16.07.2024

Propaganda makinesi Morgenthau

Sözde Ermeni soykırımının ve başta ABD olmak üzere dünyada Türklerle ilgili yaratılan olumsuz algının başlıca dayanaklarından biri Osmanlı Devletinde 1913 ve 1916 arasında ABD Büyükelçisi olarak görev yapan Henry Morgenthau'dur.


Sözde Ermeni soykırımının ve başta ABD olmak üzere dünyada Türklerle ilgili yaratılan olumsuz algının başlıca dayanaklarından biri Osmanlı Devletinde 1913 ve 1916 arasında ABD Büyükelçisi olarak görev yapan Henry Morgenthau’dur. Morgenthau, gerek yazdığı hatıratıyla, gerek ABD dışişleri bakanlığına yolladığı raporlarla gerekse ABD ve Avrupa basınına verdiği bilgilerle dünyada Türklerle ve Osmanlı’yla ilgili kara propagandanın baş aktörlerinden biri olmuştur.

Başkan seçilen Wilson’ la olan dostluğu sayesinde beklemediği bir şekilde büyükelçilik görevi alan Morgenthau, Osmanlı’yla ilgili ön bilgileri de ABD dışişleri bakanlığının yanı sıra Türkiye’de görev yapan misyonerlerden almıştır. Türklerle ilgili olumsuz algı yaratan “Morgenthau’nun Hikayesi” adlı kitap hem dönemin en etkin gazetelerinde yayınlanmış hem de kitap olarak basılarak yüksek satış başarısı elde etmiştir. Kitabında Türkleri ilkel, katil, medeniyet yok edici olarak tanımlayan Morgenthau da soykırım tezcilerine göre o dönem ABD henüz savaşa girmediği için diğer tüm ABD’liler ve Fransa İngiltere Rusya vatandaşları dışında tüm yabancılar gibi tarafsız kabul edilmesi gereken kişilerden bir diğeridir. Morgenthau’nun savaş propagandası için yaptığı çarpıtmalardan bazıları ilerleyen zamanlarda dönemin ABD devlet arşivlerinin tarih araştırmalarına açılmasıyla ortaya çıkmıştır. Her fırsatta ırkçılığa karşı olduklarını açıklayan bir takım sözde sanatçı aydın ve solcu tayfasının en ağır derecede ırkçı dünya görüşüne sahip Lord Bryce ve Henry Morgenthau gibi şahısların hazırladığı kitapları yegane kaynak olarak kabul edip Türkleri soykırımla suçlaması büyük bir çelişkidir. Anlaşılan o ki söz konusu Türk milletini suçlamak olduğunda en temel ilkeler bile göz ardı edilebilmektedir.

Büyükelçilik görevi boyunca Anadolu’ya adımını dahi atmayan Morgenthau, Ermeni sürgünüyle ilgili abartılı rakamlar ve çarpıtılmış haberlerle soykırım tezlerinin ve Türklere karşı olumsuz önyargıların temelini atmıştır. Tüm Hristiyan dünyasını Türklere karşı birleşmeye çağıran Morgenthau’nun ABD büyükelçisi olması da inandırıcılığını ve etkisini büyük ölçüde artırmıştır. Morgenthau’nun 1917’de Kızılhaç dergisine yazdığı makale Türklere ve Ermeni meselesine bakışını tüm açıklığıyla ortaya koyar.

“Acımasız terörizm, insanlık dışı işkence, Ermeni kadınları haremlere hapseden, masum kız çocuklarını ahlaksızlığa sürükleyen, her birini sekiz sente satan, yüz binlercesinin katledildiği, diğer yüz binlercesinin çöllerde tehcire ve açlığa mahkum edildiği, yüzlerce köyü ve şehri tahrip eden, tüm bu şeytanca planlarla Ermenileri, Rumları ve Suriyeli Hıristiyanları yok etmeyi amaçlayan Türkler cezasız mı kalacak? Türklerin, bizim korkaklığımız ve çekingenliğimizden yararlanarak bütün Hıristiyanlara “kâfir köpekler” olarak davranmasına izin verecek miyiz? Ya da, adım adım harekete geçerek bu Eski Hıristiyan uygarlığının kalıntılarının Türklerin yırtıcı dişlerinden kurtulması için çalışacak mıyız ?”

Morgenthau’nun Osmanlı Ermenileri meselesine bakışı Mavi Kitap’ la paralellik gösterir. Buna göre Türkler acımasız katildir, kabiliyetsizdir, medeniyet düşmanıdır. Ermeniler ise namuslu, mert, çalışkan, kabiliyetli ve mazlumdur. Morgenthau dışişlerine yolladığı raporda Hınçak üyesi Ermenilerin Sarıkamış harekatında Ruslara yardım ettiğini bildirse de, öldürülen Ermenilerin tamamının silahsız ve masum siviller olduğunu her zaman iddia etmiştir. Osmanlı Devleti tarafından sadece Hristiyan oldukları için öldürülmüşlerdir. Silah araması bahanesiyle kiliselere giren Türk jandarması Hristiyanların kutsal mekanlarını tahrip etmiş ve dalga geçmiştir. Morgenthau dini duygulara hitap ederek ABD halkını adeta bir Haçlı seferine çağırmaktadır. Buna bir nevi siyasal Hristiyancılık da denebilir.

Talat Paşa

Mondros Ateşkes Anlaşması sonrası İstanbul’un fiili işgali dönemindeki Osmanlı yöneticileri tarafından savaşa girilmesinin ve kaybedilmesinin mutlak sorumlusu olarak görülen İttihatçılara karşı başlatılan cadı avından kaçanlardan biri olan Talat Paşa’mızı Almanya’da şehit eden Ermeni fanatiğinin, suç üstü yakalanmasına rağmen akli dengesinin kısmen yerinde olmaması ve sürgünde ölen ailesinin intikamını aldığı gerekçeleriyle beraat ettirilmesi de Ermeni diasporası tarafından soykırıma kanıt olarak gösterilir. Ve bu hukuk rezaleti karar, ilerleyen yıllarda diplomatlarımıza canice suikastler tertipleyen Ermeni terör örgütlerinin adeta Türkleri öldürmeyi meşru bir hak olarak gösterme gayretlerine bahane olarak da kullanılacaktır.

Bu davada Talat Paşa’nın sürgünle Ermenilerin katledilmesini sağladığına dair en küçük bir kanıt ortaya konamamıştır. İlerleyen zamanlarda Ermeni diasporasının Talat Paşa adına ürettiği belgelerin sahteliği de kanıtlanmıştır.

Talat Paşa’nın mahkemesinde bilir kişi olarak dinlenenlerden biri de, Osmanlı ordusunda Çanakkale ve Suriye’ de görev yapmış olan Liman Von Sanders’tir.

“Benim kanaatimce Ermenistan’da olup biten ve Ermeni katliamları olarak nitelenen olayları iki başlık altında ele almak gerekir. İlk bölüm, jön hükümetinin Ermeni tehciri ile ilgili direktifini kapsıyor. Bundan, yani tehcir emrinden jön Türkler sorumlu tutulabilir, ama sonuçlarından sadece kısmen sorumludur. İkinci nokta Ermenistan’da vuku bulan çatışmalardır. Çatışmaların ilk nedeni, Ermenilerin Türk hükümetinin silahları teslim etme çağrısına karşı gelmiş olmasıdır. İkincisi Ermeniler hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde Rusların safında Türklere karşı savaşmışlardır. Elbette bu, çarpışmalara neden olmuş, doğal olarak yenilen tarafın ölümüyle sonuçlanmıştır. Kanaatimce bu gerçekleri birbirinden ayırmak gerekiyor.

Hükümet tehciri emretmiştir. Bu emrini hazırlarken en yüksek Askeri ve sivil mercilerin, askeri nedenlerle Ermenilerin Doğu Anadolu’dan uzaklaştırılmasını öngören raporlarına dayanmıştır. Bu konuda Almanlarla ilgili çok yanlış iddialar ileri sürüldüğü için burada, Kafkasya’daki tüm ordu komutanlarının ve generallerin Türklerden oluştuğunu vurgulamak isterim. Bu komutanlar ve sivil otoriteler, biraz önce ifade ettiğim gibi, İstanbul’a rapor vermişler, fakat bu raporlar üzerine çıkartılan tehcir emrinin uygulanması akla gelebilecek en kötü ellere bırakılmıştır.

Şunu da dikkate almak şarttır. Tehcirin güzergahı öylesine kötü idi ki, yalnız Ermeniler değil, birçok Türk askeri de yolda açlıktan, hastalıktan, Osmanlı devletinde egemen olan organizasyon bozukluğundan hayatını kaybetmiştir. Orada binlerce Türk askeri öldü. Sadece benim ordumda Gelibolu seferinden sonra bitap düşen binlerce asker yetersiz beslenmeden ölmüştür. Kanaatimce bütün bunları göz önünde tutmak gerekir.

Ayrıca Ermenilere refakat eden bu personelin bir kısmı, bulanık, bir takım cihat saplantılarının etkisindeydi. Ermenileri Hristiyan olarak görüyor, bunlara kötü muamele etmeyi marifet sayıyordu. Alt tabakadaki memurlar da bu eğilimi körüklemiş olabilir. Ermenilere ezelden beri düşmanlık besleyen kürtlerin bunlara saldırıp katlettiğine burada daha önce değinildi.

Ben şahsen, Talat’tan onun imzasını taşıyan ve Ermenileri ilgilendiren tek bir emir almadım. Aldığım emirler Enver Paşanın imzasını taşıyordu ve hepsi de çok hafif içerikliydi. Bazılarıysa saçmaydı ve uygulanması imkansızdı. Örneğin ordudan bütün yahudileri ve Ermenileri uzaklaştırma emri almıştım. Elbette bu emri uygulamadık, çünkü Ermenilere Yahudilere tercüman olarak ihtiyacımız vardı. Talat Paşanın emirlerinden ne ölçüde sorumlu olduğuna gelince, bildiğim kadarıyla Ermenilerin tehcirine dair en önemli emir 20 Mayıs 1915 tarihini taşıyan emirdir. Talat Paşanın sorumluluğu hakkında hiçbir şey söyleyemem. Direktiflerin fikir babası komitedir. Bakanlar kurulunda oy birliğiyle kabul edilmişlerdir. Dediğim gibi uygulama valilerin, alt tabakadaki memurun, özelikle de dehşet saçan jandarmanın elindeydi. ”

Altı yüz yıllık geleneği olan bir devlet düşünün ki soykırım uygulamaya karar veriyor, ama dönemin belgelerinde yazışmalarında sistematik soykırmdan bahseden veya soykırıma yorulabilecek tek bir belge çıkmıyor. Osmanlı arşivlerinden Ermeni sürgünüyle ilgili çıkan belgelerin tamamı sürgünlerin can ve mal güvenliğini sağlama amaçlı talimat ve önlemlerden ibarettir.

Dünya Savaşının kaçınılmaz sonuçları

Ermeniler birinci dünya savaşı koşullarından herkes kadar etkilendiler. Dünya savaşı, iç savaş hastalık kıtlık ve eşkıyalık yüzünden kayıplar verdiler. Ama tüm bu acıların sebebi Osmanlı’yı yöneten İttihatçıların Türk milliyetçiliği adına Ermenilere veya Hristiyanların tamamına karşı düşmanlığı , sistematik yok etme politikası değil, Osmanlı’yı paylaşmaya karar veren emperyalist ülkelerin tetikledikleri dünya savaşı ve Osmanlı’yı içeriden zayıflatmak için defalarca kullandıkları, Osmanlı Hristiyanlarını tahrik ederek silahlandırarak isyan ettirme, iç savaş çıkarma stratejileriydi. İttihatçılar, bırakın Hristiyan düşmanlığını, dünya savaşı başlangıcına kadar isyancı Taşnak partisiyle yakın ilişki içinde olmuş, hatta savaş öncesinde Taşnak yöneticilerine olası savaşta Osmanlı tarafında olmaları karşılığında özerklik teklifinde dahi bulunmuştur.

Tehcirde, iç savaşta, dünya savaşında ölen Ermenilerden çok daha fazla sayıda Türk Müslüman, Rusların Kafkasya ve Doğu Anadolu işgallerinde, eşkıyalığın kıtlığın hastalığın yanı sıra Rus ordusunun ve Ermeni çetelerinin katliamlarıyla ölmüş ve milyonlarcası Ermenilerden daha zor koşullarda yaşadıkları yerleri terketmek zorunda kalmışlardır. Ama ırkçı batı medeniyeti siyasetçileri tarihçileri misyonerleri diplomatları ve içimizdeki diasporacılar, Türk ve Müslüman halkların ölümlerini her zaman görmezden gelmektedir. Ve de Ermeni isyancı örgütlerinin Osmanlı’nın sivil görevlilerine askerlerine ve Müslüman halkına saldırması Osmanlı’daki yabancılar tarafından devrimci faaliyet olarak görülmüştür. Ne de olsa asla medenileşemeyecek barbar ırkların vücutlarının ortadan kaldırılması insanlığa hizmettir. Dönemin savaş koşullarında çok daha fazla kayıp vermemize ve çok bariz savaş suçlarına maruz kalmamıza rağmen soykırım ve savaş suçuyla suçlanan yine biziz. Kelimenin tam anlamıyla hem suçlular hem güçlüler. İçimizde ise sol liberal ve siyasal İslamcı kesimden soykırım tezlerini destekleyen ciddi bir kesim mevcut. Dönemin koşulları neymiş, ne olmuş.,umurlarında bile değil. Kimi Türk milliyetçiliğine kimisi İttihatçılara olan karşıtlığından Ermeni fanatiklerinin tezlerini gözü kapalı kabul etmekteler. Bir gerçektir ki kahramanı gibi haini de bol bir milletiz.

Irkçı kim?

Batılı siyasetçileri tarihçileri diplomatları misyonerleri ırkçılıkla suçlamam size abartılı gelmesin. Çünkü o devirde ırkçılık bugünkü gibi marjinal ve olumsuz bakılan bir ideoloji asla değildi. Dönemin hakim ideolojisiydi. Bilimi felsefeyi ve medeniyet adına herşeyi ari ırkının kurduğu ve yükselttiği tezine , ari ırkın mutlak üstünlüğüne dayanan ırkçılık, Almanların ikinci dünya savaşını kaybetmesi ve işgale uğraması sonucu Nazilerin yaptıkları korkunç katliamların açığa çıkmasıyla tüm dünya kamuoyu gözünde mahkum edilmiştir. Öncesinde tarih arkeoloji antropoloji sosyoloji ve bilimin aklınıza gelen her tür disipliniyle desteklenen ve en çok kabul gören ideolojidir ırkçılık. Irkçı bakış açısının temelinde sanayi devrimini gerçekleştiren Avrupa’nın aynı dönemde henüz tarım toplumu olan Asya Afrika ve Amerika halklarını ve tarıma dahi geçemeyen, avcı toplayıcı olarak yaşamlarını sürdüren Avustralya halklarını gözlemleyerek bunun sebebinin Avrupalıların zeka ve kabiliyet üstünlüğüne bağlamaları vardır. Bu görüşe göre sadece ari ırk sanayi devrimini gerçekleştirerek modern şehirler kurabilir. Diğer ırklar ise yaradılışları gereği medeni olamazlar ve yegane kabiliyetleri var olan medeniyetlere barbarca saldırmak ve yok etmektir.

Günümüzde sanayi devrimini öncelikle Avrupalıların yapmasını, bilimde denizcilikte Avrupa’lıların ilerlemesini, dinin özgür düşünce ve bilim üzerindeki prangasını ilk Avrupalıların kırmasını ve dünyanın kalan bölgelerini işgale girişmelerini toplumların zeka ve kabiliyet farkına değil coğrafi koşullara bağlayan mantıklı ve bilimsel açıklamalar mevcuttur.

Sürgünse Türk ve Müslüman halklar, hem de hiç bir silahlı faaliyetleri olmadıkları halde Balkanlardan Kafkasya’dan Kırım’dan etnik temizlik amacıyla sürülmüş, ölümse Ermenilerin 1912 ve 1922 arası dönemde verdiği kayıplardan çok daha fazla kayıp vermiştir. Osmanlı Devleti, yeterli olamasa da Ermeni sürgünlerin can mal güvenliği için önlemler almaya çalışırken Balkanlarda Yunanlılar Bulgarlar, Kafkasya’da ve Anadolu’da Ruslar ve Ermeniler, Müslüman nüfusun bulundukları yerleri terketmesi için her tür savaş suçunu işlemişlerdir. Ama bırakın Müslüman halkların sürgün koşullarını katledilişlerini abartılı bir şekilde anlatacak ve onlarca dile çevrilip milyonlarca adet basılacak renkli bir İngiliz propaganda kitabının varlığını, olduğu gibi anlatan renksiz bir kitap veya propaganda çalışması dahi olmadığı için Ermenilerin çektikleri acılardan hiç de az olmayan bu sürgünler katliamlar yok sayılmaktadır.

Türklere Müslümanlara ve genel olarak ari ırka mensup görmedikleri tüm insanlara karşı önyargılı ve ırkçı bakış açısına sahip misyonerlerin diplomatların yabancıların algıda seçici yanlı gözlemlerine dayanan raporlarının, İngiliz propaganda mekanizmasından geçmiş hali olan Mavi Kitaba dayanarak tehcir koşullarını ve sürgünde hastalık kıtlık eşkıyalık gibi sebeplerle ölen Ermenilerin sayısını abarttıkça abartarak Türkleri haksızca soykırımla suçlamanın adil mantıklı bir dayanağı yoktur. Aslında yabancı diplomatların soykırım tezlerini yalanlayan raporları da arşivlerde mevcuttur. Fakat soykırım tezlerine uymayan her tür belge ve kanıtı yok sayanlar bunu da görmez. Örneğin, ABD’nin Mersin Konsolosu Edwin Natan, 30 Ağustos 1915’te Morgenthau’ya gönderdiği raporda; Tarsus’tan Adana’ya kadar olan yol güzergâhının Ermenilerle dolup taştığını, Adana’dan sonra trenle yolculuk yaptıklarını, yoğun kalabalık nedeniyle izdiham yaşandığını; ancak, görevlilerin işi düzen içinde yürüttüklerini, şiddete ve düzensizliğe yer verilmediğini, göçmenlere yeteri kadar bilet sağlandığını, muhtaçlara yardımda bulunulduğunu belirtmiştir.

Kapsamlı ve sistematik propaganda yöntemleriyle soykırım yalanı öyle büyümüştür ki, maalesef cevap vermek zorunda kalıyoruz. Irkçılığın, emperyalist soykırımların katliamların gerçek ve rakipsiz şampiyonları Avrupalılar dururken böyle suçlamalara biz Türkler muhatap oluyoruz.

Kaçınılmaz karar :Tehcir

Dünya savaşında Ermeni askerlerin Osmanlı ordusundan silahlı olarak firar edip Rus ordusuna katılmaları, Rus ordusu için casusluk yapmaları, Osmanlı ordusunun ikmal yollarına ve her tür unsuruna saldırmaları, Sarıkamış harekatında isyancı Ermenilerin Ruslara yardım etmesi ve Rusların Van Bitlis işgalinde Osmanlı Ermenilerinin Rus ordusuyla beraber hareket edip işgalci Rusları bile rahatsız edecek bir vahşetle Müslümanlara saldırmaları İttihatçılara zorunlu olarak tehcir kararını aldırmıştır. Muhtemelen İttihatçıların yerinde kim olsaydı varlık savaşı veren Osmanlı Devletini ve halkını savunmak için aynı kararı alırdı. Alması da gerekirdi.

Van ve Bitlis’de Rus ordusuyla bir olup yetişkin erkeklerin askerde olması sebebiyle ağırlıklı olarak kadınlardan çocuklardan ve yaşlılardan oluşan sivil Müslüman halka acımasızca saldıran Ermenilerin aynı ihaneti Ruslar tarafından ilerleyen zamanlarda işgale uğrayan Erzurum Diyarbakır Elazığ Sivas Adana ve Trabzon’da tekrarlamayacağını kim garanti edebilirdi ? Rusya’da mutlakiyete dayalı bir rejim olan çarlığı tehdit eden ve Anayasa meclis gibi çarlığın yetkilerini kısacak talepleri olan devrimci faaliyetler Rusya’yı iç savaşa sürüklemeseydi, Rus ordusunu zayıflatıp geri çekilmesine yol açmasaydı ve işgaller kalıcı hale gelip Anadolu’nun içlerine doğru ilerleseydi, en azından bazı Ermenilerin Osmanlı Devleti ve halkı aleyhine faaliyet göstermeyeceğini kim garanti edebilirdi? Tehcir, dönemin koşullarını bilen ve mantıklı nesnel düşünen herkes için mutlak bir zorunluluktur. Tehciri Osmanlı’nın kendini savunması adına bir gereklilik olarak yorumlayan Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovannes Kacaznuni deli değildir. Sadece dürüst ve gerçekçidir. Ermenilerin çektiği acılardan Osmanlı devletini veya İttihatçıları değil emperyalist ülkelere güvenerek Osmanlı’ya isyan eden ihtilalci örgütleri ve en başta kendi partisi Taşnak’ ı sorumlu tutar Kacaznuni.

Türklere Ermenileri haksız yere sürmek ve katletmek gibi suçlamalar yönelten ülkelerden Abd’nin, Japonların Pearl Harbour saldırısı sonrası dahil oldukları ikinci dünya savaşı sırasında hiç bir karşıt faaliyette bulunmamalarına rağmen Japon asıllı Abd vatandaşlarını toplama kamplarına hapsetmesi anlayana çok şey anlatır. Pasifik kıyılarında yaşayan 120 bin japon asıllı ABD vatandaşı, dönemin ABD hükümeti tarafından, olası bir Japon işgali durumunda Japon ordusuyla beraber hareket etme olasılıkları ve kısıtlı zamanda hangi Japonların ABD’ye sadık kalabileceğinin belirlenmesinin mümkün olmadığı gerekçeleriyle ülkenin doğu kesimlerindeki kamplara sürülmüştür. Japon asıllı ABD’lilerin yargıya taşıdığı tehcir kararı, savaşın olağanüstü koşulları ve ülke savunması gerekçe gösterilerek yüksek mahkeme tarafından da onaylanmıştır. Dünya savaşı esnasında Osmanlı hükümetinin devleti ve halkı koruma adına önlem olarak Osmanlı ordusunun ikmal yollarının geçtiği veya Ruslar tarafından işgale uğraması olası bölgelerde Ermenilerden devlete bağlı kalacaklarla Ruslarla işbirliği yapacakları belirlemesinin bir yolu var mıydı? Devleti savunmak ve halkın can mal güvenliğini sağlamak için Ermenileri tehcir etmek dışında bir seçenek var mıydı?

Tarafsız olması söz konusu olmayan diplomatların ve misyonerlerin İngiliz istihbaratının elinden geçmiş raporlarını güvenilir bulan soykırım tezcileri, binlerce senelik devlet geleneğine sahip Türklerin kurdukları en görkemli devlet olan Osmanlı’nın arşivlerini güvenilmez bulur. Aslında genel olarak peşin hükümle vardıkları yargıya uymayan her türlü belgeyi kaynağı araştırmayı incelemeyi reddederler. Göründüğü kadarıyla propaganda üstünlüğünü ele geçirmenin verdiği özgüven ve fırsatçılıkla dünyada ne kadar ülke varsa parlamentolarından Türkleri soykırımla suçlayan kararlar çıkarmak, tarihi arşivlere dalıp soykırım tezlerini yalanlayan belgelerle karşılaşma tehlikesini göze almaktan daha cazip gelmektedir. Ama kimin kime ne yaptığı tartışmalarının eksik olmadığı tarih biliminin genel kabul görmüş ilkeleri bellidir. Ve bu ilkelerde, tarih biliminde değil siyasette faaliyet gösteren parlamentolara yer yoktur

Yerli ve yabancı pek çok tarihçinin ve arşiv belgelerinin açıkca gösterdiği gibi ihtilalci Ermeni örgütleriyle bağlantılı olanlar hariç batı Anadolu’da yaşayan, Katolik veya Protestan olan, orduda görev yapan veya esnaflık yapan Ermeniler tehcir dışında tutulmuştur. Osmanlı Ermenilerinin soykırıma uğrayıp uğramadığı konusunda mesele rakam değildir. Şu kadar insan ölünce soykırım aşağısı değil diye bir kriter yoktur. Tek bir insanın bile yaşam hakkı değerlidir ve kutsaldır hiç şüphesiz. Mesele Osmanlı Devletinin Ermeni vatandaşlarını yok etmek gibi bir niyetinin olup olmadığıdr. Osmanlı Ermenileri’nin tehcir yolculuğu kötü şartlar altında geçmiş de orduda görev yapan Türk askerleri ve köylerde kalan sivil Türkler dört dörtlük koşullarda mı yaşamışlardır? Askeriyle siviliyle milyonlarca Osmanlı Türkü, dünya savaşı, hastalık, kıtlık, Ermeni çetelerinin yarattığı terör yüzünden hayatını kaybetmiştir. Sadece tifodan ölen askerlerimizin sayısı 600 bin gibi korkunç bir rakamdır. O zaman kendimize de soykırım mı uygulamışızdır? Devir ölümün kol gezdiği zamanlardır.

Soykırım tezcileri kendilerini haklı göstermek için hastalık, kıtlık, iç savaş dünya savaşı gibi sadece Ermenileri değil bölgede yaşayan herkesi etkileyen koşullardan meydana gelen ölümleri ve Ermenilerin kendi istekleriyle dünyanın muhtelif yerlerine göç etmeleri sebebiyle Ermeni nüfusunun azalmasını tamamıyla sürgün ve sistematik katliam sebebiyle olmuş gibi gösterme kurnazlığı içindedirler. Bu dönemde Ermenilerin nüfus hareketlerinin ve kayıplarının az bir kısmı tehcir sebebiyle olmuş, büyük kısmı emperyalist ülkelerin desteğiyle ihtilalci Ermeni örgütlerin çıkardıkları iç savaş ve yine Emperyalist ülkelerin dünya topraklarını ve kaynaklarını paylaşma rekabetinin tetiklediği dünya savaşı yüzünden meydana gelmiştir. Milyonlarca Türk ve Müslüman da Balkanlardan Anadolu’ya Kafkasya’ya uzanan bölgelerde savaş koşulları nedeniyle yollara dökülmüştür ve bunun için Yunanlıların Bulgarların veya Rusların Ermenilerin şiddeti yetmiş, tehcir kararı almalarına gerek kalmamıştır. Türklere karşı 1917’ye kadar Çarlık Rusya’sıyla ve sonrasında Bolşevik Rusya’yla , 1918’den sonra da Fransızlarla ve İngilizlerle işbirliği yapan ve Türk Müslüman halka karşı sayısız savaş suçu işleyen Ermenilerin Sevr’in suya düşmesi sonrası Türklerin intikamından korkarak Anadolu’yu terketmeleri de Anadolu’da Ermeni nüfusunu azaltan bir diğer faktördür.

Fransa’nın Güney Anadolu’daki işgali sırasında Fransız askerleri dahi kendilerine destek veren Ermenilerin Türklere karşı uyguladığı şiddetten şikayet etmiştir. Gereksiz şiddetin işgal edilen halkı isyan etmeye teşvik ederek işgali kalıcı hale getirme yolunda işlerini zorlaştıracağının bilincindeki emperyalizmin deneyimli ülkesi Fransa’nın subayları hükümetlerine yolladıkları mesajlarda, Ermeniler’in sadece intikam hisleri ile davrandıklarını, Türk köylerini yakıp yıktıklarını, böylece Fransız aleyhtarlığının süratle yayıldığını bildirmişlerdir.

Ermenilerin bir kısmı savaş öncesi, bir kısmı savaş sonrası Türkiye’yi terketmesine, tamamının değil bir kısmının tehcir edilmesine, ve tehcir edilenlerin büyük çoğunluğunun hedeflenen konuma ulaşıp savaş sonrası itilaf devletleriyle iyi geçinmek isteyen mütareke hükümetleri tarafından geri çağrılmasına, ve yüzbinlerce Osmanlı Ermenisinin Amerka ve Avrupa’nın farklı ülkelerine göç etmelerine rağmen Mavi Kitabı temel alarak bir buçuk hatta iki milyon Ermeninin Osmanlı’nın kasıtlı yok etme politikasıyla soykırıma uğradığını iddia etmek tarihi gerçekleri ters yüz etmekten başka bir şey değildir. Milyonlarca Ermeni sürgünde katledilseydi 1918’de Osmanlı’nın tehcir edilen Ermenilere geri dönüş izni veren kararına Ermeni kilisesinden ve basınından şükranlarını sunan olur muydu acaba? Tüm bunlar arşivlerdedir.

Soykırım saplantısı

Siyasetçisinden aydınına Ermeni milliyetçileri, soykırım tezlerinden vazgeçecek ya da en azından sorgulayacak cesareti basireti gösteremezler. Çünkü zamanında başta Osmanlı’ya karşı topyekun savaş açma kararı olmak üzere Ermeni Kilisesi Patrikliği, isyancı Ermeni partileri ve aydınları tarafından alınan ve sonuna kadar uygulanan bu siyasi kararlar Anadolu’daki Ermeni milletinin azalmasına ve Ermenilerin türlü olumsuzluklar yaşamasına sebep olmuştur. Kötü sonucun sorumluluğundan kaçmak ve faturayı Türklere kesmek kolaylarına gelmektedir. Sorumluluğu kabullenip yaşananların sebebinin Ermenilerin siyasi tercihleri olduğunu sadece Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovannes Kacaznuni ifade etmiştir. Diğer Ermeni önde gelenlerinin yaptıkları ise bu tür gerçekçi sorgulayıcı çıkışları görmezden gelmek, mümkünse hasır altı etmektir.

Soykırım tezlerinde ısrarın bir diğer sebebi ise Ermeni milliyetçiliği davasının Türkler tarafından zulme ve soykırım uğrama hikayesi olmadan dünyada Ermeni kitlelerini etrafında toplayamayacağı düşüncesidir. Aslında Yunan milliyetçiliği de benzer durumdadır. Hepimiz biliriz ki masallarda hikayelerde dizilerde filmlerde hatta çizgi filmlerde bile en azından bir tane kötü karakter mevcuttur. Bu kötü karakter genelde pek sevilmese de ilgiyi artırdığı için çok gereklidir. Siyasi davalar da bundan farksızdır. Eğer bir düşman varsa siyasi bir dava ortaya koymak zor olmaz. Ortada bir düşman yoksa yaratılır ki siyasi dava yürüsün.

Kapitalizm yarattığı komünizm canavarıyla mücadele eder, dinciler ise kendilerince dinsizlerle ve din düşmanlarıyla. Kitleleri toplamak, hem fikren hem bedenen dava uğrunda harekete geçirmek için bir düşman yaratmak en pratik usuldür. Ve tabi ki haklı davalarda canavar zaten kendiliğinden vardır. İngilizierin emperyalist saldırısı ve sömürüsü olmasaydı Hintliler uluslaşma sürecine girebilirler miydi acaba? Afrika ülkelerinin uluslaşma sürecini tetikleyen de emperyalist saldırılardır. Bugün dünyamız uzaylı denen dünya dışı ırklardan biri tarafından saldırıya uğrasa, dünya siyaseti içinde zaman zaman birbirini boğazlayan Abd Çin Rusya gibi devletlerin bu ortak düşmana karşı samimi bir işbirliği içinde mücadele etmeleri yüksek olasılıktır.

Demem odur ki, günümüzde Ermeni ve Yunan milliyetçiliği, Türk düşmanlığı ve Türkler tarafından haksızlıklara zulümlere uğrama hikayesi üzerinde inşaa ettikleri saplantılı kin nefret duygularına dayanmadan siyasi davalarının yürümeyeceğine dair inanç oluşturmuştur. Türklerle iyi ilişkiler kurmanın, tarihde olanları aklı selim ve adil bir şekilde değerlendirmenin milliyetçiliklerine zarar vereceğini düşünmektedirler.

Empati duygusuna sahip olduğunu düşünen bir Türk milliyetçisi olarak Kürt Ermeni Yunan Rus ya da başka hangi etnik kökenden ya da milletten olursa olsun herkesin milliyetçi duygulara sahip olma ve bu yönde hareket etme hakkına saygı duyuyorum. Ama bu milliyetçilik davası kin nefret terör, yalan, iftira ve gelecek nesillerin kin nefret tohumlarıyla zehirlenmesi pahasına olursa işte buna saygı duymam mümkün değildir.

Günümüzde Ermeni milliyetçiliği, Yunan milliyetçiliği, Bulgar milliyetçiliği ve pkk’nın kürt milliyetçiliği saplantılı histerik Türk nefretini ve Türklerle ilgili pek çok yalanı iftirayı temel alır. Nefretlerini gelecek nesillere aktarmayı görev ve marifet bilen bu anlayışla ilgili en küçük eleştiride dahi bulunmayan sözde aydın malum kesimlerin, yakın coğrafyamızda, Türkistan’da ve tüm dünyadaki soydaşlarımızın haklarını ve itibarını savunmaya dayalı milliyetçilik anlayışımızı ve Türk milliyetçiliğinin olmazsa olmazı Turancılığı faşizmle ırkçılıkla ilişkilendirmesi hayret vericidir.

Türkiye’deki milliyetçilik anlayışında gerici saldırgan unsurlar olduğu doğrudur. Ama bizimkiler Ermeni milliyetçilerinin diasporacıların yanında oldukça masum kalmaktadır. Örneğin Hırant Dink’e suikast tertipleyen kendini bilmezler Türkiye’de çok büyük oranda kınanırken 1970 ve 80’lerde Türk diplomatlarına sayısız suikast düzenleyen Asalacı teröristler Ermenistan’da ve diasporacılar arasında kahraman ilan edilmiştir. Geçmişteki tarihi meselelerle hiç alakası olmayan, sadece Türk olduğu için öldürülen diplomatlarımızın ve yakınlarının katili caniler için Ermeni kiliselerinde anma törenleri düzenlenmiş, sağ kalanlara yargılama sürecinde büyük destek verilmiştir.

Bildiğimiz gibi Hırant Dink suikasti sonrası yüzbinler bu siyasi cinayeti haklı olarak protesto etmiş , ”Faşizme inat kardeşimsin Hırant” sloganları yükselmişti. 70’li ve 80’li yıllarda Ermeni terör örgütlerinin 31’i diplomat 58 Türk vatandaşını katletmesi sonrası geçen 50 senede ise Ermenistan’da ya da başta ABD ve Avrupa olmak üzere dünyanın muhtelif yerlerinde yaşayan milyonlarca Ermeni arasında “Asala terörüne inat kardeşimsin Türk Diplomat diyen tek bir kişi çıkmamıştır. Ancak Ermeni teröristlerin eylemlerinde Türklerin dışında çok sayıda sivil insanın yaralanması ve ölmesiyle artan uluslararası tepki sebebiyle Ermeniler içinde kısmen de olsa terör eylemlerine tepki yükselmiştir.

Sadece Ermeni kökenli bir Türk olan Artin Penik adlı vatandaşımız Ermeni terör örgütü Asala’nın seri cinayetlerini protesto etmek için kendini yakarak tepki göstermiştir. Ölmeden önce ağır yanıklar içinde

” Ermeniler adına cinayetler işleyen Asala katillerini protesto etmek için kendimi yaktım. Öleceğim ama pişman değilim. Şimdi kurtulacak olsam Asala’yı protesto etmek için kendimi bin kez daha yakarım. Türkler ve Ermeniler kardeştir. Başta Fransa olmak üzere Ermenilerle Türklerin arasını açmak isteyenlere lanet olsun. Ben Ermeni kökenliyim ama Türküm, Atatürkçüyüm. Türk yurttaşıyım” diyen vatandaşımızı saygıyla minnetle anmak, unutturmamak görevimizdir.

Fanatik Ermenilerin 1970’lerden itibaren sözde soykırım üzerinden artırdıkları histerik nefret iklimi, yalan iftira kampanyası ve diplomatlarımıza yakınlarına yapılan acımasız terör saldırıları olmasaydı Türkiye’deki en bilinçsiz milliyetçi dahi bir Ermeni aydınına suikast tertipler miydi ? Hepimiz Ermeniyiz diyenler bunları da düşünmelidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazar

Murat Hüseyin Bilgin

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar