursa valisi Ebubekir Hazım Bey’in Dahiliye Vekaleti’ne geldiğine dair tahkir ve tezyifkar telgrafı neşretmiş olduklarından tatile uğradılar! Hazım Bey’in göstermiş olduğu medeni cesaret şayan-ı takdirdir.
Bu gazeteler bu telgraf için kapanırken, “Bütün ordu ve ordu kumandanları haydutturlar!” diyecek kadar cür’et ve edepsizlik gösteren Hukuk-u Beşer narnındaki gazeteye hiçbir şey olmadı. Bu hadise yalnız başına İstanbul hükfımetinin zillet ve sefilliğinin derecesini ölçmek için yetişir.

Öteki taraftan Sulh-ü Selamet Fırkası’nın [8] organı olan Söz gazetesinde Asaf Muammer Bey Sabah gazetesine karşı Prens Sahahaddin Bey’ i müdafaa ederken aynen şu sözleri yazıyor:

“Bizi iş başına hadisat getirmiştir, mevkiimizi ecnebi kuvvetleri sayesinde tutuyoruz. Bu itiraf o günkü hükümetin mahiyetini her şeyden iyi tasvir ediyor. Ahmet Emin Bey’ e üç günlük mühlet verilerek memleket haricine çıkması tebliğ olundu.
Koğuşumuza Bağazlıyan mutasarrıfı Kemal Bey’ i getirdiler. Terbiyeli, nazik ve münevver bir gençtir. Zavallı geceleri uyuyamıyor. İki hanımı, birçok çocukları vardır. Halbuki hapishanede bile geçinmek için vasıtası yoktur. Biçare bedbaht genç, sabahlara kadar düşünüp durmaktadır.

Koğuş hayatı yeksenak ve usandırıcıdır. Sabık ayan reisi kah okur, kah oynar, kah kâğıda fal açar! Sadrazam mütemadiyen gezinir ve arasıra felsefe bahsi açar. Adliye Nazırı köşesinden çıkmaz, kimse ile görüşmez, çay içer ve eşyasını tanzim eder. Birisi yüksekten konuşursa ihtaratta bulunur. Maarif Nazırı ile Nafia Nazırı sabahtan akşama kadar poker oynar ve bazen yüzlerini yıkamaya bile fırsat bulamazlar. Sinop Meb’usu Hasan Fehmi Bey Fransızcaya çalışıyor. Hariciye Nazırı hastalığı ile uğraşıyor; bu hastayı burada tutmak bir cinayettir. Dahiliye Nazırı Fethi Bey kendisini yabancı bir muhitte gibi tutuyor ve müctenip davranıyor. Müştak Bey şen ve şatırdır; buraya geldiği günden beri dokuz lira kazanmıştır. Bazen akşamları Abdülhak Hamid ve Fikret beylerden inşad eder. Sapanealı Hakkı Bey hep kaybediyor, İttihattan da İtilaftan da bizardır.

26 Mart 1919

 

[1] Louis Felix Marie François Franchet d’Esperey (1856-1942): I. Dünya Savaşı sırasında görev yapmış mareşal rütbeli Fransız general.

[2] Sir Somerset Arthur Gouch Calthorpe (1864-1937): İngiliz amirali. I. Dünya Savaşı sonunda İtilaf devletleri Akdeniz donanınası komutanı olarak Mondros Mütarekesi’ni imzaladı.

[3] Georges Clemenceau (1841-1929): Fransız devlet adamı ve siyasetçi. 1917 yılında başbakanlığa atanmış ve I. Dünya Savaşı sonrasında Barış Konferansı başkanlığına getirilmiştir.

[4] Savcı.

[5] Sorgu yargıcı

[6] Pahalılaşmasını bekleyerek gıda maddelerini alıkoymak.

[7] Tamamına.

[8] Sulh-ü Selamet-i Osmaniye Fırkası, Osmanlı Sulh ve Selamet Cemiyeti ile Selamet-i Osmaniye Fırkası’nın birleşmesi ile kurulan bir II. Meşrutiyet fırkasıdır. Fırka, ülkenin kurtuluşunun savaş yoluyla değil, anlaşma ve banş yoluyla sağlanacağını savunmuş, sonraki dönemde de Milli Mücadeleyi yürüten kadroların karşısında yer almıştır.

  • Kitabın bu bölümü Mübariz Süleymanlı tarafından düzenlenmiştir.
Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları