Üç medeniyet: Ahlâk anlayışımızın kaynakları - MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______08.08.2020_______

Üç medeniyet: Ahlâk anlayışımızın kaynakları

Çocuklarımıza, “İslamiyet senden iyi adam olmanı istiyor ve bunun için de falan filan sıfatlara sahip olman gerekir” demiyoruz. Çocukların kalplerini abdest almanın teferruatına, gusül ve taharetin çeşitlerine ait tafsilatla kurutuyor, öldürüyoruz.

MİSAK Editörü

Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun Üç Medeniyet kitabından alınmıştır.
Eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

 

Üç medeniyet: Ahlâk anlayışımız yazısının devamıdır.

Şimdi bu ahlâk düşkünlüğümüzün sebeplerini açıklayalım. Bir milletin fertleri ahlâk telakkilerinin hepsini çevresinden alır. Çevre onlara bu telakkileri birçok kanallar vasıtasıyla verir. Bu kanallardan başlıcaları şunlardır: Din, aile, okul, edebiyat ve havamıza hakim olan milli gelenekler. Şimdi bu kanalları birer birer inceleyelim, işte o zaman ahlâk düşkünlüklerimizin hiç olmazsa kaynakları belirmiş olur.

Din

Şahsi ahlâk bakımından İslamiyet’in koymuş olduğu esaslar hiç şüphe yok ki pek yüksektir. Doğruluk, mertlik, adalet, bağış, başkasının canına ve malına, ırzına, düşünce ve duygularına saygı, yardım, dayanışma, vefa, mertlik, insaf ve diğer bu gibi faziletler o esaslardandır. Fakat gerçekte İslamiyet’ in bu prensipleri bizde görülmüyor, hatta unutulmuştur bile. Gerek okul öğretiminde ve gerek aile terbiyesinde tamamıyla ihmal olunmuştur. Bizim okullarımızda okutulan dini hükümlere ait kitapları inceleyiniz. Bu hususlar hemen yok gibidir. Din dersleri çocuklarımızın ruh ve dimağını ezen kuru ve cansız teferruattan ibarettir. Sekiz-dokuz yaşındaki çocuk farz, vacip, helal ve haram kelimeleri altında boğulup kalıyor. Çocukluk zamanlarında biz ona: “İslamiyet senden iyi adam olmanı istiyor ve bunun için de falan filan sıfatlara sahip olman gerekir” demiyoruz. Biz sekiz-dokuz yaşındaki çocukların kalplerini abdest almanın teferruatına, gusül ve taharetin çeşitlerine ait tafsilatla kurutuyor, öldürüyoruz. Onun için de, çocuk okulu bitirirken bile, gerçek İslam sıfatlarının neden ibaret olduğunu anlamadan çıkıyor. Zorlukla ezberlemiş olduğu teferruatı bile unutuyor. Din derslerimizin bu tarafı taassupla takip olunmaktadır. Hilafet merkezi olan İstanbul okullarının programı tespit olunurken, ben, Kuran’ da sırf ahlâka ait ayetlerin ayrıca toplanarak, bir bütün şeklinde hem ezberlenmesini ve hem de tercüme olunarak öğretilmesini teklif ettim. Ayetleri anlayarak ezberlemenin özel bir zevki vardır. Çocuğun ruhunda bu suretle ferahlık olursa, hem Kuran’a yaklaşır ve hem de ruh ve kalbini gerçekten yükseltecek ve aydınlatacak kaidelere alışır. Fakat bu fikri bile yürütemedik. Umumi belamız olan yanlış anlayış araya girdi. Dinî öğretimin kalkması istendiği zannolundu ve teklif sarıklılar tarafından reddedildi. Yüzlerce yıl devam ederek bizi bu hale getiren çığır yine takip olundu. Apaçıktır ki, gusül, abdest ve temizliğe ait teferruat bir insanı ne dindar eder, ne de ahlâk sahibi. İstibra (idrar ihtiyacını giderdikten sonra temizlenme) ile dinî ahlâk arasında tabiatıyla alaka olamaz, işte bunun içindir ki, bazen dışarıdan dindar görünen bir adam, aynı zamanda pek ahlâksız olur. Çünkü zanneder ki, gusül ve istibra kaidelerine riayet etti mi, Allah’ına karşı bütün vazifelerini yapmış olur. Mesela, hiç şüphe etmem ki, Mustafa Sabri veya Hoca Vasfi[1] dindardırlar. Fakat aramızda onlara ahlâklı diyecek bir tek adam bulunur mu? Hele Sait Molla’dan bahis bile etmem.

Dinin genel ahlâk tarafına gelince, yazık ki teferruat bu yanı da kurutmuştur. Hiç unutmam; üniversitede profesörken İlahiyat Fakültesi’ne girmek isteyenleri tarihten imtihan ederdim. Yirmi beş, otuz yaşında sarıklılar gelirlerdi. Kimse inanamaz ki, bunlardan bazıları ilk dört halifenin adlarını sırayla söyleyemezlerdi ve hemen hepsi, mesela Akabe-i Ula ve Saniye[2], Veda Haccı gibi tarihi olayların varlığından bile habersizdi. Düşününüz ki, bunlar halka din aşılayacaklardı, gidip halkın önderleri olacaklardı. Ben bunu meşhur bir âlimimizle konuşurken: “Bunlar biyografiler ve tarihin seyridir. Müslümanlar için onları bilmek vacip değildir. Gusül kaidelerini öğrenmek daha lüzumludur.” dedi. Artık bundan sonra ne beklenebilir? Teferruat ve hurafeler altında boğulmuş olan dinin asıl ruhu kalplere kadar varmıyor. Onun için de din, adi kelimelerden, birtakım dış görünüşe ait adetlerden ibaret kalarak, içimize kadar girmiyor. Ruhlarımızı ve kalplerimizi ısıtarak bizi yükseltmek kudretinden mahrum kalıyor. Bugün dinin ahlâki etkisini yalnız bir köşeye çekilmiş ve kendisini ibadete vermiş pek az insanda görüyoruz. Fakat bu gibiler de yalnız kendi kendilerini kurtarmakla övünürler. Bunun için de en sağlam yolu, ilgi ve bağlantılarını çağdaşlarıyla keserek, tekkelerde ibadetle meşgul olmakta görüyorlar. Bu ise, bencilliğin en yüksek ve en geniş bir görünüşüdür. Yalnız kendini kurtarmaya çalışmak, kendinden başka kimseyi düşünmemek demektir. Bu ise, İslamiyet’in esasına ve ruhuna muhaliftir. Gerçek mümin din uğruna çarpışandır. Fakat böyle olabilmek için evvela çağı, çağın ruhunu bilmek, daha sonra dinde esasları teferruattan ayırıp, esaslar üzerinde ısrar edebilmek ve onları çağın ruhuna uygun bir şekle koymak mevkiinde bulunmak gerekir. Yazık ki kendilerini dine vermiş olanlar bu hassalardan yoksundurlar. Onların çoğu ne çağı bilir, ne de esasları teferruattan ayırarak onları çağın ruhuna uygun bir tarzda yorumlamak kabiliyetine sahiptir. Din alimleri, Şeyh Abduh, Şeyh Celaleddin-i Afgani ve Musa Begiyef gibi kimselerin açmış oldukları yol üzerinde yürüyerek savaşabilmiş ve İslam’ın yüksek fikirlerini hurafelerden kurtararak okullarımıza, medreselerimize ve basın alanına dökmüş olsalardı, elbette bu yüksek fikirler etkisini gösterecek ve İslam kavimlerinin yeniden kuvvetlenmesi için önemli bir amil olacaktı. Yazık ki, şeyhülislamlık unvanını taşıyan, fakat İslamiyet için bir leke olan Mustafa Sabri gibi 20. yüzyılda 10. yüzyılın El-kaim Billah’larını taklit ederek kadınlara elbise formaları çizen ve sokaklara çıkmalarını yasaklamaya yeltenen din reisleri, elbette ki İslamiyet’i anlayacak kadar yüksek bir ruh ve kalbe hiçbir zaman sahip olamazlar. Bundan dolayı. İslamiyet bu gibi adamların ellerinde kaldıkça, manevi etkilerini gitgide daha ziyade kaybetmeye mahkumdur. Ehli ve erbabı olmayan adamların ellerinde din yalnız etkisini değil, kendisini de kaybetmektedir.

Edebiyat ve felsefe

Dinden sonra, bir milletin ahlâki görüşleri üzerine etki yapacak en önemli amil, o milletin sahip olduğu edebiyatla felsefe eserleridir. Bizim daha düne kadar taklit ettiğimiz edebiyat ve felsefe eserlerinin örnekleri Arap ve Acem kaynaklarından alınmış bulunanlardır. Bunlar arasında bugün çağın ruhunu tatmin edecek tek bir eser gösterilebilir mi? Dikkate değer ki, son zamanlara kadar, ne okullarımızda ve ne de medreselerimizde ahlâk namına ayrıca hiçbir ders yoktu. Nereden olsun? Nazariyeleri bakımından incelenerek, kaideler çıkarılarak okullarda okutulacak ahlâka ait bir tek eser yoktur. Gerçi İslam fikir adamlarının hemen hepsi ahlâktan bahsetmişlerdir. Fakat bu bahisler hep dinle ilgili olarak yürütülmüştür. Ayrıca ve müstakil olarak ahlâk hakkında eser yazanların sayısı, Ahlâk-ı Nasıri sahibi Nasır-ı Tusi gibiler, pek azdır. Zaten İslam fikir adamları hiçbir zaman ahlâkı müstakil bir bilgi şubesi olarak kabul etmemişlerdir. Ahlâkı daima dinle ilgili saymışlardır. Çünkü onlara göre, iyi ve kötü değerleri tayin, yalnız şeriat sahibinin yetkisi içindedir. Bu görüşe göre, şeriatça tayin edilmiş olan ahlâk prensipleri daimî ve ebedîdir. Ne mekâna, ne zamana ve ne de sosyal şartlara bağlıdır. O halde, ahlâktan ayrıca ve müstakil olarak söz etmeye lüzum var mıdır? Mutasavvıflar ise, din ve ahlâkı birbirine karıştırmışlardır ve dinin ahlâktan ibaret olduğuna inanmaktadırlar. Bunlar şekli ibadetlere o kadar önem vermezler. Onlarca aslolan iç temizliğidir. Fakat bu mezhep de ahlâkı kendi kendine ve doğrudan doğruya bir gaye diye kabul etmiyor. Yalnız bir vasıta olmak üzere telakki ediyor. Asıl hedef “huzura ulaşma” dır. Bu gayeye varıldı mı, veya daha doğrusu varıldığı zannedildi mi, artık ahlâka bile lüzum kalmaz. Bu cihet ne kadar çekicidir! Kendini Allah’ın huzuruna, ebedî tecelli yerine ulaşmış sayan birisi için artık iç bağlantılara tabiatıyla ihtiyaç kalmıyor. Bu yüzden ilgisizlik, laubalilik yolunu tutmuş olanlar ne kadar çoktur! Esas itibariyle, tarikatlarımızın hepsinde bugün görülen bazı hafifmeşreplik, bazı ahlâk gevşekliği, hep bu görüş tarzının etkisiyledir. Cahil ve sarhoş bir Bektaşi babası, her çeşit laubalilikleri, sırf o iç alemi sevme namına yapıyor. Halbuki gerçekte, kendi mezhebinden, iç ve dış kelimelerinin ifade ettikleri hakiki manalardan bile habersizdir. Bununla beraber, şurasını da hemen ilave ediyoruz ki, İslam’ın yüce fikirlerinin ve ahlâkının canlandırılması, gelişmesi ve yükselmesi ancak bu tasavvuf yolunu çağın ruhuyla ahenkli ve akla dayanan bir tarzda yenilemek ve yükseltmekle mümkündür. Dini müesseselerimiz arasında hayat kabiliyetini özellikle burada görüyoruz. Yalnız, onu tazelemek, kendisine yeni bir kan vermek, ruh aşılamak ve teşkilatını çağın icaplarına göre düzenlemek gerektir. Kısaca denebilir ki, dinin ahlâki etkileri pek zayıf, pek cansızdır. Bu bakımdan, din zaten etkili bir amil olmak gücünden pek uzak kalmıştır. Medreselerimizde ahlâk dersi hiç olmadığı gibi, alimlerimiz de ahlâkı dini vazifelerin dışında göremiyorlar. Fakat yukarıda söylediğimiz üzere, bu vazifeler de birtakım kuru, cansız, ruhsuz ve gündelik adetler sırasına geçmiş olan kaidelerden ibaret olduğundan, fert ve cemiyeti yükseltecek, onlara kuvvetli heyecanlar verecek, yüksek jestlere itecek özden, kudretten yoksundur.

Şimdi edebiyatımıza gelelim: Yazık ki, bu alanda da, ilham aldığımız çevreler gereği biz, fakiriz. Ama ne kadar fakiriz. Meşrutiyetin ilanına kadar, yalnız medreselerimizde değil, diğer okullarımızda da ahlâk namına bir ders yoktu. Okullarda olmadığı gibi, edebiyat ve basın alanında da, bu konuya ait önemli bir eser yazılmamıştı ve yazılamazdı. Çünkü, bu gibi konuları incelemek ve hakkında eserler yazıp yayınlayabilmek için, memlekette kuvvetli fikri cereyanların bulunması şarttı. Bizde ise, ta son zamanlara kadar, bu gibi cereyanlar hemen hemen yok gibiydi. Avrupa’ daki fikir cereyanları başımız üzerinden gelip geçmiş ve bizim haberimiz bile olmamıştı. Fikir hayatı bakımından, her ne kadar bugün üniversitemizin bazı fakültelerinde ve bazı dergi sayfalarında Avrupa’nın en son fikir adamlarının ad ve eserlerinden bahis olunursa da, çevre fikri bakımından Fransa’ da Pascal’ın, Almanya’da Leibniz’in zamanlarından daha geriyiz. Dilimizde ahlâka ait hiçbir önemli eser olmadığı gibi, ilkokullarda da çocuklarımızı soylu ve yüksek fikir ve duygulara ısındıracak hiçbir eser yoktur. Mesela, Esopos’un, La Fontaine’in, Crilof’un “fabl” dedikleri teliflerine benzer, değil yalnız bizim dilimizde, hatta mensup olduğumuz medeniyet zümresinin dillerinde de, eser yazılmamıştır. Hinducadan Farsça ve Arapçaya çevrilmiş Kelile ve Dimne ve Şeyh Sadi’nin Gülistan ve Bostan’ından başka, bu hususa ait hiçbir şeye sahip değiliz. Kelile ve Dimne Türkler arasında yayılmamıştır. Gülistan ve Bostan’ın manevi etkilerine gelince, genel olarak çağımızı tatmin edecek mahiyette olmadığı pek aşikardır. Şeyh Sadi çağının en büyük adamı ve hatta en büyük dâhisi olabilir. Üslubu Farsçanın en mükemmel, en yüksek bir örneği sayılıyor. Fikir bakımından, yer yer, inci denecek kadar zarif ve ilahi denecek kadar yüksek vecizeler saçmıştır. Fakat genellikle, Şeyh Sadi’nin felsefesi, dünyaya bakışı, hayat hakkındaki telakkileri, fazilet ve güzellik denilen mefhumlara ait duyguları bugün, 20. yüzyılda, bize ilham verecek bir değer taşımamaktadır. Bunların hemen hepsini okumuşuz, ilk ahlâk derslerimizi onlardan almışız. Yalnız biz mi? Bizden evvel birçok kuşaklar da. Şeyh’ in ideali nedir? Bize ve bizden evvelkilere ne gibi düşünceler, duygular aşılamıştır? Bu meseleyi biraz derinleştirelim. Çünkü Şeyh’in prensipleri İslam medeniyet zümresinin özel ve içtimai hayatının bir çeşit özeti mahiyetindedir. Şeyh’ ten evvel ve sonra, bizim zamanlarımıza kadar o prensipler hüküm sürmüştür, hayatımızın çeşitli şekillerini belirtmiştir.

Bölümlerden birincisi padişahlardan bahsediyor. Bu bölümde Şeyh İslam medeniyeti zümresinin hükümete ait idealini göstermiştir. “Salah-ı memleket-i hiş Husrevan danend.” (Kendi memleketinin iyiliğini hükümdarlar bilir.) Tebaa, padişaha karşı mutlak itaat, mal, can ve hatta ırz fedakârlığıyla bağlı ve mükelleftir. Fakat Şah tebaaya karşı hiçbir vazifeyle mükellef değildir. Bütün hukuk onda, bütün vazife de tebaada. İşte Şeyh’ in hükümdarlık, hükümet ve hükümet felsefesi hakkındaki esas fikri! Bununla beraber, o daima hükümdarlara nasihat ediyor, tebaaya iyilik ve insafla muamele etmelerini tavsiye ediyor. Fakat bu nasihatler, bu öğütler bir hak namına, zulme karşı tebaanın isyan ve ayaklanmak hakkını tanımak için değildir. Yine sırf hükümdarın menfaati bakımındandır. Hükümdar, iyilik ve insafla muamele ederse, asayiş yolunda olur. Halk hükümdara ısınır, vergiler muntazam verilir, başka memleketler fethedilir. “Padişahı ko reva dared sitem her zir-i dest Dostdareş nız-i sahti düşmeni zur avarest Ba raiyyet sulhkün vez ceng-i hasın eymen nişin Z’anki şahinşahi adil ra raiyyet leşkerest.” (Eli altındakilere zulmü reva gören bir padişahın sıkıntı gününde dostu, üzerine yürüyen düşmandır. Tebaayla sulh halinde ol da, düşmanın savaşından emin olarak otur. Çünkü adil hükümdarlara tebaa asker olur.) “Guftemeş ber raiyyet-i zaif rahmet kün, ta ez düşmen-i kavi zahmet ne bini.” (Zayıf tebaaya merhametli ol ki kuvvetli düşmandan zahmet görmeyesin, dedim.) Hakka, hukuka ait tabiatıyla bir tek kelime bile yoktur. Hükümdar zalim ve zorba olduğu halde, yine sabır ve tahammülden başka çare yoktur. Çünkü: “Herçi reved ber serem çun tu pesendi revast Bende çi dava kuned, hukm hudavendrast.” (Başına ne gelse, madem ki sen beğendin, revâdır. Kölenin ne dileği olur ki? Hüküm efendinindir.) “Sfüd-i simin-i hodra rence kerd Her ki ba pulad-bazu pençe kerd.” (Çelik pazulu bir kimse ile pençeleşen herkes kendi gümüş tenli bileğini incitir.) “Çu kerdi ba kuluh-endaz peykar Ser-i hodra be nadani şikesti” (Kerpiç atan hasmın ile savaştığın zaman, başını cehalet yüzünden yararsın.) Pek açıktır ki, bu gibi hiçbir kayıtla bağlı olmayan, hiçbir maddi ve manevi sorumluluğu bulunmayan ve yeryüzünde mutlak zulüm ve kahrı temsil eden bir makam müthiştir. Onun içindir ki, atalarımızdan beri: “Kurb-i sultan füeş-i suzan” (Padişaha yakınlık yakıcı ateştir) deyip dururuz. Şeyh Sadi de: “Ez televvün-i tab-ı padişahan ber hazer bayed bud ki vakti ber selamı birencend u gahi be düşnami hil’at bidihend” (Hükümdarların mizaçlarının değişmesinden çekinmelidir; zira bazen bir selamdan incinir, bazen (kendilerine söylenen) bir kötü söz üzerine hil’at (kaftan) verirler.) diyor. Şu halde, zavallı Şeyh, kendisi de böyle bir makama yaklaşmak hayalinden bile titriyor: “Be-dest ahen-i tefte kerden hamir Bih ez dest her sine puş-i emir.” (Kızgın demiri elle yoğurmak, Emirin huzurunda el pençe divan durmaktan iyidir.)

Bütün vezirlerini öldürtmüş olan bir padişahtan, vezirlerin işlerinde kusur sayılacak bir şey mi gördü, diye sordukları zaman, şöyle cevap veriyor: “Hayır görmedim. Fakat benden çok korktuklarını anladım. Filozofların, yani Doğu filozoflarının Ez ank’ez tu tersed biters ey haki (Ey hakim, senden korkandan kork.) sözlerine uyarak hareket ettim ve öldürttüm.” Korkmak da bela, korkmamak da! İşte medeni zümremizin hükümdarlık hakkındaki ideali! Bu ideali, ilk dört halifeden sonra, bütün İslam kavimleri mükemmel surette gerçekleştirmişlerdir. Yukarıdan beri söylediğimiz Şeyh’ in hükümdarlık hakkındaki nazariyesini esas sayarak tarihimizi gözden geçiriniz. Ne kadar acayip, garip, şaşılacak ve dehşet verici olayları bu ruh haliyle anlatabilir ve pek tabii bulabilirsiniz. Şeyh’ in, yani bütün medeni zümremizin bu nazariyesiyle, şimdi girmek istediğimiz medeni zümre temsilcisi olan Montesquieu’nün “Kanunların Ruhu” ve J.J. Rousseau’nun “İçtimai Mukavele” nazariyeleri veya bugünkü Karl Marx’ın “Tarihî Materyalizm” nazariyesi arasında ne büyük uçurum, ne derece uzlaştırılması imkansız aykırılık vardır! Fakat en garibi ve aynı zamanda yaptıklarımızı ne derece idrak ettiğimizi gösteren hâl şudur ki, biz bir taraftan “Kanunların Ruhu” ve “İçtimai Mukavele” nazariyelerine dayanan müesseseleri birer birer taklit ederken ve uygularken, diğer taraftan ruhlarımızı yine o Şeyh Sadi’nin prensipleri üzerine eğitmeye devam etmekteyiz. Milli hakimiyet prensibini uygularken, hükümetin sorumluluğu esasını kabul ederken, halkın seçimlere katılmasını sağlarken, yani hükümet ve hükümranlık kaynağını çobandan alıp koyunlara verirken, koyunlar için denetleme yetkileri kabul ederken, okullarımızda ve medreselerimizde yine “Bab-ı evvel-i der siyret-i Padişahan” (Padişahların hayat ve karakterlerine ait bölüm) derslerine devamla orada bulunan nazariyeleri telkin ediyor, hükümdarların yine “Allah’ın gölgesi” olduklarını okutuyoruz. Bunca birbirine uymayan hareketlere şaşmamak kabil midir? Geçirmekte olduğumuz buhran ve anarşi devri özellikle bu gibi çelişmelerde aksediyor. Biz, İran’la Avrupa arasında hala da tereddüt içindeyiz. Hangisini kesin olarak kabul edelim? Evet, Tahran ile Paris, Berlin, Roma arasındaki fark o kadar açıktır ki, sağduyu için artık tereddüde bile lüzum yoktur.

Yine o mahut hilafet merkezi olan İstanbul okulları programı düzenlenirken, ben yukarıda ileri sürdüğüm fikirleri bildirerek, Gülistan ve Bostan’ı süzgeçten geçirmeyi ve maksat mükemmel Farsça örneği ise, Sadi’nin pek yüksek ve insani olan birtakım şiirlerini ayrıca toplamayı ve bu suretle okulların düzeltilmesi ve ıslahıyla, takip ettiğimiz gayenin bozulmamasını teklif ettim. Sarıklılardan birisi büyük bir hiddetle: “-Efendim, Şeyh Sadi hakkında Molla Cami, ‘O din sahibi değilse de, kitabı vardır’ demiştir. Biz kimsenin Şeyh Sadi’yi süzgeçten geçirmesine müsaade etmeyiz” diye teklifimi reddettirdi. İşte görüyorsunuz ki, 20. yüzyılda, ruhlarımız üzerinde altı yüz bu kadar yıl önce yaşamış Şeyh Sadi’ler, Molla Cami’ler hakimdirler. Nasıl istersiniz ki ilerleyelim. Hayat bizi büyüklüğü, kudreti, gazabıyla ileriye doğru itiyor. Fakat ölüler, gulyabaniler gibi, durdurarak boğazlarımıza sarılıp boğuyorlar. Elektrik, uçak, denizaltı, telsiz-telgraf çağındayız. Biz hala altı yüz yıl önceki ölülerden bereketler, nimetler, kerametler bekliyoruz.

Şeyh’in kitabının ikinci bölümü olan “Der Ahlâk-ı Dervişin” (Dervişlerin Ahlâkı), doğrudan doğruya ahlâka aittir. Şeyh’ in kendisi bu bölümün sonunda ahlâk prensiplerini şöylece özetliyor: “Dervişlerin yolu zikr, şükür, halvet, itaat, kanaat, tevhid, tevekkül, teslim ve tahammüldür. Bu sıfatları taşıyan herkes gerçekten derviştir.” Bu cümlenin son kısmı ispat ediyor ki, Şeyh’ in “derviş” kelimesinden maksadı, yalnız bildiğimiz tarikat mensupları değil, herhangi bir adamdır. Şeyh bu adamın sıfatlarını, daha doğrusu iyi adam olmak için gerekli olan sıfatları sayıyor. Bugün bile mensup olduğumuz medeni zümrenin iyi adamdan beklediği bu sıfatlardır. Bu sıfatların hepsi Türk’ ün şu atalar sözüne toplanmıştır: “Azıcık aşım, ağrısız başım.” Bir ferdi kurtarmak ve şahsi mutluluğunu sağlamak için, belki de bu sıfatlar yeterlidir. Fakat o fert tamamıyla cemiyetin dışında yaşamak şartıyla. Çünkü cemiyet içinde yaşayan fertler, beraber yaşamanın neticesi olarak, ister istemez kendi hemcinsleriyle ilgilenmek, onlara karşı belli bazı bağlarla bağlanmak zorundadırlar. İşte bizim filozofumuz ve onunla beraber bütün diğer filozoflarımız, katiyen bu bağları dikkate almıyorlar. Onlar fertleri sanki tamamıyla yalnızmış gibi farz ederek, o suretle onlardan bahsediyorlar. İşte onun içindir ki, bütün İslam edebiyatında ve eserleri arasında içtimai ahlâka ait hiçbir ciddi eser bulamazsınız. Bu husus pek açık ve pek manalıdır. Yukarıda özetlediğimiz Şeyh Sadi’nin hükümet felsefesi bu ciheti pek iyi anlatıyor. Çevredeki insanlar sürü gibi sayılarak, Allah tarafından seçilmiş bir çobana emanet olunduğu inanışı meydana geldikten sonra, artık o sürünün halinden, ona ait hak ve vazifelerden, onu teşkil eden fertlerin birbirlerine karşı ilgilerinden bahse lüzum kalır mı? Sorumlu olmayan ve başkası tarafından istenildiği surette, istenildiği tarafa götürülen bir yığın hangi fikir adamının, yazarın, alimin dikkatini çeker? Şeyh’ in tavsiye ettiği sıfatlara dikkat ediniz: itaat, kanaat, teslim, tevekkül, tahammül! Hep başkaları tarafından güdülen, iradesiz, cansız, dilsiz yığınları anlatan sıfatlar! Bir koyun çobana karşı yalnız teslim, tevekkül, tahammül sıfatları taşır, çobanın götürdüğü otlarla kanaat eder, çobanın istediği postu, eti, kemiği vermeğe hazır olmakla mükelleftir. Allah vermesin, teslim, tevekkül, tahammül  göstermez, öteye beriye sapar, bağırmaya başlarsa, onu çobanın değneğinden veya bıçağından kim ve ne kurtarır? Bundan dolayı, en iyisi, kendini kurtarmak için tevekkül, rıza, tahammül, kanaat göstermeli. Bununla beraber, çoban yine değneğini ve bıçağını işletirse, işte o zaman talihine ve kısmetine küsmeli. Kısmet! Bu da medeni zümremizin başka bir prensibi değil mi? Bu prensip de öteki prensiplerle ahenkli değil mi? Bu felsefenin bir kere ne kadar bencil ve kendini beğenmişçesine olduğu meydandadır. Bütün prensip ferdin kendini, kendi nefsini kurtarmasına yönelmiştir. Ferdin kendi cinsine karşı hiçbir vazife yüklemez. Fert yalnız kendini kurtarmaya çalışacaktır, başkasını düşünmeyecektir. Bu felsefenin ruhlarımız üzerinde ne kadar yıkıcı bir etki yapmış olduğu meydandadır. Denebilir ki İslam cemaati bencilliğin en fazla kol gezdiği bir sahadır. Bencillik bizde esastır. İşte bunun içindir ki bizde içtimai teşkilat kolaylıkla meydana gelmiyor. Şimdi Şeyh’ in diğer bölümlerine geçelim: Bunlarda aramızda hüküm süren prensiplerin hepsini bulacağız. Mesela üçüncü bölüm kanaatten bahseder, dördüncü de susmaktan. Şeyh’ in tavsiye ettiği kanaat, iktisatçıların tavsiye ettikleri tasarruf değildir. Hayır, Şeyh bütün Doğu cemiyetlerinin fiili olarak uyguladıkları fakirliği ve ihtiyacı, bir ideal, bir mefkûre haline koyuyor. Onun için fakirlik ve ihtiyaç bir fazilettir. Çalışıp zengin olmak ve başkalarını da servetinden faydalandırmak, iş ve sermaye ile genel zenginliği artırmak, doğru yoldan çıkma, manevi bir kabahattir: “Kana’ at kun ey nefs ber endeki ki sultan u derviş bini yeki.” (Ey nefis az bir şeyle kanaat et ki, Sultan ve dervişi bir göresin.) “Hudavend ez an bende horsend nist Ki razi be kism-i hudavend nist.” (Sahip (efendi) köle kadar da kanaatkar (ve memnun) değil, çünkü o, efendiliğin paylaşılmasına razı olamaz.) “Ne danist Karun-i ni’met-perest Ki genc-i selamet be-kunc enderest.” (Ni’metperest Kanin, selamet hazinesinin köşeye çekilmekte olduğunu bilmedi.) Kısacası, bir köşeye çekilerek kısmetin vermiş olduğu hisseye kanaat etmek, bu fani dünya için çok çalışmamak, günlük hayatı bir türlü geçirmek. İşte öteden beri Doğu fikir adamlarının idealleri! Bu idealin bütün Doğu hayatı üzerine yapmış olduğu yıkıcılığı merhum Ziya Paşa o ünlü şiirinde ne güzel tasvir etmiştir:

           Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm,

           Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm.

Bu beytin ifade ettiği hakikat Doğu idealinin pek parlak bir tarzda gerçekleşmiş olduğuna bir delil değil midir? Şeyh’ in tavsiye ettiği susmaya gelince: O da atalarınızdan aldığımız bir mirastır. Bu hususa ait “Sela-met-ül insan fi hıfz-ül lisan” (İnsanın selameti dilini tutmasındadır.) atasözü hepimizin dilindedir. Şeyh ise pek zengin ve ibret verici beyitler söylüyor: “Ez an merd-i dana dehen suhte end Ki binid ki şem’ ez zeban suhteend Ne güfte ne dared kesi ba tu kar Velik.in çu gufti delileş biyar Zeban derkeş ey merdi bisyardan Ki ferda kalem nist ber bizeban.” (Bu yüzden bilgin kişinin ağzını yaktılar, Zira mumun dilinin yakıldığını görürsün Konuşmazsan kimsenin seninle bir işi olmaz. Ve fakat konuşursan [söylediklerinin] delilini de ortaya koy. Ey çok bilen kişi, dilini çek [sus], çünkü Yarın [ahret gününde] dilsizlere hesap sorulmayacak.) İnsanı hayvandan ayıran bir alamet olan konuşma kabahat sayılıyor. Çok söylemek hafiflik alametidir. Aksine olarak, susmak, hele o sahte vakar ve ağırbaşlılıkla birleşen susma, deha alametidir. Küçüklerin büyükler huzurunda söz söylemesi bağışlanmaz bir terbiyesizliktir. Kadınlarsa taş kesilmelidirler. Onların sesleri hiç işitilmemelidir. Kısacası, dilsiz olmak, bu acayip Doğu’nun başka bir idealidir. Onun içindir ki meclislerimiz, toplantılarımız her çeşit neşeden yoksun! Büyüklerimiz susmayı bir fazilet, bir akıl alameti sayar, küçüklerimiz söz söylemekten çekinirler. Hele kızlarımız, kadınlarımız söz söylemek yerine birtakım kızarmalar, bozarmalar, kekelemeler yaparak Allah’ın ve tabiatın kendilerine vermiş olduğu konuşma kudretinden faydalanamaz olmuşlardır. Şeyh’ in diğer ahlâk, terbiye ve sosyal prensipleri üzerinde fazla ısrara lüzum yoktur. Bunlar herkes tarafından az çok bilinmektedir: herkesin az çok ve her gün uyguladığı veya çevresinde gördüğü şeylerdir. Biz Şeyh’i mükemmel bir örnek olmak üzere seçtik. Eski edebiyatımızda, bu gibi ahlâk ve terbiye eserleri yazanların hepsi, onu örnek olarak almışlardır, onu taklide çalışmışlardır. Aynı prensipleri başka kelimelerle ve az çok ona benzeyen şekillerde tekrar edegelmişlerdir. Şimdi, bu gibi edebiyat örnekleriyle okutulan, terbiye edilenlerle bir de Yunan ve Roma edebî eserlerinin örnekleriyle okutulan ve terbiye edilenlerin ruhi halleri dikkate alınsın. O zaman Doğu ile Batı arasında edebi izlerin farkları anlaşılır ve iki tarih arasında ayrılık sebepleri de kavranmış olur. Biz Örneklerimizi Şiraz’dan ve Isfahan’dan alıyoruz. Avrupa ise, eski Yunanistan’ la eski Roma’ dan alıyor. Biz Zerdüştlerin gelenekleriyle terbiye ediliyoruz. Onlarsa Eflatun’ların, Aristo’ların, Solon’ların gelenekleriyle. Biz “Ferr-i yezdan” (Allah’ın haşmetinin timsali) ve yarı allahlar önünde kanaat, teslim ve rızaya, tahammül ve susmaya kalbimizi bağlarken, onlar önlerinde büyük bir hürriyet destanının, hak ve adalet tarihinin altın sayfalarını seyrediyorlar. Biz Dara’lar ile düşüp kalkarken, onlar Sokrat’lardan ilham alıyorlar. Ne gariptir ki, İslam medeniyeti, Roma ve Yunan’la temas ederken ve ondan felsefeyi ve müspet ilimlere ait bilgileri alırken Yunan edebiyatı ile Roma hukukuna tamamıyla yabancı kalmıştır. Yunan felsefesinden ve ilimlerinden ilham alarak bunca ince, derin eserler vücuda getiren İslam fikir adamları, Yunan yüksek edebiyatıyla Roma’nın hukuk hazinesini görememişlerdir. Halbuki haktan ve hürriyetten ilham alan bu edebiyatla bu hukuk, İslam esaslarına İran geleneklerinden daha ziyade uyardı ve daha ahenkli olurdu. İcma-i ümmet’i[3] esas tutarak hükümetin binasını gökten ziyade yerde kurmak istemiş ve hükümet yetkisini tamamıyla cemiyete emanet ederek denetlemeyi de ona teslim etmiş olan İslamiyet, Ferr-i Yezdan, Allah’ın gölgesi ve benzerleri gibi Zerdüşt nazariyelerine tamamıyla yabancı ve karşıydı. Eflatun’la daha uygun ve ahenkliydi. Fakat, yazık ki iş aksine olmuştur. O Ferr-i Yezdan nazariyeleri İslamiyet’e galip geldiği gibi, Yunan ve Roma hazinelerini de İslam’ın gözünden saklamıştır. Halbuki Rönesans devrinden sonra, Avrupalılar bu hazineleri keşfederek, verimli bir hayat kaynağı buldular. Şöyle ki, medeniyetlerinin esaslarını bile Roma ve Yunan gelenekleri teşkil etti. Eğitim ve öğretim usulünde biz Sadi’yi örnek tuttuğumuz gibi, onlar da Xenophon, Petrarque ve Cicero’ları örnek tuttular. İki ocağın ateşi arasında büyük farklar vardır. Birisi kurutucu, kül edici, öteki ısıtıcı, ferah verici, teşvik edici; birisi ölüm, öteki hayat vericidir. Birisinin etkisi 1226 yılında İngiltere’ de “Hürriyetlerin Büyük Beratı”, 1789 yılında Fransız inkılabı ile “İnsan Hakları Beyannamesi”, ötekinin etkisi bütün İslam kavim ve memleketlerinin mahv ve perişan olması! Pek açık ve besbellidir ki, şimdiye kadar takip ettiğimiz bu örnekleri taklide devam eder, girmek üzere olduğumuz medeniyetin örnek prensiplerine uymazsak, bizim için kurtuluş yoktur.

Aile

Ailenin ahlâki etkilerine gelince, bu konuyu “aile” bölümümüzde geniş olarak inceleyeceğiz. Şimdilik şu kadar söylemekle yetinelim ki, bizdeki aile teşkilatı çocuğun ruhu üzerine sosyoloji bakımından iyi etkiler bırakacak bir mahiyette değildir. Koca ile karı arasındaki hukuk eşitsizliği, örtünme ve örtünmenin sebep olduğu “kapalı” hayat, ailenin harem ve selamlık arasında bölünmesi çocuğu sosyoloji bakımından en önemli sayılan faziletlerin doğmasından yoksun ediyor. Ve bu durum bizdeki egoizmin beslenmesi için pek müsait bir zemin hazırlıyor. Aile teşkilatımız ıslah edilip kadına çağdaş cemiyetlerdeki yer sağlanmaz ve kadın sosyal hayata iştirak ettirilmezse, aile eğitimi ve etkileri sosyoloji bakımından daima menfi bir mahiyette kalacaktır. Çevre ve havada dolaşan ahlâk prensipleri ise, zaten yukardan beri saydıklarımızdan ibaret olduğundan, bu husus üzerinde fazla durmayacağız. Bu prensiplerin ana kaynaklarını saydık, o kaynaklar temizlenip tazelenmezse hava da tazelenmez. Bundan dolayı, yukarıdaki fikrimizi özetleyerek diyebiliriz ki; evvela ahlâkı yalnız cinsi münasebetlerle sınırlandırmamalıyız. Bu hususa ait hassasiyetimizi muhafaza etmekle beraber, unutmamalıyız ki, bir cemiyet yalnız cinsi münasebetlerle yaşamıyor. Daha yüksek, daha müspet ahlâk sahalarını da aynı önemle ele almalıyız. Sadakat, vefa, vazife severlik, dayanışma, yardımlaşma, hak aşkı, hakikat aşkı, yüksek manada şeref, haysiyet, fedakarlık gibi medeni ve vatani faziletlere de aynı kuvvetle sarılmak alışkanlığını yerleştirmeliyiz. Okullarımızda genel edebiyat derslerinde Yunan, Roma ve Avrupa kavimlerinin kahramanlık devirlerine ait edebi eserleri özel bir dikkatle okutmalıyız. Bunun için de, o devirlerin en önemli eserlerini hemen dilimize çevirmeye koyulmalıyız. Özel ve genel hayatta ahlâki müeyyidelere riayet etmeyi esas tutmalıyız. İyi ve iyilik saydığımız davranış ve sözlere karşı sevgi, fena ve fenalık saydığımız davranış ve sözlere karşı nefretlerimizi açıkça göstermeye alışmalıyız. Maddi zinaya karşı tutumumuzu manevi zinalara, söz, kalem, fikir ve hareket zinalarına karşı da göstermeliyiz. Yoksa, iyi ile kötü hareketlerimiz arasında fark görmezsek, kurtulmamız şüphelidir. Geçirmiş olduğumuz felaketler bu hususta bizi uyandırmışsa, bu felaket bir nimet mahiyetini kazanır ve bizim için altın külçesini temizleyen bir ateş rolünü oynamış olur. Fakat Allah göstermesin, her şey eskisi gibi kalır ve ruhlarımız temizlenmiş olmazsa, bize yazık olur.

 

[1] Mütareke döneminde Damat Ferit hükümetlerinde görev almış şeyhülislamlar. (T.T.)

[2] Hz. Muhammed’ in Medine ileri gelenleriyle yaptığı iki gizli gece konuşması. (T.T.)

[3] İçtihat devrinde imamlarla fakihlerin ve ileri gelenlerin din konulu bir işte birlik olmaları. (T.T.)

 

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları