Hoover Raporu: Amerika Çin’e karşı teyakkuzda mı? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______21.02.2019_______

Hoover Raporu: Amerika Çin’e karşı teyakkuzda mı?

Terken Hacaloğlu
Hoover Enstitüsü’nün “Çinli Etkisi ve Amerikan Menfaatleri: Müspet Teyakkuzu Desteklemek” başlıklı raporu dikkat çektiği noktalar ile Amerika’nın Çin’e yönelik siyasetini etkileyecek ve değiştirecektir.
Hoover Enstitüsü’nün “Çinli Etkisi ve Amerikan Menfaatleri: Müspet Teyakkuzu Desteklemek” başlıklı raporu dikkat çektiği noktalar ile Amerika’nın Çin’e yönelik siyasetini etkileyecek ve değiştirecektir.

14 Şubat 2019 tarihinde Stanford Üniversitesi’ne bağlı Hoover Enstitüsü’nde Çinli Etkisi ve Amerikan Menfaatleri: Müspet (Yapıcı) Teyakkuzu Desteklemek başlıklı bir raporun tanıtımı yapıldı. Rapor, Çinlilerin ABD’de nüfuz elde etme faaliyetlerini araştırmak üzere bir araya gelen araştırmacı ve akademisyenlerden oluşan bir çalışma grubu tarafından hazırlandı. Tanıtım toplantısına çoğu Çin asıllı Amerikalılardan oluşan yaklaşık 500 kişi katıldı.

Hoover Enstitüsü’nde Kıdemli Araştırmacı Larry Diamond ile Asya Derneği ABD-Çin İlişkileri Merkezi Başkanı Orville Schell’in başkanlığını yaptıkları bu çalışma grubu, Asya Derneği’nce 2017 yılında yayınlanan ABD’nin Çin Politikası: Yeni Yönetime Tavsiyeler başlıklı çalışmadan sonra oluşturulmuş. Çalışma grubu, bir buçuk yıla yakın bir süre, raporda sunulan konular üzerine çalışmışlar.

Grubun üyeleri arasında Dış İlişkiler Konseyi üyesi Elizabeth Economy, tarihçi Francis Fukuyama, Clinton döneminde ABD Dış İşleri Asya Pasifik Bürosundan sorumlu olan Susan Shirk, Amerika’daki en iyi 10 Çin uzmanından biri olarak gösterilen Minxin Pei, eski Washington Post Pekin büro şefi John Pomfret  de bulunuyor.

Raporda Çin’in Amerika’da nüfuzunu genişletme faaliyetleri şu başlıklar altında toplanmış: Kongre, yerel idareler, Çin asıllı Amerikalılar, üniversiteler, düşünce kuruluşları, medya, şirketler, teknoloji ve Ar-Ge.

200 sayfalık raporda Amerika’nın nasıl mukabele edeceğine dair üç prensip belirlenmiş: Şeffaflık, dürüstlük ve mütekabiliyet. Amerikan toplumu demokrasiye, devletin her adımının sınırlandırılmasına ve denetlenmesine, ama aynı zamanda uluslararası alanda gücünü göstermesi gerektiğine inanır. Bu prensipler, işte bu siyasî kültürün temel taşları olarak kabul edilebilir.

Her ne kadar Amerikalılar Çin’in diplomatik, ekonomik ve askeri güç kullanarak nüfuz etme teşebbüslerinin farkında olsalar da Pekin’in son zamanlarda kültür ve enformasyon alanındaki teşebbüslerinden pek de haberdar değiller. Halbuki bu araştırmanın da ortaya çıkardığı gibi Çin’in gizliden yaptığı bireyleri ve kuruluşları zorlayıcı ve ayartıcı faaliyetler, Çin asıllı Amerikan vatandaşlarını, Amerika’da öğrenim gören Çin vatandaşı öğrencileri, Amerikan sivil toplum kuruluşlarını, akademik kurumları, düşünce kuruluşlarını ve medyayı hedef almaktadır.

Raporun tanıtımında panelistler Çin’in artık dünyanın iki küresel gücünden biri olması hasebiyle, halka yönelik diplomasi manevraları yapmaya hakkı olduğunu ifade ettiler. Fakat mücbir metodlarla ve rüşvetle Amerikan sivil ve siyasî hayatının gidişatına müdahalenin kabul edilemeyeceğinin de altını çizdiler. Tekrar tekrar ifade ettikleri bir konu da mevcut tehdidin abartılmaması gerektiği ve Çin asıllı Amerikalılara yönelik bir cadı avına yol açacak bir damgalamadan kesinlikle kaçınılması gerektiği idi.

Konu Amerikan odaklı ele alındığı için olsa gerek, raporda insan hakları ihlallerine hiç değinilmemiş. Son zamanlarda çok tartışılan, Uygurların zorla toplama kamplarında hapsedilmelerinden hiç bahsedilmediği gibi, Amerika’da uzun yıllardır gündemde olan Tibet ve Tayvan da raporda kerhen bir iki kere geçiyor.

Tanıtım toplantısında sadece bir panelist Çin’in otoriter rejimini eleştirirken örnek olarak “yeniden eğitim kampları”ndan bahsetti, fakat o da “1 milyondan fazla kişi var deniliyor, bu abartılmış bir rakam olmalı” şeklinde şüphesini dile getirdi. Her ne kadar “Haydi 1 milyon değil, 100 bin kişi olsun, Çin’in yaptığı hiçbir şekilde kabul edilemez.” diyerek yapılanlara tamamen karşı olduğunu vurgulamış olsa da Amerika’da konuyla en çok ilgilenenlerin bile Çin propagandasının etkisinde kalıp sayının abartıldığını düşündükleri görülüyor. Amerika’daki Uygur derneklerinin bu kişilerle bağlantılarının olduğuna eminim, anlaşılan daha ikna edici olmaları lazım. Bu arada Çin’in Doğu Türkistanlılara yaptığı baskı ve şiddet politikaları tartışılırken sadece Uygurların adının geçtiğini, Kazakların varlığından hiç bahsedilmediğini de ekleyeyim.

Toplantıda dinleyiciler de çeşitli tenkitler yönelttiler. Bunlardan birisi -ki panelistler de raporu hazırlarken bu konudan çok çekindiklerini ifade ettiler- raporun dilinin ayrımcılığa çanak tuttuğu, Çinlilere karşı bir husumetin oluşacağı, her Çinlinin ajan zannedileceği iddiası idi. Başlığın “Çin”in etkisi değil de “Çinli” etkisi şeklinde konulmasının da bu muhtemel husumete zemin hazırlayacağı endişesi ifade edildi.

Bu endişe belki haklı belki haksız, ama yersiz değil. Bilindiği gibi, 11 Eylül saldırısından sonra Müslümanlara karşı halkta düşmanlığa varan bir şüphe oluştu. El Kaide ile mücadelede bazı Amerikan vatandaşı Müslümanların yakalanması da bunu körükledi. Çin de elbette bunu Doğu Türkistanlıları terörist olarak yaftalamak için kullandı. Son 4-5 yıldır, Amerikan siyasetinin gündeminde baş sıralarda yer alan kaçak göçmen meselesi ve Donald Trump’ın güney sınırına dikmek istediği duvarla birlikte şiddeti artan tartışmalar neticesinde, Hispanic ve Latino olarak adlandırılan Güney Amerikalılara karşı menfi düşüncelerin iyice yerleştiğini müşahade ediyoruz.

Raporda olduğu gibi tanıtım toplantısında da, sık sık Çin Komünist Partisi’ne vurgu yapıldı. Partinin dünyanın her yerindeki Çinlileri Çin’in doğal ve sadık hizmetkârları olarak gördüğü, sadakat göstermeyenleri bazen rüşvetle, bazen cebren yola getirmeye çalıştığı, bunda da başarılı olduğu ifade edildi. Örnek olarak da üniversitelerde öğrenim görmeye gelen Çin vatandaşı öğrencilerin bilim ve teknoloji casusluğu yapmaları gösterildi.

Rapora göre, Amerika’da faaliyet gösteren Çinli şirketlerin neredeyse tümü, Çin Komünist Partisi’nin kontrolü altında. Parti, Amerika’da kurdurduğu tek elden idare edilen ticaret odaları aracılığıyla Amerikan federal hükümetin koyduğu sınırları delmeye çalışıyor ve sonuç da alıyor. Bu konuda verilen örneklerden biri bu şirketler vasıtasıyla siyasete atılacaklara, seçim kanunundaki boşluklardan da faydalanarak, seçim bağışı yapıp siyasi kurumları dolaylı yoldan etkilemesi idi.

Raporda ayrıca Çin’in Amerika’daki faaliyetlerine ek olarak başka ülkelerdeki faaliyetleri de incelenmiş. Fakat örnek ülke olarak sadece Asya Pasifik ülkeleri (Japonya, Avusturalya, Yeni Zelanda) ile Batı Avrupa ülkelerindeki (Fransa, Almanya, İngiltere) faaliyetleri araştırılmış. Halbuki Çin’in Orta Doğu’da, Afrika’da ve Güney Amerika’da da yoğun faaliyetleri, büyük yatırımları olduğu biliniyor. Çin’in artık global bir güç olduğu Amerika’da artık kabul edilmiş bir görüş. Dünyada iki küresel güç olduğundan hareketle, Amerika’nın yeniden iki kutuplu bir dünya yaratarak sınırları çizilmiş etki alanları oluşturmak istediğini düşünebilir miyiz? Bu durumda, Soğuk Savaşın da tecrübesiyle, Amerika Pasifik’teki egemenliğinden ve Batı Avrupa’daki müttefiklerinden vazgeçmeyeceğini gösteriyor.

Çinli Etkisi ve Amerikan Menfaatleri başlıklı bu rapor kamuoyuna açıklanırken hazırlayanlar Kongre, Beyaz Saray ve federal hükümet organları nezdinde görüşmeler yaparak devlet kademesindekileri bilgilendirmişler ki bu Amerikan siyasetinin teamüllerinden biridir. Rapor, dikkat çektiği noktalar ile Amerika’nın Çin’e yönelik siyasetini etkileyecek ve değiştirecektir.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları