Nihâl Atsız’ın edebî eserlerinde gençliğe verilen mesajlar – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______11.12.2018_______

Nihâl Atsız’ın edebî eserlerinde gençliğe verilen mesajlar

Murat Yılmaz.

Giriş

Nihâl Atsız (1905-1975), 20. yüzyıl Türk tarihinin içerisinde yetişmiş, birçok alanda adından söz ettirmiş ve gerek savunduğu Türkçü hayat felsefesi ve fikir sistemi ile gerekse ortaya koyduğu ilmi ve edebî çalışmalar neticesinde etkisini bugün dahi hissettiren bir fikir/ilim/edebiyat adamıdır. Atsız’ın düşünce sistemi ve fikirlerini yansıttığı eserleri, bunun yanında hayatı ve kişiliği, hâlâ ilmî çalışmalara konu olmakta ve üzerine yeni yaklaşım ve yorumlar getirilmektedir.[1] Yaşadığı dönemin siyasî ve sosyo-kültürel yapısı, tanık olduğu iki büyük dünya savaşı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve gelişimi, bu süreçte toplumun geçirdiği zorluklar ve bünyesinde var olan sorunlar yumağı Atsız’ın fikrî sisteminin ve kişiliğinin oluşumuna büyük etki yapmıştır. Denilebilir ki bütün bu yaşanan iç ve dış gelişmeler, Atsız’ın Atsız olarak varlığını oluşturmasına yol açmıştır.

Nihâl Atsız gibi çok yönlü simâları tam anlamıyla anlayabilmek/anlatabilmek için bu kişilerin fikrî sistemleri ile birlikte edebî eserlerini ve elbette özel hayatlarını/kişiliklerini de çok iyi etüd etmek gerekmektedir. Çünkü böyle insanların fikrî ve edebî çalışmaları düşünce yapılarından beslenmekte ve ayrıca özel hayatlarının/kişiliklerinin derin izlerini taşımaktadır. Atsız’ın edebî eserleri de fikrî yapısı ve kişiliğinde yansımalarla oluşmuştur. Edebî eserler her ne kadar bir kurmaca/inşâ olsa da sonuçta kendilerini var eden(ler)in okuyuculara kendi ikliminden seslendiği, söylemek istediklerini edebî bir dil ve üslupla kaleme aldıkları yazınsal türlerdir. Bu bağlamda Atsız’ın romanları, hikâyeleri ve şiirleri de Türkçü fikrî sisteminden ve kişiliğinden mülhem dile getiriliş biçimleridir. Onun Türkçülüğü ve edebiyatçılığı yanında iyi bir tarihçi de olması edebî eserlerinin niteliğini de belirlemiştir. Bu alandaki çalışmalarında edebî sanat ve zevk ile birlikte, Türkçü anlayışın yansımaları ve tarihsel bilgi ve yorum özelliklerini de bulmak mümkündür. İşte bu sebepledir ki, Atsız’ın eserleri, alanında kendine has bir özellik göstermekte ve birçok yönden de bugün türdeşleri tarafından aşılamamaktadır.

Atsız’ın edebî çalışmalarında târihî romanlar önemli bir yer tutmaktadır. Bozkurtların Ölümü (1946), Bozkurtlar Diriliyor (1949) ve Deli Kurt (1958) Göktürkler ve Osmanlılar dönemlerinde yaşanılan olay örgüsüne sahip tarihî romanlardır. Bilindiği üzere tarihî roman, edebiyat türleri içerisinde önemli bir görevi ihtiva etmektedir. Tarihî roman, idealist felsefe ve romantizm ile yakın ilişkilidir. Romantizm, yaşanılan zamanın çirkinliklerinden iğrenerek geçmişe kaçma özelliği gösterir. Bu tür eserlerde millî duygular ve hasletler ön plana çıkar. Bu sebeple tarihî romanın epik-lirik havasından faydalanarak mevcut durumu değerlendirmek, örnek alınması gereken mükemmeliyetleri ortaya koymak olağan/olması gereken bir niteliktir.[2] Bu özelliği Atsız’ın tarihî romanlarında açıkça görebilmekteyiz. Atsız’ın yarı realist yarı sembolik eseri olan Ruh Adam (1972) romanı da binlerce yıl öncesi ile yaşanılan zamanın birleşiminden/iç içe geçmişliğinden oluşmaktadır. Bununla birlikte diğer eserlerinde olduğu gibi bunda da belli kavramlar/mefhumlar ön plana çıkarılmaktadır. Aynı durum hiciv türündeki romanları ve bunların yanında hikâyeleri ve şiirleri için de geçerlidir. Atsız, çalışmalarını kaleme alırken sosyal fayda ilkesiyle hareket etmiştir. Bu yönüyle onun edebî eserlerinin pragmatik bakış açısıyla yazılmış olduğu ortaya çıkmaktadır. Bununla beraber edebî eserlerinde estetik yaklaşımı da dışlamamaktadır. Edebî eserlerin oluşumunda edebiyatın kendine özgü estetik değerleri ile millî kültür değerlerini bir arada harmanlayarak okuyuculara sunmaktadır.[3]

İşte biz bu çalışmamız ile Atsız’ın edebî eserlerinde ön plana çıkardığı bu kavramlar/mefhumlar odağında hareket ederek, Atsız’ın Türkçü fikrî yapısının toplumsal özelliği gereği bu eserlerinde okuyuculara, özellikle de gençliğe, verilmek/aşılanmak istenilen ana fikirlerin/mesajların neler olduğunu inceleyeceğiz.

Millî şuur-ülkü-ahlâk: “Âcizleri, lâyık olmadıkları mevkilere geçiren bir devlet batar”

Atsız’ın edebî eserlerinde karşılaşılan en önemli kavram millî şuurdur. Türkçü fikir sistemi ile birlikte kişiliğinde de bunu özümsemiş olan Atsız, bu kavramın benimsenmesinin devletin ve toplumun sorunlarına çare olabileceği görüşündedir. Çünkü millî şuur yalnız halk tabanına değil, yönetici sınıfa da gerekli olan bir anlayıştır. Bundan dolayı da Atsız, edebî çalışmalarında bu anlayışın gerekliliğini/zorunluluğunu okuyuculara açıkça hissettirmekten kaçınmamaktadır. Bozkurtların Ölümü isimli romanda, Gök Türk hükümdarı Kara Kağan’ın Çinli katunun etkisiyle Türk töresinden uzaklaşması ve millî şuurdan yoksun kalmasının devlet ve toplum nezdinde açtığı büyük tahribatlara ve olumsuzluklara dikkat çekilmektedir. Romanın büyük bir kısmında hükümdardaki bu gafletin Türkler üzerindeki etkisi konu edilmektedir. Bu romanın devamı niteliğindeki Bozkurtlar Diriliyor ise, millî şuur sahibi insanların girişimleriyle Gök Türklerin nasıl teşkilâtlanıp Çinlilerden kurtulduğunu ve yeniden devletlerini kurduklarını anlatan epik bir çalışmadır. Dolayısıyla Atsız’ın romanlarında millî şuur sahibi olmanın devlet kurmak olmamanın ise devlet kaybetmek gibi sonuçlara yol açan önemli bir kavram olduğu okuyuculara ifâde edilmektedir. Ruh Adam romanında geçen bir cümle ise aslında bu düşünce şeklinin bir dışavurumudur: “âcizleri, lâyık olmadıkları mevkilere geçiren bir devlet batar”.[4] Âciz diyerek kastedilen ise millî şuur sahibi olmayıp millî duygularla bezenmemiş kişilerdir. Bu tip insanlar millî duyuş ve düşünceden uzak oldukları için devletin ve toplumun menfaatlerinden ziyade kendi menfaatlerini üstün tuttuklarından, bittabi devlet sistemi ve toplum organizması bundan olumsuz olarak etkilenecektir.

Atsız’ın hiciv türünde kaleme aldığı Z Vitamini isimli eserde millî şuurdan yoksun olan devlet yöneticilerinin içine düştüğü trajikomik durumlar ve onların yönetimindeki ülkenin felâkete sürüklenişi anlatılmaktadır. Eserin sonunda böyle devlet yöneticilerinin tarih tarafından hiçbir zaman affedilmeyeceği ve saygıyla yâd edilmeyeceği mesajı verilmektedir.[5] Yine başka bir hiciv romanı olan Dalkavuklar Gecesi’nde de[6] etrafı işe yaramaz, menfaatperest ve millî şuurdan yoksun kişiler tarafından çevrilen bir hükümdarın onların etkisinde kalarak yanlış kararlar alması ve bu kişilerin gerek kendi aralarında öne çıkma yarışı gerekse hükümdarla olan komik ilişkiler yumağı okuyuculara anlatılmaktadır. Ruh Adam’daki kötülüğü/şeytanı sembolize eden Yek ismindeki karakter de, herhangi bir milliyete mensup olmadığını söyleyip millî duyguları gereksiz gören ve hayvanî bir rehavet içerisinde zevk ve eğlenceyle hayat sürülmesini isteyen bir tiplemedir.[7] Nasıl ki millî şuur yoksunluğu devlet yöneticilerini basiretsizliğe sürüklüyorsa toplumdaki insanlar da millî şuurdan yoksun kalınca toplumun düzeni alt üst olmaktadır. Bireylerinin hodbin ve hedonist bir hayat şekli içerisinde olan toplumun manevî hiçbir kuralı benimsemeyeceği ve bunun sonucunda da yalnız maddî olanla ilgilenip insanı insan yapan erdemlerden uzaklaşacağı ve sonunda da hayvandan farkı kalmayacağı algısı ve yorumu Atsız tarafından okuyuculara millî şuur kanalıyla empoze edilmektedir. Bu şekilde de Atsız, millî şuurda yoksun olmanın olumsuz sonuçlarını en üst perdeden gözler önüne sermektedir.

Millî şuurun bu denli mühim bir kavram olduğunu hissettiren Atsız, millî şuurun ülkü denilen ve manevîyatı temsil eden anlayışla elde edileceği görüşündedir. Bozkurtlar Diriliyor’da gerek roman kahramanı Urungu gerekse kendisini yetiştiren annesinin tek bir hayat gayesi, yani ülküsü vardır: “Ötüken’de Türk kağanının oturduğunu, Türk türesinin yürüdüğünü görmek”.[8] Bu örnek, millî şuur etrafında şekillenmiş olan ülkü ile insanların aslında varlık sebeplerini ve dünyaya geliş amaçlarını anlatma amacı gütmektedir. Bu bakış açısını şiirlerinde de görebilmekteyiz. Atsız’ın şiirlerinde özellikle ülkü kavramı ön plana çıkmaktadır. Ahmet Bican Ercilasun, Atsız’ın şiirlerini onun fikrî sisteminden ayrı düşünülemeyeceği, şiirlerinde Türkçülük anlayışının etkili olduğu ve şiirlerinin büyük bir kısmını ülküsü için yazdığı tespitini yapmaktadır.[9] Bu tespit oldukça makuldür. Atsız’ın yazmış olduğu şiirler tekdüze bir vaka analizi veya sıradan bir âşık edasıyla kaleme alınmış değildir. O, tıpkı roman ve hikâyelerinde olduğu gibi şiirlerinde de belli bir amaç gütmekte ve genç nesillere kazandırmak istediği hasletleri şiir yoluyla da ifâde etmek istemektedir. Kömen şiirinde insanların kutsal bir gaye uğruna yaşadıklarını ve insanın da insan olma adına bunu yerine getirmesi gerektiğini açıkça söyler:

“Hiç düşündün mü niçindir yaşamak?
Bir görev yapmak içindir yaşamak.
Er kişiysen görevin neyse, başar.
Zevke, eğlenceye hayvan da koşar.”[10]

Gençliğe, millî şuur ve ülkünün önemini başka bir şiirinde şöyle anlatmaktadır:

“Ölümlerden sakınma, meyus olmaktan utan!
Bir kere düşün nedir seni dünyada tutan?
Mefkûresinden başka her varlığı unutan,
Kahramanlar gibi sen, ebedî kalmalısın…[11]

Millî şuur ile bir ülküye bağlanmak, kişinin ahlâkî erdemlere sahip olmasına da olumlu etki/katkı yaptığı görülmektedir. Deli Kurt romanında millî şuur sahibi olmayan Piç İlyas karakteri ar, hayâ, namus nedir bilmeyen, yalan söyleyen, hırsızlık yapan ve yalnız menfaatini düşünen bir kişiliktir.[12] Bu tür millî şuur yoksunu kişilerin kötü karakterleri gençlere hissettirilmektedir. Bunun aksine millî şuur sahibi olup bir ülküye dayanan roman karakterleri ise yiğit ve kahraman olmaları yanında ahlâk bakından da tam ve olgundurlar. Yalan konuşmak, ikiyüzlü davranmak gibi huyları yoktur. Bu tespiti en çok Bozkurtların Ölümü’nde görmekteyiz.

Atsız’ın en çok bilinen romanlarının başında gelen Bozkurtların Ölümü’nün girişinde, bu eserle birlikte millî terbiye için fayda sağlanacağı söylenmektedir.[13] Yani roman belli amaçlar üzere yazılmıştır. Gerçekten de bu eser konusu itibariyle tarihsel bir tema üzerine kurulmakla birlikte, içerisinde toplumsal ahlâk kuralları üzerine inşâ edilmiş bir yön de bulunmaktadır. Romandaki birçok bölüm okuyucuya ahlâkî dersler vermek üzere örneklerle doludur. Bu yönüyle de Bozkurtların Ölümü, Türk ahlâk bilgisi kitabı özelliği taşımaktadır. Sonunda öleceğini bilse de askerî disiplin gereği verilen emre itaat etmek[14], işlediği suçtan dolayı adalet kurumları tarafından başka şüphelinin cezalandırılmaması için ölüm cezası da olsa suçunu itiraf etmek[15], yardımlaşmak ve elindekini paylaşmak[16] millî şuur sahibi olan tiplemeler üzerinden verilen örneklerin birkaçıdır. Aynı romanda kılıç ve kalkanla düello eden iki Gök Türk askerinden birinin kalkanı kırılınca diğeri eşit şartlarda devam etmek için kalkanını bırakmakta; birinin tulgası düşünce diğeri de başından tulgayı çıkarıp atmaktadır.[17] Ruh Adam da dostluğun önemi[18], irade ve nefse hâkim olma[19] gibi ahlâkî erdemlerin dikkat çekildiği eserdir. Atsız bu şekilde Türk insanının ahlâkî karakterini ortaya koymakla, genç nesle bunu millî şuur üzerinden aşılanmasına çalışmaktadır Böylece millî şuur kavramı ile birlikte bir ülküye bağlanma ve ahlâk sahibi olmanın bir bütünü teşkil ettiği ve Atsız’ın da bu kavramları birbirleriyle bağlantılı şekilde kullandığı görülmektedir. Ülkü sahibi ve ahlâklı olmanın yolu millî şuurdan geçmektedir.

Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere Atsız, millî şuurun bir devlet, bir toplum ve bir birey için ne denli mühim ve yeri doldurulamaz mânâya müteallik bir kavram olduğunu edebî eserlerinde okuyuculara etkili bir yöntemle/üslupla anlatmaktadır.

Kadın-aşk: “Sevgi körleşmeye başlayınca gözler ağulanır”

Atsız’ın edebî eserlerinde tıpkı Türkçü fikir sistemindeki gibi kadının yeri hususî bir öneme sahiptir. Kadın kavramı aşk ile birlikte anılmaktadır. Ruh Adam’ın başkahramanı Selim Pusat’ın düşünce sisteminden okuyucuya kadın-erkek ilişkisini anlatan Atsız, kadının güzelliğinden şehvetî bir zevk almayıp, bu güzelliğe saygı duyduğunu ifâde etmektedir.[20] Yani kadının, erkeğin gözünde bir cinsel simge/obje değil, kutsal ve değerli bir varlık olduğu mesajı yerleştirilmektedir. Böyle bir algıya hizmet eden eserlerinde de kadın karakterler ön plandadır.

Atsız’ın romanlarında Türk kadını millî ve manevî duygulara sahip tiplemelerdir. Deli Kurt’taki Satı Kadın kocasını ve oğlunu savaşlarda şehit vermiş bir Türkmen kadınıdır.[21] Öz oğlu ve sütoğlunu da savaşlarda şehit verdiğinde dahi büyük bir metanetle şöyle demektedir: “Allah devlete, millete zeval vermesin. Kaç kere şehit anasıyım.”[22] Aynı romanda Esen Börü de kendi inanç kaidelerine bağlı ve soy duyguları önde olan bir Uygur kadınıdır.[23] Atsız, bir şiirinde millî ve manevî hasletlere sahip olan Türk kadınını şöyle konuşturmaktadır:

“Saraylarda süremem
Dağlarda sürdüğümü.
Bin cihâna değişmem
Şu öksüz Türklüğümü…”[24]

Atsız’ın romanlarındaki kadın başkarakterler güzellikleriyle de ön plana çıkarlar. Bu güzelliklerinde ise en önemli unsur gözleridir. Deli Kurt’un baş kadın karakteri Gökçen, yeşil gözleriyle çevresindekileri etkileyen olağanüstü bir kızdır. Onunla ilgili olarak şöyle bahsolunmaktadır: “… o gözleri yok mu, gözleri?.. Onun içinden ağulu bir ışık çıkıyor, kime değerse onda hayır bırakmıyor.”[25] Bozkurtlar Diriliyor’da Ay Hanım’ın yeşil gözleri güzelliğine daha kutsal bir mana katmaktadır.[26] Onun gözleri de Gökçen’inki gibi büyülü bir özelliği sahiptir: “Ay Hanım büğü yapmaz ama gözleri büğüden daha yamandır. Ağu içirmez ama sözü ağudan daha keskindir. Okla yüreğini delmez. Bakışıyla öldürür. Gülümseyişi, seni kılıç çalışından daha beter devirir.”[27] Bozkurtların Ölümü’nde de kadın karakter Almıla güzelliğiyle baş döndüren çekik yeşil gözlü bir Gök Türk kızıdır.[28] Ruh Adam’da da Güntülü, Nurkan ve Aydolu isimli kızlar “şiir kadar güzel”[29] olarak nitelendirilmektedir. Romanın baş kadın karakteri Güntülü’nün yeşil gözleri ise, Selim Pusat’ın kaderini iki bin yıl öncesinde olduğu gibi belirleyecek/etkileyecek olan tek gerçekliktir. Atsız’ın büyülü ve etkileyici göz simgesinin şiire dökülmüş hâli yine Ruh Adam’da okuyucuyla buluşmaktadır. Gözlere şöyle ithafta bulunulmaktadır:

“O füskunkâr ve güzel gözleri her kalbi deşen
Öyle bir nazlı kızın aşkına düştüm ben ki…”[30]

Gözlerle ilgili olarak Selim Pusat’ın Güntülü’ye yazdığı uzun şiirin en etkili kısmı ise şöyledir:

“Gözler ki birer parçasıdır sende İlâhın,
Gözler ki senin en katı zulmün ve silâhın,
Vur şanlı silâhınla, gönül mülkü düzelsin;
Sen öldürüyorken de, vururken de güzelsin![31]

Atsız’ın edebî eserlerinde güzellikleriyle baş döndüren kadınlar sıradan, normal bir kişilik değil, olağanüstü varlıklardır. Bozkurtlar Diriliyor’daki Ay Hanım insanların yüreklerinden geçenler anlayan, ne yapacaklarını sezen ve düşündüklerini bilen bir özelliği sahiptir.[32] Deli Kurt’taki Gökçen kız ile anası Esen Börü de bakışlarıyla çevresindeki insanları etkileyen şahıslardır. Atsız’ın kadın tiplemesi fiziksel olarak güçlü ve savaşçı özellikte olmalarıyla da ön plana çıkmaktadır. Deli Kurt’taki Gökçen kız güzelliği ve birçok olağanüstü özelliği yanında bir erkek kadar kuvvetlidir.[33] Bozkurtların Ölümü’ndeki Gök Türk kızları güzellikleri ile birlikte güçlü, kuvvetli ve üzerlerinde silâh taşıyan tipler olarak betimlenmektedir.[34] Aynı romandaki Almıla isimli kadın karakter Çinli erkeklerle dövüşüp onları öldürebilecek niteliğe sahiptir.[35] Gök Türk kızları hakkında konuşan Çinlilerden biri Türk kızlarının yanında erkek olmadan rahatça çıkıp dolaştığını söylemesi üzerine diğer Çinli hayrete düşerek şöyle demektedir: “Tuhaf şey! Çin’de olsa genç kız evinin kapısından dışarı adım atamaz. Bu Türk kızları korkmuyorlar mı?”[36] Ruh Adam’da Osmanlı hanedanlığına mensup Leylâ Mutlak karakteri ise tabancasını çok iyi kullanabilen keskin bir nişancıdır.[37]  Bu da Türk milletine özgü ordu-millet anlayışına uygun olmakla birlikte, Türk kadınının genel profilini Atsız’ın bakış açısıyla bizlere sunmaktadır. Türk tarihinde kadınların birçok savaşta önemli roller üstlenmiş olması Atsız’ın tarihi kaynaktan beslenmesi sonucu Türk kadınının bu özelliğini eserlerinde ön plana çıkarmasına sebebiyet vermiştir. Romanlarındaki kadın karakterleri bu denli olağanüstü ve güzel kişiler olarak sunması, okuyuculara kadınların toplumdaki yerini gösterici argümanlar olarak ortaya çıkmaktadır. Türk toplumunun tarihten gelen bir anlayış olarak kadına verdiği önemi Atsız, romanları vasıtasıyla kendi yaşadığı döneme bu şekilde aksettirmektedir.

Atsız’ın kadına yüklediği anlam içerisinde annelik kavramı da belirgindir. Bozkurtlar Diriliyor’da Kür Şad’ın karısı ve Urungu’nın annesi olan Altın Tarım vefâlı ve çilekeş bir ana olmasının yanında[38] aynı zamanda sözü dinlenir bir kişi olduğu için obanın ruhu olarak nitelendirilmektedir.[39] Selâm şiirinde de “Tek bir kadın değilsin sen… Sen bir ocaksın”[40] denilerek kadının toplumdaki yeri gösterilmektedir. Kadının ana rolü ile toplumun yapısını oluşturma özelliği Atsız’ın dikkat çektiği ve hususî önem verdiği bir noktadır. Ana, aynı zamanda koruyucu bir işleve sahiptir. Ruh Adam’da ilâhî mahkemede yargılanıp herkes tarafından suçlu görülen Selim Pusat’a yalnız anası sahip çıkarak Tanrı’dan onu affetmesini dileyip merhamet istemektedir. Anasının kendisi için gözyaşı döküp Tanrı’ya yalvarmasını gören Selim Pusat, kâinatta kendisini düşünen yalnızca anası olduğunu anlayıp ona karşı daha önceden gösterdiği vefâsızlıktan dolayı üzülmektedir.[41] Toplumun geleceğini şekillendirecek gençlerin istenilen şekilde yetiştirilmesi açısından da ananın rolü yadsınamaz. Atsız, kadının erdemliliği noktasında onun bir kahraman anası olmayı ve bunun bilinciyle çocuklarını yetiştirmeyi bir vazife bilmesini de istemektedir.[42]

Atsız’ın edebî eserlerinde kadınlar namus timsalidir. Bu özellik, Türk toplum geleneği içerisinde eski Türk toplumlarından itibaren gelmektedir. Bozkurtların Ölümü’nde bir Gök Türk’ün Doğu Roma’dan gelen bir Hristiyan papazla olan konuşması Atsız’ın kadına yönelik algısını esprili bir şekilde yansıtmaktadır. Kendi dinlerini Gök Türk askerine anlatan papaz, Hz. İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğunu söyleyince ikisi arasında şöyle bir konuşma geçmektedir:

“-Tanrı hangi katunla evlendi de bu İsa Yalavaç doğdu?
-Tanrı hiçbir katunla evlenmez.
Artık Yamtar’ın canı sıkılmıştı. Bu bön koca neler söylüyordu? Bağırarak sordu:
-Bana bak koca! Benimle doğru konuş. Tanrı evlenmediyse bu yalavaç anasız mı doğdu?
-Hayır anası vardı. Onu Meryem doğurdu.
-Bu Meryem, Tanrının katunu değil miydi?
-Değildi.
-Ama İsa’yı doğurdu, değil mi?
-Doğurdu.
-İsa da Tanrının oğlu..
-Evet!”

Kafası karışarak papazın söylediklerini kendi düşünce ve ahlâk sistemiyle bağdaştıramayan Yamtar isimli Gök Türk, sonunda sert bir şekilde papaza şunları söyler:

“-Bana bak, koca papaz! Türk Tanrısı, Türk yasasına aykırı iş yapmaz. Sizin Tanrınız Ötüken’e gelirse işi yamandır.”[43]

Atsız’ın konuşturduğu bu Gök Türk ile Hristiyan papaz aslında Türklerin aile ve kadına bakış açısını yansıtan çok güzel bir örnektir. Evlilik dışı ilişkilere, yani zinaya hoş gözle bakmayan ve ölüm cezası veren Türk ahlâk sistemini benimsemiş 7. yüzyıldaki bir Türk’ün Hristiyanlığın baba-oğul itikadını anlayamaması ve Türklerin inandığı Tanrı’nın Türk töresine aykırı iş yapmayacağını bildiği için de papazın anlattığı bu olaya olumsuz bakması Atsız’ın ilginç bir söylem tarzıdır.

Bozkurtların Ölümü’nde kızları taciz etmenin ve evli kadınlara sarkıntılık yapmanın Türk töresinde ölümle cezalandırıldığı ifâde edilmektedir.[44] Romanda evli bir Çinli kadınla ilişkisi ortaya çıkan bir Türk erkeği bu kadın tarafından kandırılmış olsa bile ölümle cezalandırılır.[45] Yine aynı romanda Gök Türk kızları ile Çinli kızlar karşılaştırılarak Çinli kızların ahlâken düşük olduğu için birçok sevgili edindiği anlatılırken Türk kızlarının aşklarına olan sadakati ön plana çıkarılmaktadır.[46] Aslında burada anlatılmak istenen, kadınlarda olması gereken ahlâk duygusunun dönemin Türk toplumuna Gök Türk-Çinli karşılaştırmasıyla aktarılmasıdır.

Atsız’ın Türk toplum yapısına uymayan kadın profilini sert bir şekilde eleştirdiği cümleleri Topal Asker şiirinde görmekteyiz. Şiirde, vatan için savaşırken yaralanarak topal kalan yoksul bir gazinin, millî ve manevî değerlerden kopuk zengin bir kız tarafından aşağılanması üzerine gazinin ağzından nefret dolu haykırışlar etkileyici bir şekilde dile getirilmektedir.[47] Askerin cephede zor şartlar altında vatanı için savaşıp yaralanırken bu zengin kızın barlarda içerek eğlenmesi, erkeklerin kollarında gezmesi ve topal askeri gördüğünde ona tiksinerek bakması aslında Atsız’ın kullandığı metaforlardır. Atsız bu şiirde millî ve manevî değerlere bağlığını devam ettiren kadın tipi ile Batı’nın yozlaştırıcı kültürel modasına kapılan kadınlar arasındaki çatışmayı/farklılığı konu edinmektedir. Dolayısıyla bu şiirde cinsiyet bağlamında bir kadından ziyade, Batı eksenli bir yozlaşmışlık aşağılanmaktadır.[48]

Atsız’ın edebî eserlerinde kadınla birlikte anılan önemli bir kavram da aşktır. Atsız’ın romanlarında aşk duygusu basit ve sıradan bir cinsel istek ve arzu şeklinde yansıtılmaz. Aşk, olağanüstü ve kutsal bir kavramdır. Deli Kurt’taki Deli Kurt Murad ve Gökçen arasındaki konuşmada aşkın ne kadar zor ulaşılabilen bir kavram olduğu şu şekilde okuyucuya hissettirilmektedir:

“-Gözlerini kimseye göstermeyecek misin?
-Hayır!
-Evleneceğin erkeğe?..
-Beni hiçbir erkek istemez. Ben de hiçbir erkeği istemem…
[…]
-Neden istemezsin?
-Ben, oku beni aşan, atı beni geçen, güreşte beni yenebilen erkek isterim.”[49]

Atsız, aşkı kadın-erkek bağlılığını ve ilişkinin devamlılığı için en önemli etken görmektedir. Bunu Deli Kurt’ta çok etkileyici bir biçimde anlatmaktadır. Yeşil gözlerindeki ışık ile kendisine bakanı etkileyen ve topluluk arasında adı periye, büyücüye çıkıp çekinilen biri olan Gökçen kızın aynı özelliği taşıyan annesi, Deli Kurt Murad’ın eğer Gökçen kızın gözlerine bakarsam ölecek miyim sorusuna şöyle cevap vermektedir: “Birbirinizi severseniz gözlerine bakarsın. Hiçbir şey olmaz. Sevgi körleşmeye başlayınca gözler ağulanır…”[50] Nitekim Gökçen kıza âşık olan Deli Kurt, onun gözlerini tam olarak ilk kez gördüğünde tüm benliğini bir sarhoşluk içerisinde kaybetmesine karşın ölmeyecektir.[51] Bu da aşkın gücünü gösteren önemli bir metafor olarak göze çarpmaktadır. İki bin yıllık bir aşk üzerine kurulan ve sürükleyici bir olay örgüsü ve karakter sarmalına sahip olan Ruh Adam ise aşkın kutsallığını ortaya koyan bir eserdir. Başkarakter Selim Pusat’ın romanın başlarında “bir subay için büyük askerî ve vatanî fikirler dururken güzel bir kıza bu kadar yakınlık duyup mahvolmayı kabul edemiyorum”[52] demesine karşın eserin sonunda iki bin yıl süren bir aşkın acı akıbetiyle karşılaştığı görülmektedir. Bunun yanında Atsız’ın romanlarının sonunda sevdiğine kavuşamama durumuyla aşk kavramının daha da kutsallaştırılması/yüceltilmesi dikkat çekicidir.[53] Toplumda manevî bir bozukluğun göstergesi olan günübirlik ve çıkara dayalı gönül ilişkilerine, kutsal/yüce aşk yolunda vuslata eremeyen âşık karakterleriyle Atsız’ın cevabı bu şekilde olmaktadır.

Kahramanlık-fedakârlık: “Kahramanlar can verir yurdu yaşatmak için”

Nihâl Atsız’ın Türkçü fikir sisteminin izlerini taşıyan edebî eserlerinde kahramanlık ve fedakârlık ruhunu aksettiren mesajlara sıkça rastlanmaktadır. Atsız için bu ruh, başta vatan olmak üzere, millî ve manevî mukaddesat uğruna yapılanları karşılamaktadır. Türk milletinin kahramanlık ve fedakârlık seciyesi ile bu toprakları kazandığını ve bu sebeple gençlerin vatan toprağının kıymetini bilmesi gerektiğini anlatan ifâdeler Atsız’ın edebî eserlerinde yer bulmaktadır. Bununla ilgili olarak Atsız’ın kaleme aldığı hikâyelerden olan Dönüş, I. Dünya Savaşı’nın sona ermesinden sonra köyüne dönen bir askerin durumunu anlatmaktadır. Kendisi cephede savaşırken anası ihtiyarlıktan, karısı yoksulluktan ölmüş, kardeşleri ise Hicaz ve Galiçya cephelerinde şehit düşmüş, o ise bunları bilmesine karşın sonuna kadar savaşmaya devam etmiştir. Geride kalan yaşlı babası ile küçük kızı ise kendisinin terhis olup köye döneceği gün, bir çığın altında kalarak can verecek ve adı zikredilmeyen asker köye döndüğünde onların donmuş cesetleri ile karşılaşacaktır.[54] Atsız, bu kısa hikâye ile vatan uğruna savaşan bir Mehmetçiğin hazin sonunu ve yoksunluğunu anlatırken aslında vatan uğrun yapılan kahramanlığı ve fedakârlığı kutsallaştırmakta ve onun varlığı için her şeyi feda eden bu milletin cesaretini takdir etmektedir. Dolayısıyla günümüzde şehit cenazelerinde sıkça duyulan “Vatan sağ olsun!” cümlesinin alt yapısının Türk milleti için ne kadar derin bir anlama karşılık geldiği Atsız’ın edebî eserlerinde bu şekilde açığa çıkmaktadır.

Vatan kavramı Atsız’ın fikrî anlayışında önemli bir yer tutmaktadır. Vatan denilen topraklar ise şehitlik mertebesi ile anlam kazanmaktadır:

“Şehitlerden elli milyon bekçisi olan
Aşılmaz bir kayadır bu ebedî Vatan!”[55]

Yine başka bir şiirinde de şöyle demektedir:

“Ebedî yiğit!
Adı yok şehit!
Kefenin: Vatan…
Tabutun: Cihan…”[56]

Atsız, romanlarında şehitliği ve gaziliği yüceltmektedir. Bu iki kavram, Türklükteki en büyük ve en üstün iki rütbe olarak tanımlanmaktadır.[57] Deli Kurt’ta aynı kıza âşık oldukları için bir Türkmen beyinin oğlu ile düello eden ve onu ağır yaralayan Deli Kurt Murad, sonradan Osmanlı ordusunun Macarlarla olan savaşında bu Türkmen beyinin oğlunun şehit düşmesi ile içi acıyacak ve naaşının başında Fatiha okuyarak onun ruhuna gönderecektir.[58] Okuyuculara söz konusu vatan için şehit olmak olunca her türlü husumet ve rekabetin ortadan kalktığı; çünkü yüreklerin yalnız millî mukaddesat uğruna attığı benimsetilmeye çalışılmaktadır. Vatan için şehit düşmenin karşılık beklenilmeden yapılan bir erdem olduğu şiirlerde de dile getirilmektedir:

“Yurt ve şeref uğrunda sen seril de toprağa
 Varsın hiçbir dudakta anılmasın er adın!”[59]

Atsız’ın anlayışında “En yüce hizmet, karşılık kazanç beklemeden yapılan hizmettir.”[60] Bununla birlikte kahramanlık ve fedakârlığın en etkili ve vurucu ifâdesini şu satırları oluşturmaktadır:

“İnsan büyür beşikte
Mezarda yatmak için.
Ve…
Kahramanlar can verir
Yurdu yaşatmak için…”[61]

Şehitlik mertebesini kahramanlık ve fedakârlığın göstergesi olarak en üstün mevkî olarak benimseyen Atsız’ın Şehitlerin Duası isimli hikâyesi vatan için savaşırken şehit olan insanlara karşı toplumun vefâsızlığı üzerine kuruludur. Hikâye, babası Çanakkale’de ağabeyi Sakarya’da şehit düşmüş, annesi ise hastalık ve sefaletle boğuşan küçük bir kızın yatılı kız okulundan atılışı ve parasız bir şekilde sokakta kalışını anlatan hazin bir kurgudur. Oysa Atsız’a göre toplum, bu şehit kızına borçludur ve ona hürmet etmek zorundadır. Çünkü onun koruyucuları olan babası ve ağabeyi toplumun varlığı için kendi hayatlarını vermiştir.[62] Hikâyenin sonunda soğukluk, açlık ve aşırı yağmurdan dolayı gece yarısı bir sarhoşun eline düşen kız bilinmeyene doğru yol alırken, Atsız bu durumun kızın şehit babası ve ağabeyine malum oluşunu şu etkileyici cümlelerle açıklamaktadır: “Ve tam bu sırada korkunç bir sağanak… Korkunç gök gürültüleri ve yıldırımlar… Bu bir fırtına mı? Hayır!.. Bu, iki şehidin ve sayısız şehitlerin isyanıdır… Şehitler ağlıyor… Biz yağmur sanıyoruz… Şehitler hıçkırıyor… Rüzgâr diyoruz… Şehitler haykırıyor… Fırtına zannediyoruz… Ve şehitlerin duasına da yıldırım adını veriyoruz…” Bitirici cümleler ise şehitlerin emanetine sahip çıkmayan topluma yönelik bir eleştiridir: “Bak, rüzgâra kulak ver: ‘O bir şehit kızı, şehit kardeşiydi. Yarın da ötekiler gibi bir şehit karısı ve şehit anası olacaktı’ diye inliyor. Bak, harabedeki baykuşu dinle: ‘Ey Türk Eli, bu yüzden senin alnın karadır’ diye lânet savuruyor…”[63] Atsız’ın bu hikâyesinde konu ettiği olay örgüsünde şehitlik kavramının yüceliği gençlere ifâde edilmekle birlikte, toplumsal bir vefâsızlık da ortaya konulmaktadır. Atsız’ın bu eleştirisinin bir benzerini de yukarıda belirttiğimiz üzere Topal Asker şiirinde vatanı için topal kalan yoksul bir gazinin zengin ve gayrî ahlâkî bir kız tarafından aşağılanması örneğinde görmekteyiz.

Kahramanlık duygusunun yüceliğini gençliğe vermeye çalışan Atsız, şiirlerinde kahramanlığı ve kahramanları över. Onun için kahramanlık acı ölüm tasından içerek ileriye atılmak ve sonra dönmemektir.[64] Yarının Türküsü isimli şiirinde de kahramanların ölüme karşı yürüyerek onu bir sevgili bağırlarına bastığını belirten Atsız, ölümün güzel bir şey olduğunu ve dünyada her yiğidin ölümle nişanlı olduğunu söyleyerek kahramanlık ile ölüm arasındaki ilişkiyi vatan ve şehitlik üzerinden sembolize etmektedir:

“Köprüköy’den, Pilevne’den gelen ses nedir?
Çanakkale şehitleri dirildiler mi?
Çocuklarda yeni doğan bu heves nedir?
Kocamışlar bir sır için gençlik diler mi?”[65]

Kahramanlık ve fedakârlık söz konusu olunca Bozkurtların Ölümü hemen akla gelen eserdir. Romanda birçok savaş sahnesi bulunmaktadır. Bu roman, tarihî ve epik özellikler taşıması gereği kahramanlık ve fedakârlık örneklerini içerisinde barındırır ve etkileyici savaş tasvirleri ile doludur. Görev gereği canını ortaya koyarak savaşan ve ölen askerlerin[66] sürükleyici bir dille anlatımı okuyucularda derin izler bırakmaktadır. Kahramanlığın ve fedakârlığın gereği olarak ölüme karşı göz kırpmadan yapılan her saldırışın, büyük bir ülkü için çekilen her kılıcın, atılan her okun, çekilen her emeğin boşuna olmadığı dile getirilmektedir.[67]

Kahramanlığın yüce bir erdem olduğunu aşılayan Bozdoğan ile Sarı Yılan hikâyesi de oldukça ilginç bir örnektir. Atsız burada fabl tekniğini kullanarak şeref ve onur kavramlarını bozdoğana; sinsilik, hainlik ve alçaklığı sarı yılana yükleyerek onları kişileştirmekte ve konuşturmaktadır. Bir dağın zirvesine çıkmak için yarışan bozdoğanla sarı yılanın yolculuk boyunca karşılaştıklarını anlatan hikâyede Atsız, bozdoğanın kahramanca düşmanlarıyla savaşmasını övmekte ve sonunda kara kartala yenilerek ölmesine karşın onun erdemliliğini okuyucuya hissettirmektedir. Her türlü alçaklığı göstererek dağın zirvesine bozdoğandan önce varan sarı yılana bozdoğanın verdiği şu cevap aslında Atsız’ın kahramanlık erdeminin insanı nasıl yücelttiğini ifâde etmektedir: “Sürünerek çıkmak yükselmek demek değildir. Sen yukarılara doğru çıksan bile yine alçaksın. Ben aşağıya düşerken bile yükseğim. Sen yılan gibi yükseldin. Ben doğan gibi düşüyorum.”[68] Atsız bunun yanında gençlerin kahraman ve fedakâr nitelikte yetişmesi için onların bedenen de güçlü olması gerektiği kanaatini taşımaktadır. Bu sebeple Türk gençlerinin küçük yaşlardan itibaren acıya dayanma, çeviklik ve iradeyi keskinleştirme yönünde oyunlarla ve eğitimlerle kendilerini geliştirmelerini istemektedir.[69] Bu şekilde Atsız’ın edebî eserlerinde kahramanlık ve fedakârlık ruhu vatan kavramı ve şehitlik ile bütünleşmekte ve gençlere aşılanmak istenilen ruhun bu minvalde oluştuğu anlaşılmaktadır.

Sonuç

Çalışmamızda görüleceği üzere Nihâl Atsız’ın edebî eserlerinde işlenen konular topluma, özellikle de gençliğe, verilmek istenilen mesajlarla doludur. Atsız’ın eserlerinde vurgu yaptığı bu kavramlar ile toplumsal bir inşâ içerisine girdiği görülmektedir. Konularını ve kahramanlarını genelde tarih içerisinden alan bu eserler vasıtasıyla yaşadığı zaman dilimindeki gençliğe bir kimlik kazandırmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla Atsız, Türkçü fikir yapısından mülhem toplumsal değerlerin gençliğe aşılanması ve bu yolla toplumun genelini etkileyici/değiştirici/dönüştürücü bir sonuç elde etmeyi arzulamaktadır. Osmanlı Devleti’nde Tanzimat Dönemi ile birlikte başlayan Batılılaşmanın bir yekûnu olan Türkiye Cumhuriyeti’nin sosyo-kültürel yapısına Atsız, Orta Asya merkezli sosyo-kültürel bir anlayış ile cevap vermektedir. Fiziksel olarak Batı etkisindeki yozlaşmanın Türk toplumunu etkisi altına aldığı, millî ve manevî değerlerin etkisini yitirmeye başladığı bir dönemde; zihinsel olarak kendi çağının yüzlerce yıl öncesinde, Türk millî ve manevî değerlerinin yansımasının toplumun geneline hâkim olduğu bir zamanda yaşayan Atsız, bu fiziksel ve zihinsel çatışmasını edebî eserlerine dökme ihtiyacı hissetmiştir. Atsız’ın eserlerini okuyanlar, kendi dönemlerindeki sosyo-kültürel yapı ile bu eserlerdeki yapıyı karşılaştırarak Atsız’ın öne çıkardığı kavramlar üzerinden bir muhakemeye/özeleştiriye girme ve bunun sonucunda da kendilerini yenileme/düzeltme zorunluluğunu benliklerinde hissedeceklerdir. Böylece tarihten miras alınmış kutsal bir anlamı olan toplumsal değerler, geleceği şekillendirecek olan gençliğe bu edebî eserler vasıtasıyla aksettirilerek onlara millî ve manevî yüklü bir kimlik kazandırmak ve bu suretle Türk devletini ve milletini geleceğe güçlü bir şekilde ulaştırmak hedeflenmektedir. Atsız’ın tarihî bilgi ve Türkçü fikrî yapısıyla harmanlayarak etkileyici bir dille kaleme aldığı edebî eserlerinin farklı yayımevlerinden onlarca baskı yapıp yüzbinlerce sattığı ve bugün dahi genç kitle arasında heyecanla okunduğu göz önünde bulundurulursa Atsız’ın bu eserlerle birlikte hedeflediği toplumsal sonuçlara varması uzun vadede kaçınılmaz/inkâr edilemez olacaktır.

Dipnotlar:

[1] Nihâl Atsız’la ilgili yapılmış çalışmaların toplu bir değerlendirmesi, için bknz. Murat Yılmaz, “Nihâl Atsız Hakkında Yapılmış Çalışmalar Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi, ASOS Journal, S. 31, Ekim 2016, s. 378-394.

[2] Sadık K. Tural, “Tarihî Roman ve Atsız’ın Tarihî Romanları Üzerine Düşünceler”, Atsız Armağanı, Ed. Erol Güngör, M. N. Hacıeminoğlu, Mustafa Kafalı, Osman F. Sertkaya, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1976, s. C-CI.

[3] Cihan Özdemir, Atsız Bey Hüseyin Nihal Atsız’ın Hayatı, Fikirleri ve Romanları Üzerine Bir İnceleme, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2007, s. 387-388.

[4] Atsız, Ruh Adam, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1972, s. 26.

[5] Atsız, Z Vitamini, İrfan Yayıncılık, İstanbul 2009, s. 153.

[6] Atsız, Dalkavuklar Gecesi, Aylı Kurt Yayınları, İstanbul 1941.

[7] Atsız, Ruh Adam, s. 102-103.

[8] Atsız, Bozkurtlar Diriliyor, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1949, s. 9.

[9] Ahmet B. Ercilâsun, “Atsız’ın Şiirlerinde Ülkü”, Atsız Armağanı, Ed. Erol Güngör, M. N. Hacıeminoğlu, Mustafa Kafalı, Osman F. Sertkaya, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1976, s. CXXXI-CXXXII.

[10] Atsız, “Kömen”, Ötüken, Sayı 2, 14 Şubat 1964, s. 5.

[11] Atsız, “Koşmalar”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 71.

[12] Atsız, Deli Kurt, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1958, s. 59-60.

[13] Atsız, Bozkurtların Ölümü, İrfan Yayıncılık, İstanbul 2009, s. 8.

[14] Age, s. 16.

[15] Age, s. 96.

[16] Age, s. 108, 272.

[17] Age, s. 35-36.

[18] Atsız, Ruh Adam, 74.

[19] Age, s. 209-210.

[20] Age, s. 99-100

[21] Atsız, Deli Kurt, s. 7.

[22] Age, s. 179.

[23] Age, s. 127-128.

[24] Atsız, “Türk Kızı”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 41.

[25] Atsız, Deli Kurt, s. 83.

[26] Atsız, Bozkurtlar Diriliyor, s. 26

[27] Age, s. 89

[28] Atsız, Bozkurtların Ölümü, s. 60.

[29] Atsız, Ruh Adam, s. 110.

[30] Age, s. 71.

[31] Age, s. 246.

[32] Atsız, Bozkurtlar Diriliyor, s. 89

[33] Atsız, Deli Kurt, s. 135-136.

[34] Atsız, Bozkurtların Ölümü, s. 60.

[35] Age, s. 129-130.

[36] Age, s. 58.

[37] Atsız, Ruh Adam, s. 221

[38] Atsız, Bozkurtlar Diriliyor, s. 8

[39] Age, s. 20

[40] Atsız, “Selâm”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 129.

[41] Atsız, Ruh Adam, s. 269-272.

[42] Age, s. 87.

[43] Atsız, Bozkurtların Ölümü, s. 212-213.

[44] Age, s. 81.

[45] Age, s. 96-101.

[46] Age, s. 267.

[47] Atsız, “Topal Asker”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 33-38.

[48] Murat Yılmaz, “Nihâl Atsız’da Kadın ve Aşk”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, C. 60, S. 357, Eylül 2016, s. 47.

[49] Atsız, Deli Kurt, s. 92-93.

[50] Age, s. 126.

[51] Age, s. 148-149.

[52] Atsız, Ruh Adam, s. 13-14.

[53] Yılmaz, “Nihâl Atsız’da Kadın ve Aşk”, s. 49.

[54] Y. D. [Atsız], “Dönüş”, Atsız Mecmua, Sayı 2, 15 Haziran 1931, s. 40-41.

[55] Atsız, “Davetiye”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 52.

[56] Atsız, “Kömen”, s. 5.

[57] Atsız, Deli Kurt, s. 41-42.

[58] Age, s. 174.

[59] Atsız, “Yakarış”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 18.

[60] Atsız, Bozkurtların Ölümü, s. 388.

[61] Atsız, “İthaf”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 85.

[62] Y. D. [Atsız], “Şehitlerin Duası”, Atsız Mecmua, Sayı 3, 15 Temmuz 1931, s. 64-65.

[63] Agm, s. 66-67.

[64] Atsız, “Kahramanlık”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 45.

[65] Atsız, “Yarının Türküsü”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 121.

[66] Atsız, Bozkurtların Ölümü, s. 150-159.

[67] Age, s. 389.

[68] Atsız, “Bozdoğanla Sarıyılan”, Bozkurt, Sayı 11, İkinciteşrin 1941, s. 278-279.

[69] Atsız, Deli Kurt, s. 17-18.

Kaynakça

ATSIZ, Dalkavuklar Gecesi, Aylı Kurt Yayınları, İstanbul 1941.

ATSIZ, “Bozdoğanla Sarıyılan”, Bozkurt, Sayı 11, İkinciteşrin 1941, s. 278-279.

ATSIZ, “Yakarış”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 15-20.

ATSIZ, “Topal Asker”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 33-38.

ATSIZ, “Türk Kızı”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 40-41.

ATSIZ, “Kahramanlık”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 44-45.

ATSIZ, “Davetiye”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 47-52.

ATSIZ, “Koşmalar”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 65-74.

ATSIZ, “İthaf”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 84-85.

ATSIZ, “Yarının Türküsü”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 121.

ATSIZ, “Selâm”, Yolların Sonu, Barıman Yayınevi, İstanbul 1946, s. 128-131.

ATSIZ, Bozkurtlar Diriliyor, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1949.

ATSIZ, Deli Kurt, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1958.

ATSIZ, “Kömen”, Ötüken, S. 2, 14 Şubat 1964, s. 5.

ATSIZ, Ruh Adam, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1972.

ATSIZ, Bozkurtların Ölümü, İrfan Yayıncılık, İstanbul 2009.

ATSIZ, Z Vitamini, İrfan Yayıncılık, İstanbul 2009.

ERCİLÂSUN, Ahmet B., “Atsız’ın Şiirlerinde Ülkü”, Atsız Armağanı, Ed. Erol Güngör, M. N. Hacıeminoğlu, Mustafa Kafalı, Osman F. Sertkaya, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1976, s. CXXXI-CXLIV.

ÖZDEMİR, Cihan, Atsız Bey Hüseyin Nihal Atsız’ın Hayatı, Fikirleri ve Romanları Üzerine Bir İnceleme, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2007.

TURAL, Sadık K., “Tarihî Roman ve Atsız’ın Tarihî Romanları Üzerine Düşünceler”, Atsız Armağanı, Ed. Erol Güngör, M. N. Hacıeminoğlu, Mustafa Kafalı, Osman F. Sertkaya, Ötüken Yayınevi, İstanbul 1976, s. XCIII-CXXX.

  1. D. [Atsız], “Dönüş”, Atsız Mecmua, Sayı 2, 15 Haziran 1931, s. 40-41.
  2. D. [Atsız], “Şehitlerin Duası”, Atsız Mecmua, Sayı 3, 15 Temmuz 1931, s. 64-67.

YILMAZ, Murat, “Nihâl Atsız’da Kadın ve Aşk”, Türk Dünyası Tarih Kültür Dergisi, C. 60, S. 357, Eylül 2016, s. 46-50.

YILMAZ, Murat, “Nihâl Atsız Hakkında Yapılmış Çalışmalar Üzerine Bir Bibliyografya Denemesi, ASOS Journal, S. 31, Ekim 2016, s. 378-394.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları