Yalan mı gerçek mi?- Nerden anlarsınız?

İnternet bütün süzgeçleri, bütün filtreleri, bütün kısıtları yok etti. Belki başlangıçta site falan gerekiyordu ama şimdi bir site yapmak veya bir bloğa sahip olmak çok kolay.


Bir zamanlar sadece hükümet konuşur, halk dinlerdi. Bir zamanlar dediysem bin yıl öncesinden bahsediyorum. Halk ancak ozanlarla ve dedikodu ile hükümetten farklı bir şeyler söyleyebilirdi. Nüfusun pek azı el yazmalarına ulaşabilirdi. Dolayısıyla yazarlar da kitlelere ulaşamazdı. Kitap almak zengin işiydi. Kitapların fiyatı, emlake yakındı. Osmanlı, hiç olmazsa her vilayette bir Kur’an olsun diye Kur’an ihracatını yasaklamıştı.

Tek elden birkaç ele

Sonra, matbaa icat oldu ve hükümetlerin tekeli kırıldı. Gerçi Çin gibi, Osmanlı gibi büyük devletler, Avrupa’daki Katolik ülkeler, matbaaya uzun süre, bazen asırlarca, direndi ama sonunda onlar da teslim oldu. Artık yalnız hükümetin değil, “yazar-çizerlerin” sesi de geniş kitlelere ulaşabiliyordu. Allahtan bizde okumasını bilen çok değildi! Okumasını bilen ancak Cumhuriyet’ten sonra çoğaldı.

Bu güzel bir şeydi muhakkak ama şimdi daha fazla yalan yazmak da mümkündü. İletişim devlet tekelindeyken yalan da devlet tekelindeydi tabiatıyla. Matbaadan sonra bu imkân herkesin eline geçti. Gerçekten herkesin mi? Hayır. Matbaaya ve matbaacılara ulaşabilenlerin. Çünkü basım maliyetli bir işti.

Sonra büyük basın doğdu. Hayal Edilen Cemaatler‘in yazarı sosyolog Benedict Anderson’un, basın kapitalizmi dediği şey. Sonra radyo ve en son da televizyon çıktı. Bunlar daha da maliyetliydi.

İletişim tekeli yok olmuştu olmasına da tam hürriyete henüz varılmamıştı. Tek-el teklikten çıkmıştı ama çok-el’e değil, birkaç-el’e, yani oligopoliye dönüşmüştü. Büyük yayınevlerinin ve daha da büyük basın ve yayıncıların oligopolisine. Basın ve yayın bir birinden ayrı da değildi. Gazetesi olan daha fazla kitap, televizyonu olan daha fazla gazete satabiliyordu.

Basın-yayın kapitalizmindeki duruma “iletişim” değil olsa olsa “iletim” denilebilirdi. Akış tek yönlüydü. Bir ileten vardı, bir de iletilen. İletilen, iletene dönüp bir şey diyemezdi. Ancak o kapitale sâhip olanlar bir birleriyle “iletişim”e girebilirdi. Kaldı ki devlet tekeli kırılsa da devlet kontrolü sürüyordu. Mesela Türkiye’de radyo ve televizyon, 1980’lere kadar devletindi. Gazete kâğıdı üretimi de devlet tekelindeydi.

Yine de yayın yapan kişi sayısı matbaa öncesine göre çoğalmıştı. Tek-el’den birkaç-el’e de olsa… O birkaç da hızla çoğalıyordu. Bu, bütün kısıtlarına rağmen iyi bir şeydi.

Herkes geliyor

Sonra İnternet devrimi patladı ve her şey değişti. Artık iletim değil gerçekten iletişim çağındaydık. Çok-el, herkes’e dönüşmüştü. İnternet gurusu Clay Shirky 2009 tarihli kitabına İşte Herkes Geliyor (Here Comes Everybody) adını vermişti ve alt başlık kitabı özetliyordu: Örgütsüz örgütlenme. Yalnız örgütlenmede değil, haber almada, haber vermede, yorum yapmada da herkes geliyordu. İnternet ahalisi büyüdükçe bu ‘herkes’, gerçekten herkese dönüştü.

Yazının keşfinden önceki on binlerce yıllık maceramıza tarih öncesi deyip onu ihmal edersek şu ana kadar özetlediğim devirleri kabaca üç başlık altında toplayabiliriz:

  1. Matbaa öncesi.
  2. Matbaa ve diğer kitle iletim araçları çağı.
  3. İnternet.

Her adımda ileten katlanarak artmış. Sonuncuda iletimden iletişime geçilmiş.

Troller tapşırmıyor

Fakat bir şey daha artmış: Yalan haber yapma, yalan bilgi verme imkânı. Şimdi meselemiz, yalan dedektörlerimizi nasıl kuracağımızdır? Buna daha önce de cevap vermeye çalıştım ama şimdi problemin başka bir yönüne işaret etmeye çalışacağım: Dikkatinizi haberin kaynağına çekeceğim.

Matbaa öncesi dönemde daha çok hükümet konuşurdu dedik. O zaman haberin kimden geldiği belliydi. Doğru ise doğru, yalansa yalan; kaynak belliydi. Bir de sözlü gelenek vardı o zamanlar. Gerçi ozanlar deyişlerinin sonuna tapşırma ile, divan şairleri mahlas beyti ile imzalarını atarlardı ama zaten o şiirler herkesin becerebileceği işler değildi. Şiirin trolü olmazdı. Olursa, o trol olmaz, şair olurdu.

Kitle iletişimi devrinde kaynak belliydi. Bir yayıncı, bir gazete, bir matbaa, bir radyo-TV istasyonu vardı. Yazanı, çizeni, konuşanı da onlar bilirdi. Zaten kısıtlı ve kıymetli yayın kaynaklarına kimi alıp kimi almayacakları da onların elindeydi. Yayının önündeki bu engeller aynı zamanda birer filtreydi. Her zaman mükemmel ve namuslu değillerdi ama yine de kısıttılar, süzgeçtiler.

İnternet bütün süzgeçleri, bütün filtreleri, bütün kısıtları yok etti. Belki başlangıçta site falan gerekiyordu ama şimdi bir site yapmak veya bir bloğa sahip olmak çok kolay. Fakat asıl hürriyet sosyal medyada ve tabi, her yazının da altında gördüğünüz yorumlarda. Yorumlar da bir bakıma sosyal medya sayılır. Ne güzel ve ne felaket! Şimdi doğrunun da yalanın da daha fazla kaynağı var. Doğru tektir. Olsa olsa aynı doğruya birden fazla cepheden bakılabilir. Fakat yalanın sınırı yoktur. Gittikçe anlaşılıyor ki, yalancının da sınırı yok… Troller ve profesyonel yalan üretim merkezleri!

Demek ki temel soru şu: Yalan söyleyeni nasıl teşhis edeceğiz? O da gelecek yazıya.

İskender Öksüz
Yazar

İskender Öksüz

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.