Keşmir Krizi üzerinden Pakistan ulusal güvenlik sorunlarına analitik bir bakış – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______08.03.2019_______

Keşmir Krizi üzerinden Pakistan ulusal güvenlik sorunlarına analitik bir bakış

Umut Berhan Şen

Dünya son günlerde Keşmir’de yaşanan gerilimi konuşuyor. Asya’daki iki büyük nükleer caydırıcı güç olan Pakistan ile Hindistan arasında 1947’den bu yana 3 kez sıcak savaşa neden olan Keşmir sorunu yine büyük bir kriz yaratıyor. Zira, toplam nüfusları  bir buçuk  milyara yaklaşan Asya’nın iki bölgesel gücü arasındaki son  sıcak çatışma, 14 Şubat’ta Hindistan topraklarında en az 40 askerin hayatını kaybettiği saldırıyla başladı. Hindistan, Pakistan’ı saldırıyı düzenleyen cihatçı teröristlere destek vermekle suçlarken Pakistan ise olayı kınadı ve iddiaları reddetti. Himalayalar’la birbirinden ayrılan iki komşu olan Pakistan ile Hindistan geçmişte bölgede sık sık sıcak çatışma ve konvansiyonel anlamda ciddi kara savaşları yaşadı.

Şüphesiz, Pakistan iki yüz milyona yaklaşan nüfusu ve stratejik coğrafyası ile dünya siyasetinin önemli ülkelerinden birisidir. Orta Doğu, Orta Asya ve Güney Asya’nın kesişme noktalarında yer alan Pakistan’ın stratejik önemi son yıllarda komşu bulunduğu coğrafyaların dünya siyasetindeki ağırlığına paralel olarak sürekli artmaktadır. Öte yandan, bir diğer nükleer güç olan Hindistan ile yaşanan sınır gerilimleri, öte yandan Afganistan sınırında süreklilik arz eden çatışmalar ve El-Kaide ve Taliban’ın varlığı Pakistan’ı dünya gündeminin üst sıralarına taşımaktadır. Bütün bunlara rağmen Pakistan ülkemizde yeterince tanınmamakta ve her fırsatta Türk ve Pakistan halkları arasında tarihi köklere dayanan iyi niyet ve dostluk vurgulansa da bu tarihsel bağlar henüz siyasi-ekonomik veya kültürel ilişkilerle yeterince desteklenmemiş durumda.

Günümüzde Pakistan dünyanın yedinci en kalabalık ordusuna sahip olmanın yanı sıra dünyadaki nükleer silahlara sahip dokuz ülkeden biridir. Pakistan ordusunun, ülke içerisindeki bu ağırlığı ve neredeyse süreklilik arz eden siyasi krizlerin neticesinde askeri darbeler ve askeri yönetim ülke içerisinde bir gelenek halini almış, ülke tarihi boyunca pek çok kere demokrasiye geçiş denemesi yapılmış ise de seçimlerle iktidara gelen hiç bir hükümet uzun ömürlü olamamış ve askeri bir darbeyle devrilmiştir.  Bununla birlikte, Pakistan’da  askeri yönetimin, demokrasiye geçişlerle ve seçimlerle kesintiye uğraması da ayrı bir gelenek halini almıştır.

Pakistan’ın ulusal güvenlik stratejisi daima Hindistan üzerinden ve Hindistan karşıtlığına dayalı olarak oluşturulmuştur. Mesela, 1947’de yaşanan bölünmenin Hindistan tarafından hiç bir zaman kabul edilmediğine inanan Pakistan yönetimleri, Hindistan’ı her zaman ülkenin varlığını tehdit eden ana unsur olarak görmüşler ve Pakistan’ın varlığının da sürekli bir tehdit altında olduğunu varsaymışlardır. Ülkenin kuruluşunda göçmenlerin yüklendiği kritik misyon, bu güvensizliği ve endişeyi daha da arttırmıştır. 1971’de Pakistan’ın ikiye ayrılmış olması da sonraki yıllara yönelik endişeyi güçlendiren bu tarihsel bir olaydır. Dolayısıyla bütün bu güvensizlik ve endişe, ordunun Pakistan sistemi içinde oynadığı ağırlıklı rolün gerekçelerinden biridir. Ayrıca, bu güvensizlik ve endişeyi hem oluşturan hem de şekillendiren Pakistan’ın Hindistan karşısındaki yapısal zayıflığıdır. Bu zayıflığa rağmen Pakistan ordusu ulusal bilinci en gelişmiş kurum olma iddiasındadır. Ancak bu noktada oldukça kritik bir soru karşımıza çıkıyor: Bugün, Pakistan ordusu ve istihbaratı uyum içerisinde ve  başarılı bir eşgüdümle çalışabiliyor mu?

Pakistan’ın resmi ve tek istihbarat kurumu olan, ‘Servislerarası İstihbarat Direktörlüğü’ (I.S.I.) hakkında, ordu ile uyumlu çalışmadığı ve hatta çatışma ve rekabet halinde olduğu yönündeki iddialar, son yıllarda sürekli olarak, Pakistan ve dünya kamuoyunun dilindedir. Ayrıca, bugün Pakistan içindeki en tartışmalı konulardan biri de ISI’nın ne kadar bağımsız ve disiplinli bir yapı olduğu ve ne kadar askeri yönetime tabi olduğu konusudur. Bu bağlamda, akla oldukça önem arz eden ikinci bir kritik soru geliyor: Ordu Pakistan’ın esas etkin gücü olarak kabul edilirse, ISI bu güç sisteminde nerede durmaktadır? Bu soruya cevap olarak, askeri uzmanlar ve sivil analistler orduyu perde arkasında ülkeyi yöneten güç, ISI’yı da bu perdenin de daha arkasında esas güç olarak resmetmektedirler. Bu bakış açısına göre ordu üst yönetimi ne düşünürse düşünsün, Pakistan’ın askeri stratejisini ISI belirlemekte ve ordu dâhil bütün kurumlara dayatmaktadır. Dolayısıyla, Pakistan ordusunun ana kumanda kademesi Taliban benzeri örgütleri desteklemek istemese de, ISI’nın, bu desteği verdiği iddiası bir güvenlik şaibesi olarak ettikçe, bu tür terörist örgütlerin de ülkedeki ve toplum yapısındaki psikolojik üstünlüğü var olmaya devam edecek gibi görünüyor.

Pakistan ordusu bu örgütler ile savaşırken öte yandan ISI’nın bu örgütleri desteklediği iddiası, ciddi bir ulusal güvenlik krizine ve toplumsal bir kargaşaya hem de ISI ile ordu arasındaki ilişkilerin sorgulanmasına yol açıyor. ISI’nın orduya da hükmeden gerçek gizli güç olduğu, ya da ordudan bağımsız hareket eden ve ordu tarafından kontrol altına alınamayan bir güç birimi olduğu iddia ediliyor. Unutmadan ekleyeyim: hiyerarşik organizasyonun gereği olarak, ISI’nın başında Genelkurmay tarafından atanan bir korgeneral bulunmakta ve ISI elemanlarının büyük kısmı subaylardan oluşmaktadır. (Bu noktada bir dönem ülkemizin istihbarat teşkilatının da uyguladığı olan hiyerarşik organizasyon akla geliyor. Zira, Cumhuriyet dönemi Türk istihbaratının tarihinde de, 1992’de başlayan sivil müsteşar devrine kadar süregelen bir korgeneraller devri olduğu malum. Dolayısıyla, akla ister istemez Türkiye – Pakistan devletleri arasındaki tarihsel yakınlık ve güven bağının sonucu oluşabilecek olan çeşitli askeri ve sivil organizasyon etkileşimleri geliyor.) Bununla birlikte ISI başkanı olan korgeneral doğrudan Pakistan başbakanına karşı sorumludur. Bu da ISI’ya orduya rağmen, belli bir hareket alanı ve bağımsızlık kazandırmaktadır.  Fakat çoğu ISI yöneticisinin kariyerlerine daha sonra ordu bünyesinde devam ettikleri göz önüne alındığında ordu ile ISI arasındaki farklılaşmanın ve rekabetin normalin üzerinde abartıldığını da düşünebiliriz. Bu arada göz ardı edilmemesi gereken bir diğer konu da şudur; Bugün, Çin Pakistan’ın en önemli ticaret ortaklarından biri ve en büyük silah ve askeri lojistik tedarikçisi durumunda görünüyor. Fakat, Çin yönetimi aynı zamanda Hindistan’ı da önemli bir ticari ve stratejik ortak olarak görüyor. Dolayısıyla, Çin’in önümüzdeki süreçte Pakistan-Hindistan çatışması konusunda netleştireceği yeni tutum, Pakistan’ın ulusal güvenliğiyle ilgili yeni bir avantajın ya da yeni bir handikabın da habercisi olacak gibi görünüyor.

Sonuç olarak; Pakistan Türkiye’nin Avrasya coğrafyasında kuracağı yeni bölgesel dengeler açısından büyük önem taşımaktadır. Zira, NATO ve ABD ile ilişkilerini daima diri tutmaya ve güncellemeye çalışan Pakistan’ın, yakın süreçte, Avrasya coğrafyasındaki en önemli stratejik ortaklarımızdan biri olabileceğini asla aklımızdan çıkarmamalıyız.

Konuyla ilgili okuma tavsiyesi:

-MGK Genel sekreterliği Rapor: Küresel Eğilimler 2030, 2012, Ankara.

-SULLIVAN, Gordon (ABD Kara Kuvvetleri E. Komutanı ve RAND Corporation stratejisti), Umut Bir Yöntem Olamaz, Boyner Holding Yayınları, 1997, İstanbul.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları