16.10.2021

Üç Medeniyet: Bir kültürden ötekine

Bir kültürün bir topluma nasıl nüfuz edeceği ile ilgili görüşler... Kültür, topluma kısmen mi yoksa tamamen mi etki eder? İşte bu yazıda kültürle ilgili önemli noktalara değiniliyor.


Ahmet Ağaoğlu

Ahmet Ağaoğlu

Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun Üç Medeniyet kitabından alınmıştır.
Eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

 

Kültürel değişmenin tarihte üç nev’i müşahede edilmiştir: Birincisi yüksek kültürlü ve fakat içinden çürümüş ve inhilale uğramış olan bir muhitin barbarlar tarafından istilaya uğraması ve (ikincisi) sonra aralarında kaynaşarak eski kültürün yeni bir şekilde uyanması. Misal: Anglosaksonların garbi Roma’yı istilaları!

Üçüncüsü: Hakimiyet ve idaresi tamamen kendi elinde olan bir cemaatin taşıdığı kültürü değişmeye koyulması: Misal Rusya, Japonya ve biz.

Vakıa burada dahi değişme ameliyesi kendi kendine doğmuş bir arzu ve yahut bir keyiften gelmiş değildir. Daha yüksek ve kuvvetli bir kültürün bir nevi icbarı ile yapılır! Rusya, kendisinden çok az olan Lehlilerden, Litvanya’dan ve İsveç’ten mütemadi darbelere maruz kalmamış olsaydı, Japonya sahilleri ta on altıncı asırdan Hollandalıların, İngilizlerin, Fransızların, İspanyol ve Portekizlilerin iz ‘açlarına uğramamış olsaydı, belki de kültür değişmek lüzumu hatırlarına bile gelmezdi. Bizde ise bu değişme hadisesinin ne kadar çetin ve uzun mukavemetlere maruz kaldığını, Alemdar trajedisi ve ondan sonra gelen ıslahata ait Hattı Hümayunların, yediğimiz darbelerin mahsulü olduğunu herkes biliyor. Mamafih, harice ve dahile karşı müstakil olan bir devletin kültür değişmesi ile öteki değişmeler· arasında yalnız mahiyet itibariyle değil, metot ve gaye itibariyle de ayrılıklar vardır.

Burada gaye yeni hayata intibak etmek ve yeni hayatın ortaya çıkardığı hayat mücadelesinin maddi ve manevi usul ve vasıtaları ile mücehhez olarak yaşamaya devam edebilmektir!

Tabiri ahirle geri muhitler için yeni kültürü muvaffakiyetle almak bir hayat ve memat meselesidir! Biz birinci makalemizde dedik ki her kültür başlı başına ve nev’i cinsine münhasır bir varlıktır. Öyle bir varlık ki, kendine mahsus mantığı, zihniyeti, tefekkür ve tahassüs hususiyetleri vardır. İlim, fen ve sanatın, devlet, millet, aile, fert, ekonomi, hukuk, ahlak, din, içtimai hayat vb. gibi cemiyet ve ferdin hayatına ait sayılmakla tükenmez mefhumlar hakkında tamamen ayrı ölçü ve hükümleri haizdir! Bu mefhumlardan herhangi birisi ait olduğu kültür içinde tetkik olunduğu takdirde görülecektir ki diğer kültürlerdekilerine nispeten mutlak, ayrı bir şeydir. Alınız mesela hayat mefhumunu! Buda-Brahman kültürü onu inkar eder, onu fenalıktan ibaret olan yaşatmaya değmez bir şey telakki eder.

İslam kültürü ise onu ahret için bir yol sanır ve ona o kadar bel bağlamağı tavsiye eder.

Garp kültürüne gelince, onu esas diye kabul eder, her şeyin onun etrafında dolaştığım ve her şeyden ziyade onun kıymet ve ehemmiyeti olduğunu telkin eyler!

Bir tek mefhum etrafındaki şu üç ayrı ayrı telakkilerden her kültürde insan, dünya, kainat, insanlar arasındaki alaka ve münasebetler etrafında bir silsile tasavvurlar çıkar ki birbirine tam zıt olan zihniyetler ile ifade edilir.

Bu hakikatten alınacak netice şudur: Bir medeniyet veya kültür (sırası gelmişken işaret edeyim ki ben Üç Medeniyet nam eserimde medeniyetle kültürü ayırmıştım, fakat bugün bunları birbirinin müteradifi olarak kullanıyorum, bunun da sebebini bilahare arz eyleyeceğim) inkısam kabul etmeyen bir hep küldür.

Bir kültür ya tam olarak alınır veya hiç alınmaz. Onu süzgeçten geçirip bir kısmını almak, öteki kısımlarını atmak kültürü felce uğratmaktan başka bir şey değildir. Çünkü her kültürün muhtelif kısımları birbirine adeta organik bağlarla bağlandıklarından yalnız tam olarak işlediği zaman kendisinden beklenilen mahsulleri verebilir. Bir kültürde herhangi bir kısmı eksik ve fena diye kabul ederek yerine başka kültürden iyi şeyler koymak hususunda her iki kültürü hayatiyet kabiliyetinden mahrum eylemek ve ikisini de sakatlığa ve binaenaleyh akamete mahkum etmekten başka bir şey olmaz! Yalnız akamete mi? Hayır! Ortalığı renksizliğiyle, şahsiyetsizliğiyle kötürüme götürmektir.

Bizim Tanzimat devrinin hataları işte işin bu tarafını sezmemekte olmuştur. Ben bu devri açanlara ve o devirde çalışmış olanlara karşı derin bir hürmet beslerim. Onlara karşı derin bir hürmet beslerim. Onların unutulmayacak büyük hizmetleri vardır: O cümleden kültür değişmek lüzumunu his ve idrak etmiş olmalarıdır. Fakat kimse kendi başından yüksek sıçrayamadığı gibi kimse de, görüşünün ve iradesinin azlığından dolayı, bilhassa o zamanlar mahkum edilmez. Onlar içinde yaşadıkları muhitin çok hassas ve derin aksülameller yapabileceklerini bildikleri gibi o muhit üzerinde hakim olan idare-i maslahat ruhundan da kendi yakalarını dahi kurtaramamışlardı! Bunlar kompromi ve idare-i maslahat usulünün mükemmel birer numunesi idi! Yakından dik- . kat edildiği takdirde gerek birinde, gerek ötesinde o kadar kabiliyet, incelik ve zarafet eseri vardır ki hayran olmamak kabil değildir! İnsan ah! Keşke bu adamlarda bir de görüş ve irade kuvveti olsaydı! Diye bağıracağı geliyor!

Bir Pierre le Grand (Büyük Petro), bir Fichte, bir Cromwell, fakat ne çare ki olmamıştır ve olamazdı! Ve bütün mesai kültür bakımından heder olup gitti. Yalnız gitmekle kalmadı. Fena yollara da sevk etti. Eski kültür feyizden düştü, yeni kültürde sakatlanarak yan yattı! Yolumuzu kaybettik ve sağdan soldan, şarktan, garptan gelen süprüntülerle gitmeye baktık!

Demek ki bir kültür yalnız tam olarak alındığı takdirde feyizlerini gösterdiler.

Fakat bir kültürü tam almak ne demektir!

Herhangi bir kültürün iki cephesi vardır: Birisi göze çarpan dış cephesi; ki o kültürün müesseseleridir. İkincisi gözükmeyen, fakat daha ehemmiyetli, daha kıymetli olan iç tarafıdır ki kültürün ta kendisi, ta özü ve cevheridir. Bunlardan birisini alıp da diğerini ihmal etmek, bilhassa ikinci kısmını ihmal etmek, kültürü yine sakatlığa, kötürüme, akamete uğratmaktır.

Yukarıda yine şu iç kısmı teşkil eden anasırın bazılarını zikrettik: O cümleden, zihniyeti, mantıki düşünce tarzını ahlak, hukuk, ilim, devlet, fert, vatandaş, cemaat vb. gibi bir kültürün yaratmış olduğu canlı ve yaşayan kıymetleri kaydettik.

Şimdi bunlardan birisini mesela ilim mefhumunu alalım.

Bu mefhum Buda-Brahman kültüründe başkadır, Garp kültüründe başkadır.

Birincisinde o öteden beri gelen ve Brahman kastı ile Mandarin’in kafalarında toplanmış bir sıra düsturların toplamından ibarettir. Bunun haricinde ilim yoktur.

Garpta ise o bambaşka bir şeydir. Müşahededen ve yahut tefekkürden alınıp durmaksızın yürüyen ve her şeyi tetkik mevzu yaparak manasız ve serbest açılan bir bilgiler mecmuudur.

Şimdi farz ediniz ki Garplılaşmak isteyen Hindistan’da veyahut Çin’de ilim müessesesi olan üniversite, akademi, enstitü ve saire irfan müesseseleri olduğu gibi binaları teşkilatları, idareleri ve nizamlarıyla aynen almıyor. Fakat ilim hakkındaki o eski telakki ve zihniyet aynen muhafaza ediliyor.

Yeni kültür alınmış sayılır mı? Feyiz verir mi? Kökleşip yerleşir mi?

Kaynak

• “Bir Kültürden Ötekine”, Kültür Haftası, No: 2, 22 İkinci kanun 1936.

Yazar

MİSAK Editörü

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar