Patrikhane ve siyaset: Tarihî süreç – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______10.12.2018_______

Patrikhane ve siyaset: Tarihî süreç

Sadi Somuncuoğlu
Patrikhane hem dini hem de siyasi bir merkezdir
Fener Rum Patrikhanesi

“Ortodoksluğun kalbi” diye adlandırılan Fener Rum Patrikhanesi’nin sadece ruhani bir kurum olduğu, siyasi bir boyutunun ve hedefinin geleneğinde bulunmadığı söylenmektedir. Burada “siyaset” kavramına yüklenen anlam önemlidir. Siyasetten kasıt, bir Türk kurumu olarak Türkiye’nin iç ve dış meseleleri hakkında iyi niyetli görüş beyan etmek, uluslararası platformlarda Türk tezlerini savunmak ise bu yasal olmasa da, doğru ve olumlu bir tutumdur. Patrikhanenin bugüne kadar bu an­lamda bir faaliyetine rastlanmadığı için siyasetle uğraşmadığını söyle­mek mümkündür. Ancak Patrikhane, kendisini Helenizm’in temel bir kurumu olarak görerek, sahip olduğu tüm imkanları bu amaç için ve Türkiye aleyhinde kullanıyorsa, meselenin boyutu ve siyasetin anlamı değişmektedir ki bu üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir husus­tur. Bu konuda gerçekçi bir tespit yapabilmek de, Patrikhanenin geçmi­şine; Osmanlı, Milli Mücadele ve Cumhuriyet dönemleri ile son yıllar­daki faaliyetlerine bakmakla mümkündür.

Osmanlı döneminde Patrikhanenin devletle pek çok kere karşı karşıya geldiği, bunun sonunda da oldukça ciddi ve acı olayların ya­şandığı bilinmektedir. Tarihi birer gerçek olan bu olaylardan bazı örnek­ler konuya yeterince açıklık getirmektedir. Osmanlı döneminde iki patrik ile yedi metropolit idam edilmiştir. Her dine en geniş haklar ve öz­gürlükler tanıyan Osmanlı Cihan Devleti, acaba bu papazları niçin idam etmek zorunda kalmıştır?

Kin Kapısı politikası

1651 yılında Padişah IV. Mehmet döneminde Patrik ll. Parthenios idam edilmiştir. Gerekçe, Patriğin Ruslarla işbirliği yaparak, devlete ve millete ihanet içinde olmasıdır. Bu olaydan sonra (1657-1834) Patrikliğin protokoldeki yeri değiştirilmiş ve artık şeyhülislam yerine sadra­zamla muhatap kılınmıştır. Yine 1821 Mora isyanını çıkartan Patrik V. Grigorios ile destekçileri Efes, Ahyolu ve İzmit, daha sonra da Terkos, Edirne, Tırnovo ve Selanik metropolitleri idam edilmiştir. Mora isyanındaki rolünü inkar eden Patrik Grigorios, kendisine yönelen şüp­heleri dağıtmak için asileri aforoz etmiştir. Ancak Patrikhaneye yapılan ani bir baskında, isyana ait tüm belgeler ele geçirilmiştir. Bu belgeler arasında; Moralı asilere yazılan mektuplar, İstanbul’daki isyan hazırlık­larının hangi durumda olduğu hakkında verilen bilgiler, Dışişleri Bakanlığında çalışan Fenerli Rumların devletin gizli bilgilerine ait raporları, İngiliz ve Fransız elçiliklerinin Patrikhaneye verdiği gizli bilgiler, isyan için Rusya’da yapılan hazırlıklara ait belgeler, Odessa’daki Etniki Eterya Cemiyetinden gönderilen silahlara ait dökümler, Dünya Ortodoks alemine hitap eden mektuplar, yardım ve para makbuzları yer almak­taydı. Patrik Grigorios, bu deliller karşısında suçunu kabul etmiş ve hiçbir inkara yönelmemiş, ihaneti sabit görülerek idam edilmiştir.9 İşte bu Patriğin, Patrikhane’nin orta kapısındaki idam sehpasında söylediği son sözlerdir ki, Rumların “kin kapısı” politikasını belirlemiştir. Patrik V. Grigorios’un gerçeği bütün çıplaklığı ile ortaya koyan ve büyük sadakatle tutulan vasiyeti: “…Konstantin şehrinden müşrikler kovulacaktır. Ayasofya haçlıya iade edilecektir. Bizans kartalı yine semalara hakim olacaktır. Yarıda kalan Ayasofya’daki ayin tamamlanıncaya kadar bu kapı kapalı kalsın…Ey Ruh-ül Kudüs! Sesimi duy!..”10 şeklindedir. Bu vasiyete büyük bir sadakatle bağlı kalınması ve söz konusu kapının aradan asırlar geçmesine rağmen hala kapalı tutulmasının biz Türkler için anlamı belli değil midir?

Ancak ülkemiz yöneticileri çok uzun zamandır böyle bir mesele yokmuş gibi davranmakta, bir “Türk kurumu” olan Patrikhanenin talep­lerini reddedilemez sayarken, “kin kapıs” konusunda tavır almaktan çekinmektedir. Konuyu belki de ağzına son alan isim Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin olmuştur. Şahin, Fatih Beledi­ye Başkanı olduğunda, Patrikhaneyi ziyaret edip, etmeyeceği sorusu­na, “Olur, ama kin kapısını lütfen açsınlar o zaman giderim” deyince, dönemin Yunan Hükumeti sözcüsü Yorgo Papandreu derhal Türki­ye’nin dikkatini çekmiştir.11 Bir yandan Türkiye’deki bir kilisenin kapalı kapısı ile uğraşan, ilgilenen ve devamlı takip altında tutan bir Yunanis­tan, diğer yandan Batı Trakya’daki camileri ve İslam eserlerini kimseden korkmadan, yok edebilen ve bizden yarısı kadar bile tepki görmeyen bir Yunanistan. Lozan’dan bu yana işine geldiği zaman Patrikhane’yi sahiplenen, işine gelmediği zaman uluslararası bir konu, son dönemde de “AB ile Türkiye arasında bir sorun” diyen Yunanistan, benzer iki yüzlüğü, Eylül 2004 başında bir grup Ülkü Ocaklı gencin, kin kapısı­nın açılması için Patrikhaneye yürümeleri üzerine de göstermiş ve Türkiye’ye üzüntülerini bildirmiştir. Bu son tepki üzerine Türkiye, geç kalsa da Yunanistan’a, Patrikhane’nin bir Türk kurumu, Patriğin de Türk vatandaşı olduğunu hatırlatmıştır ama bunun sözle değil, izlenen politikalarla da gösterilmesi zamanının çoktan gelip geçtiği ortadadır. Çünkü tüm bu olaylar, Patrikhane ile Yunanistan arasındaki bağın ve bunun ne kadar güçlü olduğunun en son ve en somut örnekleridir.

Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyeti’ne patrikhane

Fatih’in Patrikhaneye tanıdığı imtiyazlar Hıristiyan dünyasında bomba etkisi yaratmıştır. Öyle ki bundan cesaret alan Roma’daki Papa II. Pius, Fatih’e bir mektup yazarak, “Hıristiyanlığı kabul ettiği takdirde, Batı Roma’yı da kendisine teslim edeceğini” bildirmiştir. Elbette ki bu teşebbüs Fatih’i çok kızdırmış ve teklifi hemen reddetmiştir. Osmanlı ülkesindeki azınlıkların kavuştukları imkanları gören en büyük Türk düşmanlarından Luther de, ‘Türkler gelip de Almanya’da adilane düzenlerini acaba kuramazlar mı?” diye düşünmüştür.12

Osmanlı döneminde Patrikhaneye ve azınlıklara verilen dini ve sosyal imtiyazlar zamanla daha da genişletilmiş, açtıkları okullara dev­let hiçbir şekilde müdahale etmemiş, ders programlarına karışmamıştır. Azınlıkların her gün artan yeni imtiyazlarına paralel olarak Patrikhane­nin imtiyazları da genişlemiş ve adeta devlet içinde devlet haline gel­miştir. Çünkü Fatih zamanında verilen fermana göre devlet, kiliselere müdahale etmiyor, iç işlerine karışmıyordu. Bu durum devletin en güçlü döneminde herhangi bir zaafiyet yaratmamıştır. Fakat gerileme ve çöküş dönemlerine gelindiğinde, bu imtiyazların mahzurları bir bir orta­ya çıkmaya başlamış, denetim ve kontrolden uzak kiliseler, devleti yıkmak için teşkilatlanma merkezi haline gelmiş, bu faaliyetlerin merke­zi de Patrikhane olmuştur.

Bugün Patrikhane başta olmak üzere AB üzerinden gelen azınlık talepleri konusunda, Osmanlı döneminde verilen bu ayrıcalıklar hatırla­tılarak, korkulmaması ve Türkiye’nin de aynı hakları vermesi gerektiği söylenmektedir. Ancak Türkiye’nin, Fatih’in güçlü dönemini yaşamadı­ğı, dünyanın o günkü dünya olmadığı ve de Türkiye’nin dört bir taraftan kuşatıldığı nedense unutulmaktadır.

Gerçekte Patrikhane Osmanlı hakimiyeti altında faaliyet göster­meye başladığı andan itibaren hep Bizans’ın canlandırılması hayali peşinde koşmuştur. Zaten Patrikhanenin Osmanlı İmparatorluğu içinde yaşaması Bizans’ın varlığının devam ettiği havasına sokularak, önünde sonunda Bizans’ın canlanacağına inanılmıştır. Bu konuda yabancı tarihçilerin, “Bizans’taki Osmanlı hakimiyeti Ayasofya’nın duvarlarına sürülmüş badanaya benziyor. Altındaki mozaik putlar bozulmamış”13 benzetmesini yaptığı da bilinmektedir.

Ekümeniklik iddiasındaki Patrikhanenin bütün siyasi faaliyetlerin­de Rum kilisesi gibi davrandığı da bilinmektedir. Rumlar, patriğe her konuda güvenmiş, Patrikhane de hep ileride kurulacak Rum İmparator­luğunun temellerini atmıştır. Patrikler, ideolojileri yaşatmanın tek yolu­nun eğitim olduğunun bilincinde, okullarda Rum vatanseverliği ve şuu­runu işlemiştir. Aynı duygularla yetiştirilen papazlar ise en ücra köylere kadar giderek, vaazlarında Rum milliyetçiliği fikrini aşılarken, Ortodoks fakat Rum olmayan Bulgar, Sırp ve Arnavutların ibadetlerini Rumca yapmaları emrini vermiş, kendi dillerinde yazılmış kitapları toplatarak yaktırmıştır.

Bugün de Patrikhanenin, İstanbul’daki Bulgar Kilisesi’ne yaptığı baskı mahkemelik olmuştur. Bulgar Kiliseleri Vakfı Kurulu’nca görev­den alınan Başrahip Kostoff, bundan Fener Rum Patrikhanesini sorum­lu tutmuş ve Bulgarların, Rumlaştırılmak istendiğini öne sürmüştür. Anayasaya aykırı olan ekümeniklik iddialarına rağmen Bartholomeos’la ilgili hiçbir işlem yapılmamasını eleştiren Kostoff, Patrikhaneye polisin bile giremediğini söylemiştir.14 Söz konusu dava, Rum milliyetçiliği poli­tikasının “kin kapısı” meselesinde olduğu gibi asırlar sonra hala devam ettiğinin en somut göstergesidir.

Patrikhanenin, Megali İdea’nın altyapısını oluşturduğu da sabittir. Yunan isyanını hazırlamak için 1814’de kurulan Etniki Eterya adlı ce­miyet Fenerdeki bir Rum’un evini merkez seçmiş, bu cemiyete tüm papazlar, psikoposlar, gemiciler, serdengeçtiler ve Osmanlı beyleri ile paşalarının evlerinde hizmet gören kadın ve erkek Rumlar üye olmuş­tur. Örgüt, 1917’de Rus Çarlığının yıkılmasına kadar Çarlık ve Rus Ortodoks Kilisesi’ne dayanmıştır. Ancak örgütün gerçekte, özellikle de Türk devletini bir an önce yıkmak için gerekli organizasyon ve bölüşme planlarını hazırlayan siyasi merkezi 1821’den itibaren İstanbul Patrik­hanesi olmuş, bu durum 1919’a kadar tam 98 yıl sürmüştür. Patrikhane’nin desteğiyle Magosa, Akatu, Tremitusa, Limasol, Larnaka ve Lef­koşe’de dini eğitim yapan ve enosis propagandasını gizli gizli sürdüren okullar açılmıştır. Benzer okullar İtalya, Fransa, Bulgaristan ve Roman­ya’da da kurulmuştur, tümü de Fener Rum Patrikhanesi’ne bağlı olarak faaliyet göstermişlerdir.

Mesela 1884’de Ayvalık’da bulunan Ali Bey Adasında (Cunda) Papaz İkonomis tarafından kurulan papaz okulunun ders programı şöyledir: “Türkleri ezeli bir düşman olarak Rumlara tanıtmak, Türkleri iktisaden çürütmek, Türk milletini ahlak, milliyet, din ve gelenekleri bakımından zaafa uğratmak, Türkleri dini açıdan sarsmak, Türk halkı arasına fitne ve fesat sokmak, kadıları, devlet idare amirlerini rüşvet, ziyafet, hatta kadın ikramlarıyla Rumların emrine almak, Türklerin en ufak hatalarını büyüterek, Avrupa’ya duyurmak bu suretle medeni ale­mi Türklere düşman etmek.”15

Kilisenin, Girit’in Yunanistan tarafından haksız biçimde alınışındaki büyük rolü herkes tarafından görülmüş ve özellikle Yunanistan’a cesaret vermiştir. Yunanistan’ın o dönemdeki Başbakanı olacak Venizelos, Girit’ten Yunanistan’a dönerken Papaz kıyafetine girerek İstanbul’a gelmiş ve bir Rum’un evinde kalmıştır. Patrikhane yetkilileriyle de görüşen Venizelos, “Patrikhane Yunanistan’ın emrine girmelidir, bu suretle birleşmiş bir patrikhanenin ileride milli davalardaki rolü büyük olacak”™ demiştir. 1919’a gelindiğinde de patrikhane kapısına çift kar­tallı Bizans bayrağı asılmış ve bağımsızlık hazırlığı yapılmıştır. Patrikhane çevresinde kurulan Rum teşkilatları vasıtasıyla Anadolu Rumları devlete isyan hazırlığına girişmiştir. Mesela Yunan ordusu İzmir’e çıktığında Metropolit Hrisiostomos, Yunan askerine yaptığı konuşmada, “Ne kadar çok Türk kanı içerseniz, cennet size o kadar yakın olur. Türk’ün kanını içmek sevaptır”™ demiş, İzmir kalesine Yunan bayrağı çektirmiş, İzmir’e gelen Yunan Kralına Ankara kalesine dikilmek üzere Bizans bayrağı hediye etmiştir.

Patrikhanenin siyasi faaliyetleri Osmanlı’nın son döneminde daha da yoğunlaşmıştır. Bunda, Rus Çarlığı’nın yıkılmasından sonra Etniki Eterya cemiyetinin isim değiştirerek, Mavri Mira adında bir derneğe dönüştürülmesinin etkisi olmuştur. Çünkü derneğin merkezi artık ve resmen Patrikhanedir. Bunun için Mustafa Kemal’in ilk gizli genelgesi,

22 Ağustos 1919 tarihinde Mavri Mira hakkında olmuştur ve şöyle demiştir:

“Pek sağlam elde edilen bilgilere göre Rum  Patrikhanesinde Mavri Mira isminde bir heyet teşekkül etmiştir. Bunun reisi Patrik Vekili Dorotheos, üyeleri Athenagoras, Enez Metropoliti, Yunan Kaymakamı, Giritli Katekhakis, Katelopulos, Dipasimas, Ayinpa, Polimitis, Siyari ismindeki kişilerdir. Heyet doğrudan doğruya Venizelos’tan talimat alıyor. Rumların ve Yunan hükümetinin nakdi yardımıyla pek büyük bir sermayesi vardır. Vazifesi, Osmanlı vilayetleri dahilinde çeteler kurmak ve idare etmek, mitingler ve propaganda yapmaktır, İstanbul Patrikha­nesi ve Yunan Konsoloshanesi silah ve cephane deposu halini almıştır ve hatta kiliseler ibadet yerinden ziyade askeri ambarlar gibi kullanıl­maktadır. Ermeni Patriği Zaven Efendi de Mavri Mira heyeti tarafından satın alınmıştır.”18

Dikkat çekici dönemlerden birisi 1921’dir ve öne çıkan isim de 8 Aralık 1921’de Patrik seçilen Meletios’dur. 6 Şubat 1922’de tacını giy­diğinde İstanbul sokakları Yunan bayraklarıyla donatılmıştır. Osmanlı yönetimi, Meletios Yunan vatandaşı olduğu için bunun yasa ve yönetmeliklere aykırı olduğunu bildirerek, seçimi tanımamıştır. Çünkü Patrik seçilecek kişinin en azından babasından beri Osmanlı vatandaşı olması gerekmektedir. Osmanlı yönetiminden berat talep etmeyen ilk patrik olan ve Megali İdea’ya inanan Meletios, Ulusal Savunma (Etniki Amina) örgütüyle alenen ittifak yapmış, Avrupa’daki metropolitleri kullanarak “Mağdur Anadolu Hıristiyanları Lobisi” oluşturmuş, 25 Ocak 1922’de Paris’te 100 senatöre hitaben, “Küçük Asya Devleti oluşturulması” hakkında bir konuşma yapmış, bir başka toplantıda Venizelos’a “esir Rumların vekili” unvanını verdirmiştir. Bu dönemde Fener için söylenen, artık “Türkiye’deki siyasi Helenizmin kalesi” olduğudur.19

Meletios’un özellikleri bunlarla sınırlı değildir. İcraatları ve kadrosu ile hem Patrikhanenin, hem Türkiye’nin geleceğine uzun yıllar damgasını vurmuş, daha doğrusu bugün yaşanan sıkıntıların temeli onun döneminde atılmıştır. Meletios, eski Atina Başpiskoposu, yardımcısı ise ileri ki bölümlerde adı sıkça geçen, ABD operasyonu ile Fener Rum Patriği yapılan Athenagoras’tır. Yunanistan’da Venizelos’un seçimleri kaybedip, Kral Konstantin’in iktidara gelmesiyle, Atina’daki Venizelosçu papaz ve metropolitlerin çoğu azledildiği halde Meletios’un yardımcısı Athenagoras yerinde kalmıştır. Hemen ardından da Meletios ve Athenagoras New York’a giderek, Fener Patrikhanesini ele geçirmek için faaliyete başlamışlardır. Böyle bir süreçten sonra Patrik olan Meletios’un, yeni görevine başlamak üzere ABD’den Türkiye’ye gelir­ken, Londra’ya uğrayıp, İngiltere Başbakanı Lloyd George ile görüştü­ğünü vurgulamamız gerekmektedir. Meletios, İstanbul’a gelir gelmez de işgal kuvvetlerinin başarıya ulaşması için çalıştıklarını açıkça ilan etmiş, daha ilk konuşmasında Anadolu’da Yunan zaferi için her kilisede dua edileceğini söylemiştir. Öyle sözler sarf etmiştir ki, işgal altındaki İstanbul’da bile müttefik sansür kurumu bunların yayınlanmasını yasak­lamak zorunda kalmış, Stambul gazetesinde konuşmalarının çok yerle­ri beyaz olarak çıkmıştır. “Yunan Düşü” isimli kitabı yazan İngiliz diplo­mat Michael Llevvelly Smith’in ifadesiyle, kendisini “kurtarılamayan Yunanlıların dinsel ve siyasal lideri” sayan Meletios, Milli Mücadele’nin başarıya ulaşmaya başlaması üzerine 1922’nin Şubat-Mayıs ayları arasında, kurtarılmamış Yunanlıları bırakmaması için Venizelos’a peş peşe yazdığı mektuplarda, “Küçük Asya’daki Helenizm, Yunan devleti ve tüm Yunan ulusu, hiçbir kuvvetin kurtaramayacağı bir ce­henneme düşmektedir.” diye feryat etmiştir. Ancak bu çabaları fayda vermeyen Meletios, Türk’ün zaferinden sonra 10 Temmuz 1923’te istifa etmiş, yardımcısı Athenagoras da Amerika’ya gitmiştir. Athenagoras’la ilgili en dikkat çekici bilgi ise adının, Atatürk’ün Mavri Mira ile ilgili ilk gizli genelgesinde örgütün kurucuları arasında geçmesidir.20 İşte bu isim ülkemizde 24 yıl, üstelik de çok etkili ve yetkili bir şekilde Patrik olarak görev yapmıştır.

Meletios’un seçimine benzer usulsüz seçim girişimleri Cumhuri­yetin ilk yıllarında da yaşanmıştır. Mesela 1925’te mübadeleye tabi bir kişinin Patrikliğe seçilmesini Türkiye kabul etmemiş, bunun üzerine, yurt dışından tepkiler gelmiştir. Başbakan Fethi Okyar, bunun Türki­ye’nin iç sorunu olduğunu söyleyince Patrik, “Patrikhane meselesi Türkiye’nin dahili bir işi değildir. Patrikhane milletlerarası mahiyette dini bir müessesedir.”21 karşılığını vermiştir.

Geçtiğimiz Aralık ayında Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in, Heybeliada Ruhban Okulu meselesini görüştüğü Yunan Milli Eğitim ve Din İşleri Bakanı Petros Eftimiu’nun “Bu artık sizinle bizim aramızdaki bir mesele değil. Azınlıklar konusu ilerleme raporuna da girdi. Bunu biz artık sizinle AB arasındaki bir sorun olarak görüyoruz.”22 demesi adeta tarihin tekerrürüdür.

Kıbrıs örneği

Patrikhane-siyaset ilişkisinde Kıbrıs tam anlamıyla laboratuvar niteliğindedir. Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasında ve Osman­lı’dan aldığı her toprak parçasında “ruhanilerin” yani papazların başrolde olduğu bilinmektedir. Bunun ana fikri de Megali İdea’dır. Buna göre, İstanbul tekrar ele geçirilecek, Yunanistan, Girit, Rodos, Kıbrıs, Anado­lu ve İskenderiye’ye kadar devam eden topraklar işgal edilerek, bir Helen imparatorluğu olarak kabul edilen büyük Bizans İmparatorluğu kurulacaktır. Bu imparatorluğun başkenti ise eski Bizans’ta olduğu gibi hala “Konstantinapolis” diye andıkları İstanbul olacaktır. Megali İdea’nın yaşatılması ve nesilden nesile aktarılması görevini de Rum Ortodoks kilisesi ve Ortodoks mezhebinin merkezi olan İstanbul’daki Patrikhane üstlenmiştir. İşte bu hedef doğrultusunda Girit, Rodos, 12 adalar ve diğer Ege adalarının ele geçirilip Anadolu’ya asker çıkarılmasında kilise Yunanistan’la omuz omuza hareket etmiştir.

Etniki Eterya’nın ilk hareketi 1820’de Eflak ve Boğdan’da başla­tılmış ama başarıya ulaşamamış, bunun üzerine gizli bir haberleşme örgütü kurularak Mora ve Rumların çoğunlukta olduğu bazı Akdeniz adalarında paskalya günü isyan başlatılması kararlaştırılmıştır. Papaz­ların öncülüğündeki 1821 Mora isyanından hemen sonra Kıbrıs’ta girişi­len isyan hazırlığını da kilise yapmıştır. Başpiskopos Kiprianos kilisele­ri birer silah deposu haline getirirken, 132 Rum’un silahlar ve çok mik­tarda para ile Mora isyanına destek için gönderilmesini organize etmiş­tir. Kiprianos, Kıbrıs isyanını başlatmak üzere yazdığı mektupta da “Top atışı duyulduğu vakitte, bütün Hıristiyanlar harp silahları ile Lefkoşa’ya hücum edecekler, Lefkoşa’yı ele geçirdikten sonra, bütün Müslümanları katledip, ortadan kaldıracaklardır.” demiştir.Bu hazırlığın ortaya çıkmasından sonra Kıbrıs Valisi Küçük Mehmet, Başpiskopos Kiprianos’u idam ettirip, diğer papazları sürgüne göndermiştir. Sürgün­deki papazlar, 1821 yılı sonlarında Roma’da toplanarak, ilk Enosis bildirisini yayınlayıp, tüm Hıristiyan Krallarına çağrıda bulunmuş ve Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı için yardımcı olmalarını istemişlerdir.

Osmanlı’nın, Kıbrıs’ı İngiltere’ye kiralamasından sonra buraya atanan İngiliz Yüksek Komiserini karşılayan da başpiskopos başkanlı­ğındaki Rumlar olmuş, yönetim değişikliğini sevinçle karşıladıklarını, çünkü İngiltere’nin, Kıbrıs’ı Yunanistan’a vereceğine inandıklarını söy­lemişlerdir. Bir yandan da Rum Ortodoks Kilisesi, Enosis çabalarını sürdürmüş, bu amaçla “Ulusal Konsey” oluşturulmuştur. Artık bu mü­cadele sadece sözle değil, gerektiğinde şiddet kullanılarak yapılacaktır. İlk hedef de Ada’daki İngiliz yönetimidir. Nitekim Mora isyanının 100. yıldönümü olan 25 Mart 1921’de yapılan Enosis plebisiti, 500 kilisede düzenlenmiş ve Yunanistan’a ilhak kararı onaylanmıştır. Bundan 10 yıl sonra, 1931’de düzenlenen Enosis ayaklanması da “Milli kurtuluşumuz Yunanistan’la birleşmektir.” diyen Papaz Nikodimos’un öncülüğünde olmuş, “ilhak” naraları ile hükumet binalarına saldırılmış, vali konağı yakılmıştır. İngiliz yönetimi, 7 kişinin öldüğü, 67 kişinin yaralandığı ve çok sayıda hasarın meydana geldiği bu isyanı sert tedbirlerle bastırabilmiştir. Rum Ortodoks Kilisesi önderliğinde 15-20 Ocak 1950’de yapı­lan plebisitte de Kıbrıs’ın Yunanistan’a ilhakı isteği tekrarlanmıştır. Rum Liderliği ile Yunanistan’ın 1949’da Enosis için uygun ortam olduğu düşüncesiyle yeniden başlattığı plebisit girişiminde Komünist AKEL Partisi ile kilise arasında yaşanan çekişme ibret vericidir. Çalışmayı kiliseye kaptırmak istemeyen AKEL, kampanya açıp, “Enosis istiyorum” yazılarının altına imza toplarken, kilise ayrı bir çalışma başlatmıştır. O zaman Baf metropoliti olan Makarios özellikle büyük çaba göstermiştir. Çünkü bu çabası ona Başpiskoposluk kapılarını açacaktır. Böylece asırlardır Enosis’in bayraktarlığını yapan kilise resmen bir plebisit ger­çekleştireceğini açıklamış ve halkın kendilerinin düzenleyeceği plebisi­te katılmasını istemiştir. Bunun üzerine başarısız bir sonuç almak yeri­ne kiliseyi desteklemeyi uygun gören AKEL partisi, çalışmalarını iptal edip halkı kilisenin düzenlediği plebisite katılmaya çağırmak zorunda kalmıştır. Kiliselere konan defterlere, “Enosis’e evet” ya da “Enosis’e hayır” şeklinde imza atarak gerçekleştirilen plebisitin sonucu, yüzde 96 “Enosis’e evet” olarak açıklanmıştır. İşte Makarios bu eylemde göster­diği başarıdan sonra Başpiskopos seçilmiştir ve Başpiskoposluğu dö­neminde Enosis faaliyetleri daha da yoğunlaşmıştır. Peon adlı gençlik örgütünü eğitip silahlandırması için karar alan Makarios’un, EOKA terör örgütünün arkasındaki isim olduğu ortaya çıkınca İngilizler, 9 Mart 1956’da onu tutuklayıp Seyşel adalarına sürgüne göndermiştir. Bu kişi 1960’ta kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı görevini de cübbesi ve boynundaki haçı ile yapmıştır. Ancak bu cumhuriyeti yıkan da Makarios olmuştur. Orta Doğu uzmanı, İngiliz Hukukçu Prof. Clement H. Dodd’un, bu dönemle ilgili tespitlerine ve işaret ettiği isimlere bugün de yabancı değiliz.

“Makarios, Türk toplumunun isteklerini reddetmek amacıyla kuv­vet kullanmaya karar verdi. Planın adı meşhur Akritas Planı’ydı ve anayasal değişikliklerin uygulanması sırasında çıkabilecek her türlü Kıbrıs Türk tepkisine karşı özel güç kullanımını öngörüyordu. Aralık 1963’te önceden tasarlanan olaylar patlak verdi ve yüzlerce Türk öldü. 1966 tarihli Patris gazetesinde yayınlanan bu plana göre, Türk halkı ani bir saldırı ile yok edilecek ve Ada Yunanistan’a bağlanacaktı. Bu planın hazırlayıcıları arasında Akritas kod adlı İçişleri Bakanı Yorgacis, Cum­hurbaşkanı Makarios, Meclis Başkanı Klerides de bulunuyordu. Patris gazetesi bu planda görev alan Rum liderlerin isimlerini de açıklamıştı: Başkan: Polikarpos Yorgacis, Başkan Vekili: Çalışma Bakanı Thassos Papadopulos, Kurmay: Milletvekili Nikos Koçiş, Kurmay Daireleri Mü­dürü: Meclis Başkanı Glafkos Klerides.”23

Kıbrıs’ta 1963’ten sonra yaşananlarda dönemin Fener Rum Pat­riği Athenagoras’ın parmağının olduğunu Time ve Fortune dergilerinde Rita Winterral, şöyle kaleme almıştır:

“Böyle siyasi bir işin, bir din adamının siyasi mantosu altından ida­re edildiği nereden bilinsin? Önce Kıbrıs Rumlarını, sonra Yunan halkı­nı Türkiye ve İngiltere aleyhine tahrik eden, aslında ruhani bir vazife ile mükellef bulunan Athenagoras’tır. Onu yakından tanıyanlar bilirler ki, o din adamından ziyade siyaset adamıdır. Kiliseyi, ruhani vazifesini düşünmez, siyasetle meşgul olur. O, Amerika’da bulunduğu zamanlar­da da öyle idi. Gerek Makarios, gerek Kıbrıs’ta onunla birlikte çalışan din adamları, Ortodoks kilisesine bağlı olduklarından Patrik Athenagoras’tan emir alırlar. Efkar-ı umumiye şunu iyi bilmelidir ki, onların bütün yaptıkları Athenagoras’ın şahsi arzularıdır. Din ile siyaset başka şeylerdir. Böyle olduğu halde, onların Kıbrıs’taki faaliyetlerini, dini vazifelerini bırakıp siyasetle meşgul olmalarını Athenagoras’ın hoş görmesi ve mani olmaması benim bu sözlerimi ispata kafidir.™

Kıbrıs’ta Türkler boğazlanırken Patrikhanenin bütün ısrarlara rağmen olayları kınamaya yanaşmaması da çok önemli bir tespittir. Bu dönemdeki Kıbrıs olaylarından sonra izinsiz çalışan bazı rahipler ile İzmir Yunan Konsolosluğu rahibi Dimeteo, dini kisve altında zararlı faaliyetlerde bulundukları için sınır dışı edilmiştir. Dönemin İçişleri Ba­kanı Orhan Öztrak, Patrik Athenagoras’ın vekili Emilyanos’un da zararlı faaliyetlerde bulunması sebebiyle Türk vatandaşlığından çıkarıldığını açıklamıştır. Ayrıca azınlık okulları için tedbir alınmış, Gökçeada ve Bozcaada’daki Rum okulları özel okul statüsünden çıkartılarak, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Ruhban Okuluna yabancı öğrenci kabulü yasaklanmış, yüksek kısmı iptal edilmiştir.

Bunların geçmişte kaldığını söyleyenlerin, Annan Planı ile ilgili tar­tışmaları hatırlaması gerekmektedir. Kıbrıs Rum Kilisesi Başpiskopos Vekili Baf Metropoliti Hrisostomos, görüşmelerin sonucunu beklemeye gerek duymadıklarını, şimdiden referandumda “hayır” mesajı verdikle­rini ve “Kıbrıs Türklerinin ekonomik yönden kalkınmasına karşı oldukla­rını” söylemiştir. Baf Metropoliti, Rum kesiminin AB üyeliğini kastede­rek, “Enosis’i 1 Mayıs’ta gerçekleştireceklerini” belirtmekle kalmamış, “Yunanistan ile birleşmeyi şampanyayla kutlayacaklarını” duyurmuştur. Girne Metropoliti Pavlos ise Rumları uyararak, “Referandumda evet derseniz, cennette yeriniz olmaz”25 demiştir. Girne ve Limosal metropo­litlerinin benzer açıklamalar yapmaları, zihniyet değişiminin göster­gesi, en önemlisi de “ruhani mi” yoksa “Helenizm’in başarısı için yapıl­mış bir siyasi faaliyet” midir? Böyle olmadığı içindir ki her ne kadar sonradan unutup Annan Planı’na tam destek vererek referandumda “evet” denilmesini isteyen Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Başbakanlığı sırasında Annan Planı ile ilgili olarak, “Kilisenin yetiştirdiği 60 bin Rum’u Kuzey Kıbrıs’a yerleştirmek istiyorlar. Bu kabul edilemez bir talep ve barışı bozar. Çünkü bunlar sıradan insanlar değil. Belli bir amaç doğrultusunda yetiştirilmiş insanlar.”açıklamasını yapmıştır.26

Dünya literatüründe patrikhane

Tarihi gerçeklere rağmen, Fener Rum Patrikhanesi’nin siyasi bir misyonu olmadığını iddia edip Türkiye’nin kaygılarını “paranoya” ola­rak nitelendirenlere, dünyanın en etkili iki ansiklopedisindeki bilgileri hatırlatmak gerekmektedir. Konularının uzmanı kişiler tarafından hazırlanan ve uluslararası yayın kurullarının denetimden geçen bu bilgiler, hem ülkemizin kaygılarını küçümseyen özgürlük şampiyonlarımızı, hem de Patrikhane için Türkiye üzerinde baskı oluşturup, her türlü talebi din ve vicdan özgürlüğü kılıfına sokan uluslararası güçleri yalan­lamaktadır. İşte bir de ansiklopedilerden satır başları ile Fener Rum Patrikhanesi gerçeği:

Büyük Larousse (Milliyet Yayını, 8.Cilt,sf. 4031): “Dünya Ortodoks kiliselerinin İstanbul’daki resmi merkezi. Fener Patrikhanesi de denir. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u alarak Ayasofya kilisesini camiye çe­virdikten (1 Haziran 1453) hemen sonra Ortodoksların dinsel yaşamla­rının yeniden düzenlenmesini, bir patrik seçilerek, patrikhanenin faali­yete geçmesini bir fermanla emretti. Fermanda, patrikhaneye çok geniş ayrıcalıklar tanındığını bildirdi. Bunun üzerine Katolik ve Ortodoks kiliselerinin birleşmesine öteden beri karşı çıkan Georgios Kortesios, Gennadios unvanı ve Marmara Ereğlisi metropolitinin takdis töreni ile Rum Ortodoks Patriği ilan edildi. Fatih, patriği kabul ederek, kendisine bir patriklik asası ve seçilişini onaylayarak, yetkilerini belirlediği bir de berat verdi. Patriğe, Divan-ı Hümayun’da söz hakkı tanındı, devlet protokolünde vezirlerle bir tutuldu. Patrikhane, çorbacılardan bir grup yeniçeri tarafından sürekli koruma altına alındı. XVII. yüzyıldan başla­yarak bazı patriklerin aşırı derecede siyasetle uğraşmaları ve merkezi otoriteyi sarsıcı davranışlarda bulunmaları üzerine patrikhanenin ayrı­calıklarına sınırlama getirildiği gibi, yetkileri de kısıtlandı. Patrikhanenin Hazine-i Hassa’ya, dış hazineye yıllık vergi, sadrazam ve sadaret ket­hüdasına yıllık hediye ödemesi, seçim törenlerinin padişah yerine sad­razam katında yapılması kararlaştırıldı; devlete karşı tutum ve davra­nışları nedeniyle Patrik III. Parthenios asıldı (1657). Osmanlı İmparator­luğu tarihinde asılan ikinci Patrik V. Ghrighorios oldu. Yunanistan’ın bağımsızlığı için ayaklanan Rum çetelerine para ve silah yardımında bulunan ve Mora ayaklanmasını açıktan açığa kışkırtan Patrik, Patrik­hanenin ana giriş kapısı önünde, dinsel giysileriyle asıldı(22 Nisan 1821). Bu tarihten sonra Patrikhanenin ana giriş kapısı sürekli kapalı tutuldu; kapının arkasına Ghrighorios’un bir resmi konuldu ve Patrik­haneye orta kapısının sağındaki kapıdan girilip, solundakinden çıkıl­maya başlandı.

Tanzimat’ta (1839) Patrikhane ve Patriklerin görev ve yetki alanla­rının yeniden belirlenmesi, Fuat Paşa tarafından eski ayrıcalıklarının tanınması(1844), patrikhanenin eski güç ve saygınlığını kazanabilmesi için yeterli olmadı. Yunan(1833), Bulgar(1870) ve Rumen(1885) ulusal Ortodoks kiliselerinin bağımsız olmalarından sonra Fener Patrikhane­si’nin eski yetki ve gücü önemli ölçüde azalıp, sınırlandı. Osmanlı hü­kumetinin, Yunanistan’ın bağımsızlığını tanımasından (1829) sonra Patrikhane her geçen gün Yunan hükumetinin çıkar ve buyrukları doğ­rultusunda hareket etmeye başladı. Daha sonra (1909) Osmanlı top­raklarında yaşayan Rumları yönetime karşı ayaklandırmak için giriştiği faaliyetleri arttırdı. Osmanlı Devletinin 1.Dünya Savaşından yenik ayrı­lıp, mütareke yıllarının(1918) başlaması ile birlikte Patrikhane, Bizans’ı yeniden diriltmek, Türk topraklarından bir bölümünü Yunanistan’a bağ­lamak için yoğun faaliyete girişti. Bu amaçla Etniki Eterya, Rum Matbu­at Cemiyeti, Rum İttihad-ı Milli Cemiyeti, Rum İzcilik Teşkilatı, Rum Trakya Cemiyeti, Rum Küçük Asya Cemiyeti vb. kuruluşları parasal yönden destekledi. Yunan Başbakanı Venizelos, İstanbul’a yolladığı iki siyasi temsilci ile işbirliği yaparak, İstanbul’dan toplanan 5 bin gönüllü Rum’u silahlandırıp, İzmir ve Trakya’ya gönderdi. İstanbul resmen işgal edilince (16 Mart 1920) Patrikhaneye Bizans çift başlı kartal armasını taşıyan bayrağı çekildi. Doğu Karadeniz’de Pontus Cemiyetinin silahlı çeteleri, sivil Türk halkını topluca öldürmeye başladılar.

Bu arada Yunanistan’ın buyruğu ile Doroteos Patrik seçildi. Yu­nanlıların İzmir’de denize dökülmesinden (9 Eylül 1922) bir süre sonra Doroteos ve Patrikhanenin önde gelen bazı din adamları Yunanistan’a kaçtılar. Patrikliğe IV. Malatayos getirildi(1924). Aynı yıl Lozan Konfe­ransında Türkiye, siyasal faaliyetlerde bulunmamak ve denetim altında tutulmak koşulu ile Patrikhanenin Türk topraklarında kalmasını kabul etti; ancak Osmanlılar döneminde tanınan ayrıcalıkları da kaldırdı, patriklerin Sen Sinod Meclisince seçilmesi ve T.C. uyruğu olmaları, değillerse bu uyruğa geçmeleri koşulu getirildi.”

AnaBritannica Genel Kültür Ansiklopedisi (Hürriyet Yayınları, 1986-1993, Cilt 12, Sf. 136): “Fener Rum Patrikhanesi I. Dünya Savaşı’­nın ardından işgalci güçlerle işbirliğine girdi. Lozan Antlaşmasından sonra Osmanlı Devleti’nden elde ettiği bütün ayrıcalıkları yitirerek, yalnızca dinsel bir kuruma dönüştü(1924). Ahali Mübadelesi sırasında Türkiye’deki çok sayıda Rumun Yunanistan’a göç etmesi Fener Patrik­hanesine bağlı cemaati büyük ölçüde azalttı. Türk vatandaşı olması gereken Patrik, Türk hükümetinin onayıyla Sen Sinod tarafından seçilir. Fener Patrikhanesi ile Sinod’un yetki alanı İstanbul Başpiskoposluk bölgesiyle sınırlıdır. Bu bölge Kadıköy, Terkos, Büyükada ve İmroz Adası ile Bozcaada olmak üzere dört metropolitliğe ayrılmıştır. Patriğin, Yunanistan’da Aynaroz Dağındaki manastır topluluğu, Patmos’daki Aziz Yuhanna Manastırı, Yunanistan’ın kuzeyindeki birkaç psikoposluk, 12 Adalardaki 4 psikoposluk ve Girit’teki özerk kilise üzerinde de yargı yetkisi vardır. Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, Avusturalya ve Yeni Zelanda’daki Ortodoks başpiskoposluklar ve metropolitlikler ile Finlan­diya özerk kilisesi de Fener Patriğine bağlıdır. Bugün ekümenik patrik­lik, dünyadaki Ortodoks kiliselerinin tümünün düşünce, görüş ve karar­larını temsil ve ifade eden makamdır. Bu nedenle bütün Ortodoks kili­selerinin temsil edildiği toplantılarla, ekümenik konsülleri düzenler.”

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları