Konservatuardaki konserlerde kontrbas çalmaya dair – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______16.04.2020_______

Konservatuardaki konserlerde kontrbas çalmaya dair

Liath McGorman

Dışarıdaki öyle ucundan kıyısından kendisini hatırlatmanın ötesine çoktan geçmiş zil zurna taze bahara rağmen, evlerde takılmaklığımızı icap ettiren – gözünüzü seveyim, sizler de evde kalınız efendim! – virüslü Koronalı bu tuhaf ahir zaman günlerinde gönül tellerime düşen isimsiz ezgiler sayısız. Öte yandan, dimağıma bu garip kış sonunda konuşlanan dizelerse – belki de benzeri bir gurbetin ilhamıyla yazıldıklarından olsa gerek – merhum Yahya Kemal’in aynı hüzünlü beytine ait hep:

“Zihnim bu şehirden, bu devirden çok uzakta,

Tanbûri Cemil Bey çalıyor eski plâkta.”

“Kar Musıkîleri”nin bu son derece gerekli karantinamızın doğurduğu duygu yumağına hisdeş tınılarına kapılıp gitmem yersiz değil. Zira Netflix’de yirmi bölüm üst üste gerilim dizisi izlemek ya da “N’inci Göbeklerüstü Laptopta Film Maratonu Yapma Festivali” düzenlemek ve benzeri küçümen ve zararsız delilikler bir yere kadar. Vakit geçirmekten ziyade zaman harcamak etrafında biçimlenen ömür değirmeni bu tür ev avuntuları bir noktada lâl kesiliyor. Ya da tam aksine dile gelip havlu atarak adeta “Hacım benden bu kadar, zaten hepi topu üç sezonluk HBO dizisiyim, al topunu biraz da az ötede oyna” diyor bana. Bu bağlamda ben kim miyim? Maalesef, hemen hemen hepimiz gibi, kablosuz ağa bağlanamayınca hayat damarlarının en aortsalı kesilmişçesine bir çaresizliğe kapılmaya meyyal günümüz insanı halleriyle malûl, bin yılın başlarında iki yüz elli gramdan hallice ortak aklını da dürüm yaparak afiyetle yemekle meşgul dünyamızın sıradan bir sakini.

Yine de geleceğe dair umutluyum. Çünkü sanat var. Bu yüzden adım gibi biliyorum; bu çılgın günlerin tozu dumanı inip yaşam yeniden “normal” olarak nitelendirdiğimiz çekici rutinlerden oluşan nihayetsiz resmigeçide dönünce, bu “bombastik” zamanlardan geriye nice sanat eseri kalacak. Şarkılar dâhil…

Şükürler olsun ki erken sökün eden – bu derece deli yeşil bir adada yaşamanın, Allah vergisi cennet vatanımızın mavi semalarına olan hasretimizi arttıran türden, kara bulutlara tahvil edilmiş bir bedeli de var doğrusu – baharın bambaşka bir mevsimden ilhamını alan akraba duygularını ifade eden dizelerin müziğe ilişkin olması boşuna değil. İşte bizler de yukarıda değindiğim “gün öğütücü” faaliyetlerden sıkıldığımızda, yürek kanatlarımızı öz müziğimizle açıp geriniyoruz.

Sözün özü; yazıyı kaleme aldığım günlerde vefat yıldönümünü idrak ettiğimiz kutlu bir zincirin ne yazık ki son halkası bir büyük ozanın dediği gibi;

“Türküz türkü çığırırız.”

Aynı gönül makamından, bizler de gurbette ayrı bir özenle sarıp sarmaladığımız özümüze bir başka aşkla rücu ederek teselliyi, umudu, yaşama sevincini yine türkülerimizde, müziğimizde buluyoruz.

Sohbetimizin başlığındaki ifade, çok sevdiğim merhum bir tiyatro sanatçımızın unutulmaz bir oyununa ait. Son derece ciddi bir iş olan mizahın üstadı, mahcup delikanlı rolünde, gönül düşürdüğü kıza açılmaya, dolayısıyla solunum yetmezliği çekercesine bir heyecanla tatlı tatlı saçmalamaya devam ederken kendisine ne iş yaptığı sorulunca bir çırpıda bu bol aliterasyonlu ifadeyi “sıkılayıp” sonrasında da umarsızca vaziyeti toparlamaya çalışıyordu. Ben kendimce, sanat mı hayatı taklit eder hayat mı sanatı açmazına mütevazı bir yanıt olarak buradan müzik üzerine şu tespite uzanmıştım:

“Hanım kızlarımız ne kadar Katy Perry’den ‘Roar’ ya da – Kuzey Kore’nin gonca gülü tombul oğlan Kim gibi gizli gizli – ‘Fire Work’  dinlerlerse dinlesinler, kına gecelerinde ‘Yüksek Yüksek Tepelere Ev Kurmasınlar’ türküsü çalacak!”

Popüler olana meyil gayet doğal, genel geçerden hoşlanmak insanlık hali, şeker şurup sabun köpüğü şarkılar her düğün salonuna lazım; bunlara ve benzeri durumların alayına içten ve derinden amenna… Ancak günün sonunda aslolan hâlâ söyleyecek türkülerimizin olup olmadığı. Tıpkı Mevlânâ Celaleddin-i Rumi’nin dediği gibi;

“Bir ayağı hakta iken diğer ayağı ile âlemleri dolaşan bir pergel misali…”

Konservatuardaki konserlerde kontrbas çalınmasına hiç kimsenin itirazı olduğunu sanmıyorum. (Şahsım adına söylemek boynumun borcudur ki hatti zatında çello zaten mefdunu olduğum bir entrümandır!) Fakat ortak dünya kültürüne başka milletlerin saygı duyduğu özgün eserlerle katkıda bulunmak istiyorsak kanımca yerel seslerimizi yitirmeden sınırlarımızın ötesine seslenmemiz şart. Aksi halde; sesimizin sahibi olamazsak “Sahibinin Sesi” olmak gibi acı bir kaderle yüzleşiriz.

Çare her zamanki gibi, Cem Yılmaz’ın malum gösterisinde bambaşka telden de olsa ifade ettiği üzere “içinde” yani içimizde. Daha açığı, Türkçü bir dünya görüşü etrafında biçimlenen ve öyle olduğu içindir ki geçerliliğini hâlâ koruyan devletimizin kurucu bakış açısıyla hareket etmek. Türklük ile aynı artı sonsuza uzanan raf ömrüne sahip bir müzik kültürünü, olanca yerliliği ve bu sayede uluslararası itibarı ile hak ettiği yere yükseltmenin sırrı ayan beyan bu aslında.

Bu bağlamda, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki müzik politikasına ilişkin bir takım kasıtsız yanlış anlamaların ve artık aramızda olmamasından duyduğum içten sevinci saklamamakla övündüğüm şeref yoksunu dondurmacı fesli akıl hastası bir zavallı ve avanesinin köpürttüğü kasıtlı yalanların ötesine, eldeki somut verilerle geçmekte yarar var.

O halde bakalım, Türk Halk Müziği adına bahsi geçen dönemde neler yapılmış:

Merhum Kurucu Cumhurbaşkanımız Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün “bizim hakiki musikimiz” dediği halk müziğimizin derlenmesine daha 1924 gibi görece erken bir dönemde başlanmıştır. Bunun sonucunda, İstanbul Konservatuarı’nın 1924’teki halk müziği derleme anketinden sonra şimdiki adıyla ifade edersek Milli Eğitim Kültür Müdürlüğü, Seyfettin ve Sezai (Asaf) biraderleri özel olarak görevlendirip Batı Anadolu’ya halk türküleri derlemeye göndermiştir. Derlenen türküler 1925’te “Yurdumuzun Nağmeleri” adı altında yayımlanmış ve büyük bir ilgiyle karşılanmıştır.

O yıllarda verdikleri konserlerde kontrbasa atfettikleri önemi bilmiyoruz ama – şaka bir yana – bildiğimiz şu: İstanbul Konservatuarı 1926-1929 yıllan arasında Anadolu’ya tam dört büyük çaplı derleme gezisi düzenlemiştir. İşbu geziler neticesinde derlenen ezgiler ”Halk Türküleri” adı altında 15 farklı cilt halinde yayımlanmıştır. 1929’daki dördüncü gezi sırasında bazı halk oyunlarımız filme de alınmıştır. Devlet ödeneğiyle yapılan dört derleme gezisine başta Konservatuar Müdürü Yusuf Ziya (Demircioğlu) olmak üzere Rauf Yekta, Dürri Turan ve Ekrem Besim Beyler, Muhittin Sadık (Sadak), Mahmut Ragıp (Gazimihal), Ferruh (Arsunar), Abdülkadir (İnan) Beyler de katılmışlardır. Kaldı ki, İstanbul Konservatuarı öncekilerden farklı olarak bu sefer devlet ödeneği almaksızın Halk Bilgisi Derneği uzmanlarının katılımıyla 1932’de beşinci bir derleme gezisi daha düzenlemiştir.

Atatürk’ün ısrarlı çabalarının onlarca güzel meyvesinden birisi olan Ankara Devlet Konservatuarı’nın 6 Mayıs 1936’da kurulmasından sonra halk müziği derlemeleri yepyeni bir ivme kazanarak sürdürülmüştür. 1936’da Ankara Halkevi’nin daveti üzerine tanınmış Macar Müzikologu ve bestecisi Bela Bartok (1881-1945) Ankara’ya gelmiştir. Bartok, üç konferans vererek halk müziği ürünlerinin derlenmesinin önemine dikkatleri çekerken öte yandan kendisi de, 18-25 Kasım 1936 arasında geniş bir katılımla gerçekleştirdiği bir geziyle, Adana yöresinde derlemeler yapmıştır. Atatürk döneminde ayrıca 1937 ve 1938 yıllarında da iki büyük derleme gezisi daha yapıldığına şahit oluyoruz. Burada fikir vermesi açısından, kendi alanında “Şampiyonlar Ligi Rüya Takımı” havasını yakalamış, bu son iki gezinin katılımcılarına şöyle bir göz atmakta fayda var. Kadroya bakar mısınız efendim:

Ferit Alnar, Necil Kazım Akses, Ulvi Cemal Erkin, Halil Bedii Yönetken, Muzaffer Sarısözen, Arif Etikan, Cevat Memduh Altar, Tahsin Banguoğlu, Nurullah Taşkıran, Rıza Yetişen. Sohbetin burasında, güzel yurdumuzun hangi cennet köşesinden olursak olalım muhakkak hepimize en az bir memleket türküsünü nisyandan kurtarıp armağan etmiş bu isimleri rahmetle anmanın boynumuzun borcu olduğunu düşünüyorum. Halk müziği derleme gezilerine Atatürk’ün ölümünden sonra da 1953 yılına kadar devam edilmiş, aşağı yukarı bütün iller dolaşılmış, 10.000 civarında ezgi derlenmiş, bunların 2.000 kadarı merhum Muzaffer Sarısözen tarafından notaya alınarak “Yurttan Sesler” programlarıyla yurda yayılmıştır. Ali Ekber Çiçek, Ülkü Beşgül, Şakir Öner Gülhan, Nursaç Doğanışık, Hale Gür, Seyit Al’dan dinlemeye doyamadığımız onca türkü hep o “Türk Rönesansı” döneminin bize yadigârıdır.

Konservatuvarlar ve benzeri merkezi resmi kuruluşlar işbu derlemelerle milli hafızayı geri kazandırırken, yine Atatürk’ün isteğiyle 19 Şubat 1932’de kurulan Halkevleri de halk müziği konusunda çok önemli çalışmalara ön ayak olmuşlardır. 1932-1951 döneminde, Türk Folklorunun hemen hemen bütün dallarında derleme, araştırma, eğitim çalışmaları başarıyla yürütülmüştür. Bulundukları yörelerin halk şairlerinin, ses ve saz sanatçılarının toplandığı yerler olan Halkevleri, pek çok gencin bağlama çalmayı, usulüyle türkü söylemeyi, halk dansları öğrendikleri kültür ocakları olmuşlardır.

Rahmetli dedemin deyimiyle “Koca Eseler’in türkü çığırdığı gibi” konuyu biraz dağıtıp malumata boğduysam kusura bakmayın. Amacım sadece şu hakikatın altını hak ettiği kalınlıkla ve hatta italik iri puntolar kullanarak çizmek:

Kendi meydanımıza da dünya sahnesine de ancak öz sesimiz olan Türk müziğiyle çıkarak saygı, sevgi ve kültürel anlamda ölümsüzlük kazanabiliriz.

Türk müziği üzerine sohbetlere, Covit-19’in de olmaz olasıca katkılarıyla, çalma listelerimizi biteviye uzattığımız şu günlerin de ötesinde sağlıkla değinebilmek dileğiyle…

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları