22.10.2021

Türk âlemi: İslam, mezhepler ve tarikatlar

"Türklerin arasındaki şu yabancılığı, şu husumeti kaldırmak; Türklere bir unsur-ı vahid, bir kütle-i vahide oldukları fikrini telkin etmek için evvelâ bütün şu turuk ve mezahibin umumi ve yegane menbaı olan dine ait doğru malumat vermek lazımdır."


"Turuk ve mezahib-i muhtelifenin ser-çeşme-i umumisi olan dinin muhtevi bulunduğu hakayık-ı asliyeye kütle-i nasın tamamı ile yabancı kalması, beher tarikat veyahut mezhep etrafında toplanmış olan Türk kütlelelerine yalnız şu tarikatı, şu mezhebi din-i hakiki addettirmiş, yalnız onun hurafat ve esatirine bağlamıştır. Bu zavallılar diğerlerini batıl ve onların mensuplarını hasım addediyorlar."

“Turuk ve mezahib-i muhtelifenin ser-çeşme-i umumisi olan dinin muhtevi bulunduğu hakayık-ı asliyeye kütle-i nasın tamamı ile yabancı kalması, beher tarikat veyahut mezhep etrafında toplanmış olan Türk kütlelelerine yalnız şu tarikatı, şu mezhebi din-i hakiki addettirmiş, yalnız onun hurafat ve esatirine bağlamıştır. Bu zavallılar diğerlerini batıl ve onların mensuplarını hasım addediyorlar.”

 

Türk kavmi İslamiyet’i kendi malı edinmiş olduğu, İslamiyet’e bütün kalbi, bütün mevcudiyeti ile sarılmış bulunduğu için İslamiyet’e vurulmuş manevi darbelerin tesirlerine de bittabi ve bizzarure maruz kalmıştır. Geçen makalemizde biz şu darbelerin müellem neticelerini tadad ettiydik. Türk kavminin mukadderatı ile kendisini alakadar addeden Türklük kaygısı ile mütehassis olan Türklüğü iltizam ederek terakki ve tealisine çalışmak isteyen her kimse evvel-be-evvel şu darbelerin def ü refi ile uğraşmalıdır.

Ezcümle biz demiştik ki, İslamiyetin maruz kalmış olduğu tahribat neticesi olarak aynı din ile mütedeyin ve aynı kavmiyet ve cinsiyete mensup insanlar arasında bile azim bir münaferet ve muhalefet tohumları saçılmıştır. Şu tohumlar bilhassa Türkler arasında zakkum gibi kötü yemişler vermiştir: Türkler ihtilaf-ı mezahib seyyiesiyle yek-diğerlerine karşı yalnız yabancı değil, hasm u adüvv olmuşlardır. Kavmin manevi vahdeti tamamen bozulmuştur. Mezahib-i esasiyeden başka Sünniliğin içine girmiş olan tarikatlar, şubeler, Şiillik ve Şiiliğin arasına sokulmuş olan bir çok ihtilaflar Türklüğü manen parça parça etmiştir. Herkes yalnız kendi ahval-ı ruhiyesini tetkik ve tahlil etse bile şu teferrukun bir kavim için ne kadar tahribkar olduğunu teslim eder. Sırf Selçuk Türklerinden ibaret olan Azerbaycan Şii Türklerini bugün bile öz kardeşlerimiz telakki etmekte güçlük çekiyoruz!.. Aynı hal ve belki daha şedidi Azerbaycan Türkleri için de hüküm-fermadır. Kafkasya’da ise mezahib ihtilafından mütehassıl husumet ve adavet ta kabileler, aileler içine kadar sokulmuştur. Aynı şehirde, kasabada, köyde yaşayan, aynı ırka mensup, aynı lisanla mütekellim ve hatta aynı aile efradından olan insanlar mezhep ve tarikat ihtilafı münasebeti ile yek-diğerlerine karşı şedit bir husumet ve adavet duyuyorlardı. Birbirlerine kız verip almıyorlardı. Birbirlerinden kaçınıyarlardı! Hatta bazen de yekdiğerinin can, ırz ve mallarını bile helal addediyorlardı! Bugün İstanbul’da bile İstanbul şivesinden azıcık farklı bir Türk lehçesi kullanan Azeri Türk kardeşlerimize Acem deyip duruyoruz!

İşte ihtilaf-ı mezahib neticesi olarak bu kadar parçalanmış, zedelenmiş olan bir kavmin vahdet-i cinsiye ve lisaniyesini teyit için bedihidir ki, bu şiddetli ihtilafların ve onlardan çıkma husumetlerin bertaraf edilmesine çalışmak elzemdir.

Dikkat edilsin: Biz mezahib ortadan kalksın demiyoruz. İhtilaf-ı ümmet rahmet olduğu gibi taaddüd-i ictihad da bir kavmin esas-ı hayat ve terakkiyatı olduğuna inanıyoruz. Fakat şu şart ile ki, ihtilaf ve taaddüd-i ictihadat sırf hakkın, hakkaniyetin tezahürü için masruf olmalıdır.

Mezahib ve turuk-ı muhtelife müessisin-i kiramı şu kaideye bizzat riayet etmişler ise de bilahere bunların yerlerine kaim olmuş mezhep ve tarikat reisieri, bu yoldan inhiraf etmişlerdir. Yekdiğerlerine karşı hiddet ve şiddet göstermişlerdir. İtale-i lisanda bulunmuşlardır. Muhalif bulundukları mezhepleri ve tarikatları redde, onlann peyrevlerini tekfır ve teline kalkışmışlardır. Hatta yekdiğerlerine karşı isnadatta, tasniatta bulunmuşlardır.

Aramızda bazı öyle kitaplar deveran etmektedir ki, İslamiyet ve Türklüğün selamet ve bekası için vücutları cidden muzırdır. Ve unutulmamalıdır ki, Türk ırkına mensup ahalinin kısm-ı azamı kalben ve ruhen bunlarla tağdiye ve i’aşe ediliyor. Efkar ve hissiyatı bu zehirler ile tesmim olunuyor. Bizler ki şu tabakaların üzerinde bulunuyoruz ve başka manevi gıdalar ile tegaddi ediyoruz, kavmiyet, Türklük hakkında ne kadar istersek bağıralım, sadamız bu nidalara muhtaç olmayan tabakalardan aşağı inmeyecektir. Fikren ve kalben her saat, her dakika tesmim edilmekte olan şu kütle-i azamiyeye varıp yetişemeyecektir. Biz her şeyden evvel şu zehirlere karşı bir panzehir bulmalıyız. Bu panzehir Türklüğü kurtaracağı gibi İslamiyet için de bir çare-i halas olacaktır ve bu münasebetle de Türklük ve İslamiyet menafiinin tev’em olduğu bir daha tezahür edecektir.

Bu panzehir turuk ve mezahib ihtilafatıyla içimize sokulmuş olan yabancılık, münaferet, husumet ve adavetin kaldırılmasından ibarettir. Bunu da bilhassa üç sınıf kimseler yapabilirler. Birincisi ulema-yı din, diğeri muallimler, üçüncüsü muharrirler.

Maalesef itiraf etmeliyiz ki, milletin mürebbi-i hakikisi olan şu üç sınıf insanlar son asırlarda uhdelerine verilmiş olan vezaifi bihakkın ifa etmemişlerdir.

Ulema-yi din envar ve hakayık-ı İslamiye üzerine üşüp ruh-ı İslamiyeti örtmekte, kaplamakta olan bir çok yabancı yığınların terakümüne karşı tamamen lakayd kalmışlardır. Öteki beriki istediğini ve bildiğini dinin içine sokmuştur. Birçok hurafat ve esatir bir çok efsaneler ve hikayeler mutekadat-ı diniye sırasına geçmiştir. Mugayir-i şer’-i şerif ve muhalif-i akl-ı selim bir çok şeyler nazar-ı avamda din rengini alarak asıl esaslar gözden uzak kalmıştır. Bu münasebetle halkın büyük kütlesi hakayık ve fezayil-i İslamiyeden müstefiz  olamıyor.

Din ve iman, kalb-i beşeri envar ve hakayık-ı ilahiye ile tenvir ve tatmin etmek için değil midir? İşte içinde bulunduğumuz kütle-i halk şu nimet ve behreden hakkıyla nasibedar değildir. Kalbinde envar-ı ilahiye tecelli edemiyor. Dimağında hakayık-ı İslamiye cay-gir olamamıştır. Halkın din dediği şey gayet mahdut itiyadattan ve din ile asla alakası olmayan bir takım hurafattan ibarettir. Cahilleri bir tarafa bırakın hatta urefa addedilen sunuf arasında bile malumat-ı diniye gayet mahduttur. Biz İslamiyeti bilmiyoruz. Daha doğrusu bize İslamiyeti bi-hakkın öğretmemişlerdir.

Rehber-i din olanlarımız iki tabakaya bölünegelmişlerdir. Birincisi dinin hikmet ve felsefe ciheti ile veyahut mesail-i şer’iyenin gavamızı ile tevaggul etmekte olan yüksek tabakadır. Bu tabaka tevaggul etmekte olduğu mesailin mahiyeti itibariyle bile ekseriyet halk için semere-bahş olamaz Mesail-i mezkure kütle-i nasın daire-i idrak ve tefehhümünden ve saha-i iştigalatından hariç olduğu cihetle ona menba-ı feyz olamaz. Bundan maada şu tabaka-i ulema zaten kütle-i nas ile temasta bulunmuyor. Daha doğrusu kütle-i nas ile temasları gayet sathi, sırf tesadüfidir.

Asıl kütle-i nasa rehber ve pişrev olan ikinci tabaka ulemadır. Lakin şu sınıf ulemamızın seviye-i irfaniyeleri maatteessüf pek de yüksek olmadığı için kütle-i nas aralarındaki fark çok değildir. Kütle-i nas ile ale’d-devam temasta bulunan bu sınıf ulemanın malumat-ı diniyyeleri, teferruat ve cüziyat ile mahdut olduğu için maatteseesüf hakayık ve fezail-i İslamiyenin kulub-ı müminine ilkası vazifesini bi-hakkın ifa edemiyorlar. Muhitin esir bulunduğu teferruat ve cüziyat içinde bunlar da boğulup kalıyorlar. Yukarılara yükselemiyorlar. İşte bunun içindir ki, kütle-i nas yalnız fezail-i İslamiyeden bİ-behre olmakla kalmıyor, İslamiyet hakkında malumat-ı kafiye bile alamıyor. Dine ait cehalet Müslümanlar içinde müthiştir. Anadolu’nun iç taraflarını, Kafkasya’yı, Türkistan’ı gezenler biliyorlar ki, bir çok yerlerde Müslümanlık, yalnız kelime-i tayyibenin iradından ibarettir ve hatta bazan kelime-i tayyibeyi bile irad edemeyenler vardır! Malümat-ı saireye gelince tamamen mefkud ve madumdur. Din denilen şey dine kat’iyen muhalif bir takım idat-ı sakimeden, itikadat-ı sahifeden ibaret kalıyor.

Fakat bu hal yalnız taşralara da mahsus değildir. Gidin bizim şehir mekteplerimize… Oralarda çocuklara edilen talimat-ı diniyeyi bir dinleyiniz! Mütehayyir ve müteessir olmamanız kabil değildir. Gayet ağır, anlaşılmaz bir lisan üzre yazılmış, talebenin kudret-i idraki haricinde bulunan cümleler ile inşad edilmiş bulunan kuru, soğuk ve sönük düsturların bin bela ile ezberlettirilmesinden ne kadar istifade edilmiş olduğunu tetkik ediniz! Mektepte kendi çocuğunuz var ise tecrübeyi onun üzerinde yapınız. İşte o zaman anlarsınız ki, çocuğunuz malumat-ı diniye namına hiç bir şey öğrenememiştir. Onların o saf, yumuşak kalp ve dimağları anlayamadıkları, idrak edemedikleri bir çok kelimat-ı müdebdebe, desatir-i muşa’şaa ile yükletilmiş ise de envar-ı ilahiye ve tecelliyat-ı semaviye ile kat’iyen tenvir edilememiştir! Hele bir milletin mürebbi-i hakiki ve aslisi olan annelerimizin cehalet-i diniyelerini düşününüz! Eğer namaz kılmak ve Kur’an-ı Kerim’den iki üç sure tilavet etmek öğrenmiş ise -Velev şu namaz şu tilavet sırf lafzi olsun, kelimatın anlaşılmamasıyla kalp ve dimağa tesiri hiç mevcut olmasın- yine de Allah’ınıza şükrediniz!- Şehirlerimizde kütle-i nas içinde bu gibi annelere tesadüf edilirse de milletin yüzde seksenini teşkil eden köyleri bir defa düşününüz ki, orada böylelerini asla rast getiremezsiniz! İşte biz böylece yaşıyoruz, büyüyoruz. Sonra kendimize Müslüman diyoruz. Ekseriyetimiz içinde İslam yerine kaim olan gıda-ı ruhani bir takım efsaneler, hurafeler, batıl itikadlardır. Başka bir şey değildir. Şu efsaneler, hurafeler, batıl itikadlar bizi manen, maddeten, ferden ve ictimaen boğuyor, eziyor, bitiriyor. Biz mensup olduğumuz ve hatta icabında canımız ve malımızla müdafaasına hazır bulunduğumuz dinden layıkınca istifade edemiyoruz. Ne ruhumuz, ne dimağımız ve ne kalbimiz şu dinin muhtevi bulunduğu menabi-i hayatiyesinden ahz-ı feyz edemiyor. Bilakis din namına kabul etmiş olduğumuz ve dinin esas ve ruhuna taban tabana zıt olan bir çok hurafat bizi manen ve maddeten öldürmektedir…

Şu halin muzır neticeleri bugün Fas’tan Hindistan’a kadar meydandadır. Kimse inkar edemez ki, bütün akvam-ı İslamiye bugün boğulmakta, ezilmektedir. Evet! Bunun bir çok esbab-ı siyasiye, ictimaiye, ahlakiye ve sairesi vardır. Fakat şu esbab içinde birisi de işte şimdi tasvir ettiğimiz haldir. Bütün akvam-ı İslamiyeyi boğmakta olan şu hal Türk kavmini de ezmekte ve hatta başkalarından daha ziyade ezmektedir. Zira geçen makalemizde mufassalan beyan ettiğimiz vech üzre Türk kendisine mahsus ahval-ı ruhiye dolayısıyla başkalarından daha ziyade esir-i muhittir. Muhit Türk’ü muhiti başkalarından daha ziyade suhuletle bel’ ve temsil ediyor. İşte bunun içindir ki, din içinde tahassul etmiş olan ihtilaflar, nifaklar, tarikatlar ve mezhepler Türk’ün ruhuna daha ziyade icra-yı tesir etmiştir. Türk daha ziyade onlara kapıImıştır. Turuk ve mezahib-i muhtelifenin ser-çeşme-i umumisi olan dinin muhtevi bulunduğu hakayık-ı asliyeye kütle-i nasın tamamı ile yabancı kalması, beher tarikat veyahut mezhep etrafında toplanmış olan Türk kütlelelerine yalnız şu tarikatı, şu mezhebi din-i hakiki addettirmiş, yalnız onun hurafat ve esatirine bağlamıştır. Bu zavallılar diğerlerini batıl ve onların mensuplarını hasım addediyorlar.

İşte bunun içindir ki, aynı memlekette, aynı şehirde, aynu köyde sakin, hatta aynı lisan ile mütekellim aynı dine mensup bulunan insanlar asırlarca yekdiğerlerine değil, yalnız yabancı ve hatta hasım olarak yaşamışlardır. Tekrar ediyoruz. Türklerin arasındaki şu yabancılığı, şu husumeti kaldırmak için Türklere bir unsur-ı vahid, bir kütle-i vahide oldukları fikrini telkin etmek için evvel-be-evvel bütün şu turuk ve mezahibin umumi ve yegane menbaı olan dine ait doğru malumat vermek lazımdır. Bu ise hakkıyla yetiştirilecek ulema-yı din vasıtasıyla kabil olabilecektir.

İtiraf etmeliyiz ki, akvam-ı İslamiyenin ibraz etmiş olduğu noksanlar içinde en mühimlerinden birisi idaresizliktir. Tecelliyat-ı hayatiyemizin her kısmında pek zahir olan şu idaresizlik bilhassa din idaresizliğinde daha barizdir. Zahiri bir taassuba rağmen hükumat ve akvam-ı İslamiye din teşkilatı hakkında garip bir lakaydi ibraz etmişlerdir. Dinin mümessili olan ruhanilerin tertip ve teşkili hakkında layıkınca düşünülmemiştir. Yalnız Osmanlılıkta bu noktaya bir dereceye kadar -o da bir müddet dikkat edilmiştir. Alelumum milel ve akvam-ı İslamiyede kisve-i ruhaniyeye bürünmüş, başına bir sarık sarmış, sırtına bir aba almış herkes ahali içine sokularak ruhani rehberlik vazifesini ifa etmek iddiasında bulunabilmiştir. Filhakika serbesti-i rekabet nokta-i nazarından şu kaide fena değildir denilebilir: Ahaliye manevi hizmet arzedenler arasında bu münasebetle bir saha-i rekabet açılıyor demektir. Bu bir taraftan ruhanilerin tekamülüne ve diğer taraftan tetkikat-ı diniyenin tekessürüne sebeb olabilir. Fakat bir şart ileki, muhit, kütle-i nas seviye-i irfanı itibariyle yüksek, iyiyi kötüyü tefrik eylemek iktidarına malik olmalıdır. Ve illa mantık-ı avamın hakim olmasından, seviye-i diniye ve medeniyenin tedennisinden başka bir netice veremez. Kendisini cahil, mutaassıp bir muhite beğendirmek için arz-ı hizmet edenler arasında rekabet ve mübareze saha-i ilim ve irfanda değil, meydan-ı cehl ve taassubda olur. Bu muvaffakiyet avamın mantığına daha ziyade riayet etmekte, muhit içinde hükümran olan hurafat ve esatire daha ziyade ibraz-ı temayülat eylemekte kazanılır ki, bu da bir millet, bir kavim, bir devlet için öldürücü bir hal demektir. Ve maatteessüf alem-i İslamda elyevm hükümran olan şu ikinci haldir. Bu bir manevi anarşidir ki, imtidadı da mevt-i manevi ve hatta hakikiyi mucip olabilir. Biz şu halden kurtulmak istiyorsak kavmimizin vahdet ve hayatını temin etmek niyetinde isek dinin mümessili bulunan sınıf-ı ruhaninin bir an evvel teşkilatına girişmeliyiz. Nassa dinen rehberlik vazifesini yalnız ciddi mekteplerde yetiştireceğimiz hakayık ve envar-ı İslamiyeyi arif ulemaya tefviz etmeliyiz. İşte şu teşkilat ve şu gibi ulema Türklüğün ihya ve tevhidi için en müessir amillerden birisi olacaktır. Diğer iki amil yani mualllim ve muharrirler hakkındaki beyanatımızı gelecek makaleye talik ediyoruz.

Yazar

MİSAK Editörü

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar