İran’da Türk varlığı:Hanedanlıklar – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______28.01.2020_______

İran’da Türk varlığı:Hanedanlıklar

Süleyman Karahan

“Bu yazı MDM/MİSAK yazarlarından Süleyman Karahan’ın ‘İran’da Türk Varlığı Hunlar’dan İran İslam Cumhuriyeti’ne Turan’dan İran’a’ başlıklı yazısının ilk kısmı olup İran’daki Türk Hanedanlıkları dönemini kapsamaktadır.” 

 “Büyük devletler  kuran ecdadımız, büyük ve şümullü medeniyetlere de sahip olmuştur. Bunu aramak, tetkik etmek, Türklüğe  ve cihana bildirmek bizler için bir borçtur. Türk çocuğu, ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için  kendinde kuvvet bulacaktır.”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Türkler, İran’a ilk defa Hunlar döneminde MS. 310 ile 374 yılları arasında gelmişler Akhunlar döneminde ise ilk Türk yerleşimleri gerçekleşmiştir. Günümüzde İran’da yaşayan Türkler ise Orta Asya’dan göç eden Oğuzlardır.

Türk adı ilk olarak Pers kaynaklarında 420-515 tarihlerinde Altaylı konargöçer kavimleri için söylenmiştir. İran milli destanı Şehnamede ise Hükümdar Feridun geniş ülkesini Salm, İrac, Turac isimli üç oğlu arasında paylaştırır. Türk ve Çin diyarları Turac’a düşer. Taht kavgalarının çıkması ile İrac, kardeşleri tarafından öldürülür ve yerine geçen oğlu Münucihr babasının intikamını almak için Türk ülkesinin üzerine yürür. Afrasiyab (Alp Er Tunga) ile çarpıştır ve iki hükümdar arasında süren çetin savaşlardan sonra sınırlar ok atarak belirlenir. Bir İranlı tarafından atılan ok Belh nehri (Ceyhun, Amuderya) üzerine düşer ve burası sınır kabul edilir. Bundan sonra Türk ülkesine Turan, Fars ülkesine de İran denilmeye başlanır.

Dandanakan Savaşı

1040 yılında o dönemde İran topraklarında hüküm süren Gazneliler ile Selçuklular arasında cereyan eden Dandanakan Savaşında Gaznelilerin yenilmesinden sonra İran’ın kapıları tamamen Türklere açılmış olur. Bu tarihten başlamak üzere de yaklaşık 900 yıl boyunca, Türkler İran’da egemen güç olacaktır. Bu süreç içerisinde, Türkler, İran’da 819’le 1925 arasında birçok farklı hanedan ve devlet adı altında hüküm sürdüler. [1]

Bu sıradan devlet ve imparatorlukların dönemlerine baktığımızda, ülke ve devlet adı olarak ne Türkiye’nin ne de İran’ın söz konusu olduğunu görmekteyiz.

Sonraları, Orta Asya’nın üzerinden “Turan” adı kaldırılsa da “İlhanlı Ulusu”nun üzerindeki “İran” adı, Safeviler döneminde edebiyat sahasında geniş biçimde yeniden ele alındı ve zamanla daha çok kullanılır oldu. 1935 tarihinden itibaren ise Pehleviler tarafından resmi biçimde ülke, devlet adı ve Türklük karşıtı Panfarsist eğilimli bir cereyanı temsilen kullanılmaya başlandı. Tabi bu sadece bir ad olmamış, adın ötesinde ülkenin sosyal-psikolojik ve etnik yapısını da Türklüğün aleyhine değiştirecek genel bir sürecin tezahür biçimi olmuştur. Bu süreç, tamamen İran’ın Türklüğünü ve İran-Türk egemenliğini olumsuz etkileyen esas faktörlerden biri olmuştur.

Tarihi kaynaklardan belli olduğu gibi “İran” adı, ilk kez Firdevsi’nin 11. yüzyılda yazmış olduğu “Şahname” efsanesinde “Turan”a karşı bir bölgenin adı olarak geçer. Türk, Arap ve İslamiyet karşıtı bir efsane olduğu için Farisiye tarikatına mensup Yahudilerin ve Katolik kilisesinin desteği ile Haçlı Savaşları döneminde, bütün İslam dünyasında en çok propagandası yapılan ve en çok nazirelerin yazıldığı eser olmuştur. [9]

İran’da Türk varlığının kökenine ilişkin iki farklı görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerden birincisine göre; Türkler İran’a göç etmiş, dışarıdan gelmiş yabancılardır. Bir diğer görüş ise Türklerin İran’a gelen küçük grupların etkisiyle Türkleşmiş İranlılar olduğunu söylemektedir. İran onuncu yüzyıldan itibaren Türk hâkimiyetinde, Türk kültürünün önemli bir merkezi olmuş, hemen hemen toplumun her kesiminde devletin her kademesinde Türk medeniyeti hâkim olmuş, Pehlevi hanedanının yirminci yüzyılda iktidara gelmesiyle bu dönem kapanmıştır. 1925 yılında yönetimi Kaçar Türklerinden devralan Pehlevi ailesi, 1979’daki İran İslam Devrimi’yle yerini bu günkü yönetime bırakmıştır.[2]

İran’da Türk Devletleri dönemi (963-1925)

Alper Tunga

Türkler İranlılarla komşu olmaları nedeniyle, Türklerin İran’a gelişi M.S. 4. yüzyıldan başlayarak 20. yüzyılın başlarına dek sürmüştür. İslam’dan önce Türklerin İran’a girişleri Hazar Denizi’nin doğusundan güneye doğru olmuştur. İslamiyet’in kabulünden sonra ise Türklerin girişi doğu-batı istikametinde Hazar Denizi’nin güneyinden gerçekleşmiştir. 13. yüzyıl ve sonrasında ise Türk göçleri Türkiye-Suriye-Irak’tan İran’a doğru olmuştur.[1]

Firdevsi’nin Şahnamesinde Turanlılara layık görmediği İran tahtını Turan hükümdarı Afrasiyab’ın (Alp Er Tunga) torunları olan Saciler, Gazneliler ve Selçuklular ele geçirmiş, İran coğrafyasında yaklaşık bin yıl sürecek Türk hâkimiyetini kurmuşlardır. ​ Bu coğrafyada Safeviler kurulan beşinci Türk hanedanlığı olduğu gibi Safevi Devleti de Türkçeyi resmi dil ilan eden ilk devlet olmuştur. [3]

İran-Türk hanedanları (900-1450)

9. yüzyıldan itibaren İran’da Türk varlığı hissedilmeye başlamıştır. Bu süreç, Orta Asya’dan gelen veya getirilen Türklerin, askeri yeteneklerinden ötürü İran’da kurulan irili ufaklı devletlerde etkin rol almaları ve kademeli olarak yönetici konuma gelmeleri şeklinde gelişmiştir. Bu çerçevede, 1501’de İran’ın birliğinin Safevi hanedanı tarafından sağlanıncaya kadar geçen dönemde Gazneliler (999-1040), Selçuklular (1040-1157), Moğollar (1219-1258), İlhanlılar (1258-1336), Timur hanedanı (1393-1410), Karakoyunlular (1450’ler), Akkoyunlular (1450’ler) İran’ın muhtelif bölgelerini yönetmiştir. [4]

Safeviler (1501-1736)               

Safeviler Dönemi İran Haritası

Eskiçağ’lar boyunca büyük imparatorlukların bir parçası durumunda olan ya da küçük hânedanların elinde bölünmüş bir halde bulunan İran coğrafyasının 1501 yılında Şah İsmâil tarafından kurulmuş olan Safevîler ile birlikte İslâm tarihinde ilk defa müstakil bir siyasî kimliğe kavuştuğu, bu kimliğin Kaçarlar dönemiyle pekiştiği ve günümüz İran İslâm Cumhuriyeti’nin sınırlarının da bu zaman dilimlerinde teşekkül ettiği söylenebilir. [5]

1501’de Türk asıllı Şah İsmail tarafından kurulan Safevi Hanedanı 1736’ya kadar süren yaklaşık 250 yıllık egemenliği sırasında İran’ın toprak bütünlüğünü sağlamış, İran’ kültür ve sanatta altın dönemini yaşatmıştır. [4]

XVI. yüzyıl boyunca Safevîler doğuda Özbekler, batıda Osmanlılar’la mücadele etmek zorunda kalmıştır. Safevîler’in gulât-ı Şîa’yı ideoloji olarak benimsemesi ve bu tür inançlara sahip olan Anadolu’daki geniş Türkmen kitlelerinin Safevî davasına sarılması onları Osmanlılar’la karşı karşıya getirmiştir.

Yavuz Sultan Selim’in Çaldıran’da Şah İsmâil’i ağır bir yenilgiye uğratmasının ardından Şah İsmâil’in yenilmezliğine olan inanç yıkılmış, müntesipleri için hem sultan hem de mürşid-i kâmil olan Şah İsmal’e olan inanç kökünden sarsılmıştı. Safevî hânedanına destek veren Türkmen aşiretleri kendi aralarında bir güç mücadelesine girdikleri gibi bürokrasiyi ellerinde bulunduran Fârisîler’le de çekişmeye başladılar.

Şah I. Abbas döneminin başlamasıyla (1587) Safevî Devleti yeniden toparlandı ve en parlak çağını yaşadı. İlk dönem Safevî Devleti’nin vasıfları terkedilerek bütünüyle yeni baştan yapılanmaya gidildi. Şah Abbas’ın gerçekleştirdiği yeniliklerin başında, ihtida etmiş Gürcüler’den oluşan gulâmlar birliğinin teşkili gelmektedir. Tahmasb zamanında başlatılmış olan bu düzenleme, Türkmen unsurlarının devlet içindeki üstünlüğünü ve etkisini ortadan kaldırmayı hedeflemekte olup I. Abbas döneminde hız kazanmış ve başta eyalet valilikleri olmak üzere yüksek mevkilere gulâmlar tayin edilmeye başlandı.. Abbas’ın tahta çıkmasından on yıl sonra Safevî ordularının başına Ermeni asıllı Allahverdi Han geçirildi. Bu dönemde Kafkaslar’dan çok sayıda gulâmın getirilmesi üzerine etnik ve sosyal yapıda önemli bir değişme meydana geldi. İran daha da kozmopolit bir kültür yapısına bürünmüş oldu.

1598’de başkent Kazvin’den İsfahan’a taşınarak burası imar edildi. Aynı dönemde görülen ekonomik canlanma Avrupa ülkeleriyle diplomatik bağların kurulmasını da beraberinde getirdi.

Şah I.Abbas

1.Abbas döneminde uygulanmaya başlanan toprak sisteminin kökünden değiştirilmesi işlemi yeni karışıklıklara yol açarak Safevîler’i derinden sarstı. Öte yandan Şiî fıkhı ve politik teorisindeki değişme ve gelişmeler, din adamlarının İran’da giderek büyük siyasî güç haline gelmelerini sağladı.

Bütün bu faktörlerle gerileme sürecine giren Safevîler sonunda doğudan gelen baskılara karşı dayanamadılar. Daha önce Safevîler’e bağlı olan Gılzayî Afganlıları lideri Mîr Veys isyan ederek Kandehar’ı ele geçirdi. Bunu Abdâlî Afganlılar’ın isyanı takip etti.

Safevî hânedanını yeniden ihya etmek üzere II. Tahmasb’ın yanında yer alıp kendini “Tahmasb Kulı” olarak ilân eden Afşar aşiretinden Nâdir Han, Afganlılar’ı mağlûp ettikten sonra 1730 yılında İsfahan’ı ele geçirdi ve II. Tahmasb’ı tahta oturttu. Bu tarihten itibaren beş yıl boyunca giriştiği savaşlarla Nâdir Han, Osmanlılar’a kaybettikleri bütün toprakları geri aldı. 1733’te muhasara ettiği Bağdat’ı zaptedemediyse de Gence, Tiflis ve Erivan’ı yeniden topraklarına kattı. Aynı şekilde Ruslar’la da başarılı bir şekilde mücadele ederek 1735 tarihli Gence Antlaşması ile Derbend ve Bakü’yü geri aldı. [5]

Afşar Hanedanı (1736-1749) 

Afşar Hanedanı Dönemi İran Haritası

1722-1725 yıllarında Mir Mahmud yönetimindeki Afgan ordusu İran’a saldırarak başkent İsfahan’ı zaptetmiş ve Safavi hanedanını tasfiye etmiştir. İran’ın parçalanmaya yüz tuttuğu bu dönemde yine Nadir Şah tarih sahnesine çıkmış, Afganları yenerek 1736-1749 arasında İran’ı yönetecek Afşar hanedanını kurmuştur. [4]

Nâdir Şah, 1732 yılında II. Tahmasb’ı azlederek yerine onun oğlu III. Abbas’ı tahta çıkardı. 1736’da Abbas’ı da tahttan indiren Nâdir kendisini Afşar Hânedanının ilk şahı olarak ilân etti. Fiilen 1722’de çökmüş olan Safevî Devleti böylece son bulmuş oldu. Nâdir Hindistan seferindeyken İsfahan’daki Safevî Hânedanı üyelerinin öldürülmesiyle de Safevî dönemi kapandı.

Avşarlar, 1736-1804 tarihleri arasında İran’da hüküm süren bir Türk hanedanı olup hânedanın ilk hükümdarı Nâdir Şah, Oğuz (Türkmen) elinin Avşar (Afşar) boyuna mensup olduğu için bu hânedana İran kaynaklarında Afşariyye (Afşarlılar) denilir. Türk ilim âleminde ise aynı hânedan daha ziyade Afşarlar olarak tanınmaktadır.[6]

Afşarlar, Nadir Şah’ın 1736’da İran’ı ele geçiren Afganlar’ı geri püskürttükten sonra İran’da kurduğu devletin adıdır. Afganları geri püskürtmekle kalmayan Nadir Şah, Delhi’ye kadar da ilerlemiştir. Tarihi kaynaklara göre Delhiden elde ettiği servet sayesinde 3 yıl boyunca vergi alma gereği duymamıştır. Safevi Devleti’nin çökmesiyle darmadağın olan İran’ın yaralarını saran Nadir Şah, bu nedenle İran’ın onarıcısı olarak bilinir. 1747’de Nadir Şah’ın ölmesiyle dağılan devlet, 1796’da tarih sahnesinden çekilmiştir.

Nadir Şah(ortada)

Nâdir Şah, komşularına karşı elde ettiği başarılardan sonra İran’ı idarî bakımdan yeni baştan düzenleyip sağlam temellere oturtmak yerine taklit ettiği Timur’un yaptığı gibi Hindistan’ı istilâya girişmiştir. Hindistan’dan bu defa Türkistan, Semerkant ve Hârizm’e yönelen Nâdir Şah başşehrini de İsfahan’dan Meşhed’e taşımıştır. Nâdir Şah’ın, uygulamalarından rahatsız olanlar tarafından suikasta uğrayarak öldürülmesinden sonra Afşarlar Devleti çökmüştür. [5]

Batılı birçok tarihçinin “deha“, “büyük devlet adamı“, “Doğu’nun Son Kahramanı” gibi unvanlar vererek tanıttıkları Nadir Şah, onların kalemlerinde bir Fars hükümdarı gibi verilir. Hâlbuki Nadir şah Türk’tü ve Türkçe’ den başka bir dil de bilmez ve konuşmazdı. Kurduğu devletinin adı da “Büyük Avşar Devleti” idi. Avşarlar, bir Oğuz boyu olduklarına göre, bu devlet Oğuz’un Avşar boyu tarafından kurulmuş bir devlet olduğunu adı ile gösterse dahi, onu Fars devleti saymaya cehdedenler olması sizce şaşırtıcı değil mi?

Nadir Şah, bir devlet başkanı, bir kahraman olduğu kadar, bugün kullanılan anlamıyla, aynı zamanda bir toplum mühendisiydi. Gerçekleştirdiği ” Mugan Kurultayı” birlik ve beraberlik, bir anlamı ile TURAN devleti için yol gösterici kararların alındığı bir kurultay olduğundan dolayı, araştırılması ve incelenmesi, milletimizin geleceği açısından büyük önem arz etmektedir. [8]

Kaçar Hanedanı (1794-1925)

Kaçar Hanedanı Dönemi İran Haritası

Nadir Şah’ın 1747’de öldürülmesinden sonra başlayan taht kargaşası Kerim Han’ın 1749’da Zend Hanedanını kurmasıyla sona ermiştir. 1794’e kadar süren Zend hanedanından sonra Aga Muhammed Han Kaçar hanedanını (1794-1925) kurmuştur. [4]

Kaçarlar, Safevi Devleti’nin kurulmasına yardım etmiş bir Türkmen boyu olup Afşar Hanedanı’nın yıkılmasından sonra İran’da başlayan siyasi karışıklık sonucu ortaya çıkan birçok devletten birini teşkil etmişlerdir. Ağa Muhammed Han, Kaçarlar’ın siyasi birliğini sağladıktan sonra  İran’daki diğer devletlerle mücadele etmiştir. 1796’da İran siyasi birliğini sağlayan Ağa Muhammed Han, başkenti Tahran olan Kaçar Hanedanı’nı kurmuştur. [7]

Tahran’ı başşehir yapan Muhammed Şah, düzeni sağlayarak İran’da ilk defa güçlü bir idarî mekanizma oluşturmuştur. Muhammed Şah’ın 1797’de bir suikast sonucu öldürülmesinin ardından yerine geçen yeğeni Feth Ali Şah ile birlikte İran da yeni bir döneme girmiştir. Basra Körfezine inmeyi hedeflemiş olan Rusya, Kafkaslar’da giderek etkili bir siyaset izlemiş ve modern silâhlar ve ordudan yoksun olan İran daha fazla direnemeyerek 1800’de Gürcistan’ı Rusya’ya kaptırmıştır. Dünyadaki siyasî gelişmelerden ve özellikle Hindistan konusunda İngiltere ile Fransa arasındaki çekişmelerden habersiz olan Feth Ali Şah, Napolyon’la 1807 yılında Finkenstein Antlaşması’nı imzalamıştır. Bu antlaşmaya göre Fransa, Gürcistan’ı geri alması hususunda İran’a yardım edecek, İran da buna karşılık olarak İngiltere’ye savaş açacaktır. Bu antlaşmadan kısa bir müddet sonra Fransızlar’la Ruslar Tilsit Antlaşması ile aralarındaki düşmanlığa son vermiş ve  Rusya ise 1813 tarihli Gülistan Antlaşması ile . Bunun Gence, Karabağ ve Kafkaslar’ın tamamını eline geçirmiştir. Ayrıca Rusya Hazar denizinde donanması olan tek devlet haline gelmiştir. 1826’da meydana gelen bir sınır meselesinden ötürü Rusya ile yeniden savaşa giren İran, 1828 tarihli Türkmençay Antlaşması ile Erivan ve Nahcıvan’ı Rusya’ya vermiştir. Böylece Aras nehri iki ülke arasında sınır haline gelmiş bu durum ise Rusya ile İngiltere arasında yeni bir rekabete sebep olmuştur. 1834 yılında Feth Ali Şah’ın yerine geçen torunu Muhammed Şah doğuda Afganlılar’a kaptırılmış olan toprakları geri almaya niyetlenmiş fakat İngiltere’nin buna karşı gelerek Afganlılar’ı desteklemesi üzerine Muhammed Şah Herat’ı muhasara etmekten vazgeçerek Afgan Savaşından vazgeçmiştir.

Hindistan’ı muhafaza etme yolunda çaba sarfeden İngiltere, Afganistan’ı tampon bölge olarak görmekteydi ve buraya asker yerleştirmişti. İran Herat’ı tekrar tekrar ele geçirmeye çalıştıysa da sonunda 1856 Paris Antlaşması ile Afganistan’ın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldı. Böylece Herat tamamıyla elden çıkmış oldu.

Muhammed Şah zamanında İran’da meydana gelen en önemli olaylardan biri Bâbîlik ve Bahâîlik hareketlerinin ortaya çıkmasıdır. Esas itibariyle dinî ve siyasî huzursuzluğun bir tezahürü olarak patlak veren bir isyanın ardından Mirza Ali Muhammed, 1844 yılında kendisini kayıp on ikinci imam Mehdî’nin “bâb”ı (temsilci) olarak ilân etti. Çıkan isyanı sert bir şekilde bastıran hükümet 1850’de Mirza Ali’yi Tebriz’de idam etti. Bâbîler’in, tahta çıkmasından iki yıl sonra 1852 yılında Nâsırüddin Şah’a suikast düzenlemesiyle üzerlerindeki baskı daha da yoğunlaştı. Daha sonra bu hareket Bahâîler ve Ezelîler olarak ikiye ayrıldı. Bahâîler’in lideri İran’dan sürgün edildi.

Nâsırüddin Şah, İran’ın bağımsız bir devlet olarak kalabilmesinin yapılacak köklü değişikliklere bağlı olduğunu idrak ettiyse de Ruslar İran’ı sıkıştırmayı sürdürdüler. 1865’te Taşkent’i ele geçirerek 1876’da Hokand Hanlığı’na son veren Ruslar 1868’de Buhara’yı aldılar. 1873’te Hîve Hanlığı’nı vasal haline getirip 1883’te de Merv’i ele geçirdiler. Böylece Etrak nehri boyu Rus-İran sınırı haline geldi.

Feth Ali Şah döneminde başlamış olan imtiyazlar Nâsırüddin Şah devrinde iyice hız kazandı. Ülkede ekonomik refahı yükselteceği düşüncesiyle Nâsırüddin Şah, Avrupalı güçlere tanıdığı imtiyazları giderek devlet politikası olarak benimsemeye başladı. Bir İngiliz vatandaşı olan Baron Julius de Reuter, 1872 yılında belirli bir hissenin şaha verilmesi karşılığında yirmi dört yıllığına büyük bir imtiyaz elde etti. “Reuter imtiyazı” olarak anılan bu imtiyaz, altın ve kıymetli taşlar hariç İran’daki bütün yer altı madenlerinin işletilmesi hakkına ilâveten fabrikaların inşası, demiryollarının döşenmesi, kanal ve sulama işleri, orman ürünleri işletmesi, bir bankayla bazı kamu hizmetleri idarelerinin kurulması ve gümrüklerin kontrolünü kapsamaktadır. Nâsırüddin Şah, Ruslar’ın baskısı ve halkın karşı gelmesiyle bu imtiyazları iptal etmek zorunda kaldı. Buna karşılık İngiltere, İran’da Imperial Bank of Persia’yı kurma imtiyazını elde etti; bu arada Ruslar da ayrı bir banka kurdular. Öte yandan 1890’da bir İngiliz firmasına verilen tömbeki imtiyazı tütün aleyhine verilen bir fetva ile çıkmaza girdi. Şîraz, İsfahan ve Tebriz’de din âlimlerinin başını çektiği büyük protestolar meydana gelince 1891 yılında imtiyaz iptal edildi. 1896’da Nâsırüddin Şah öldürüldü.

XIX. yüzyılda Avrupa güçlerinin İran’a ekonomik olarak nüfuz etmesi ve Batı kökenli fikirlerin girmesi toplumun geleneksel yapısını derinden etkilemiştir. Faaliyetlerini gizli yürüten birtakım derneklerde yeni meselelerin tartışılması, içtimaî ve hukukî reformların yanı sıra anayasanın ve meclisin teşkilini savunan hareketleri doğurmuştur. 7 Ekim 1906’da meclis toplanmıi 30 Aralık’ta da anayasa Muzafferüddin Şah tarafından imzalanmıştır. 1907’de tahta çıkan Muhammed Ali Şah, anayasayı ihlâl etmek ve meclisin faaliyetlerini aksatmak için elinden geleni yapmıştır. Önceleri anayasayı hararetle desteklemiş olan ulemâ, Batı kökenli reform taleplerinin giderek yoğunlaşması üzerine geri çekilmeye başlamıştır. İçteki bu karışıklığın yanında dış güçler de İran aleyhindeki faaliyetlerini sürdürmüş, Almanya’daki gelişmelerden endişelenen İngilizler ve Ruslar 31 Ağustos 1907 tarihinde İran’ı kendi aralarında paylaşmışlardır. Bu anlaşmaya göre arada tampon bir bölge bulunmak üzere ülkenin kuzeyi Ruslar’ın, güneyi ise İngilizler’in etki alanında kalacaktır.

Ahmed Şah Kaçar

Haziran 1908’de şah sıkıyönetim ilân ederek meclisi kapatmıştır. Anayasa taraftarları, Tebriz’i işgal etmiş olan Ruslar’a rağmen şahın bu hareketine karşı direnmişler ve Temmuz 1909’da Muhammed Ali Şah’ı tahttan indirerek; yerine yedi yaşındaki oğlu Ahmed geçirmişlerdir. İki yıl sonra Muhammed Ali’nin yeniden tahtı ele geçirme teşebbüsü Ruslar’ın doğrudan müdahalesine yol açmıştır. Nihayet 24 Aralık 1911 tarihinde meclis tekrar kapatılmıştır.

İran, I. Dünya Savaşı esnasında tarafsız kalmasına rağmen Türk, Rus ve İngilizler’in çekişme alanı olmuş, 1917’de Bolşevik İhtilâli sebebiyle Ruslar’ın bölgeden çekilmesi üzerine 1919 tarihli antlaşmayla tamamen İngilizler’in kontrolü altına girmiştir. Sovyetler Birliği ile yapılan 1921 tarihli antlaşmayla İngilizler’in baskısından anca kurtulabilmiştir. Aynı yıl darbe ile yönetimi ele geçiren Rızâ Han cumhuriyeti ilân etmeyi düşünmüş fakat ulemânın muhalefeti sebebiyle bu fikrinden vazgeçmiştir. 1923 yılında Ahmed Şah’ı tahttan indiren Rızâ Şah Pehlevî Aralık 1925’te kendini şah ilân etmiştir. Böylece İran’da Kaçarlar dönemi kapanmış, Pehlevî dönemi başlamıştır. [5]

Rıza Şah Pehlevi

Kaynaklar:

[1] Metin Erondor, İran’da Türk Kimliği, Kamer Yayınları, 2018.

[2] Reha Yılmaz, “Küreselleşen İran’da Ötekileşen Türkler”, 2015, https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1016

[3] Cafer Mustafalı,Safevi Türk Hanedanlığı ve Şah İsmail Hatayi”, https://kafkassam.com/safevi-turk-hanedanligi-ve-sah-ismail-hatayi.html

[4] Türkiye Cumhuriyeti Tahran Büyükelçiliği, “İran Tarihi”, http://tahran.be.mfa.gov.tr/Mission/ShowInfoNote/200929

[5] İsmail Safa Üstün, “İran”, https://islamansiklopedisi.org.tr/iran#4-safevilerden-gunumuze-kadar

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları