Millet-Devlet – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______30.03.2020_______

Millet-Devlet

Nesib Nesibli

Günümüzde yaklaşık iki yüz tanınmış devlet sınırları dâhilinde 4000 millet ve etnik grup yaşamaktadır. Bu, millet ve devletlerin sınırlarının çakışmadığının bir göstergesidir. Genellikle, bir devlette birkaç millet vardır (çok milletli devletler), bazen de bir milletin birkaç devleti vardır (bölünmüş milletler). Diğer durumlarda ise, milletin genellikle kendine özgü devleti yoktur (devletsiz milletler). Yapılan bir hesaplamaya göre, mevcut devletlerin sadece %9,2’de milletle devlet tamamen örtüşüyor. Devletlerin %18,9’unda sayıca çok olan millet toplam nüfusun %90-99’una eşittir. Devletlerin %18,9’unda ise, esas millet toplam nüfusun %75-89’una tekabül etmektedir. Milletle devletin nispeten örtüştüğü (ülke nüfusunun %50-74’ü) devletlerin yüzdesi %23,5’tir. Geri kalan %29,5 devlette ise, esas millet toplam nüfusun %0-49’a eşittir.[1]

Millet ya da devletin daha önce ortaya çıkması da farklı bir durum yaratmaktadır. Millet daha erken ortaya çıkarak peşinden devleti getirirse, ona millet-devlet denir (Japonya, Çin, Almanya’daki gibi). Devletin kurulması milletin oluşumundan önceyse, ona devlet-millet denir (ABD ve Amerika kıtasındaki diğer devletlerdeki gibi). Bu ikinci gruba, yukarıda belirtildiği gibi teritoryal veya siyasi millet denir. Konumuz gereği, bu çalışmada millet-devletlere odaklanacağız. Bu grupta yer alan devletlerde millet ile devlet arasındaki ilişkilerde önemli olan hususlardan biri, onların sınırlarının (milletin ve devletin) genel olarak örtüşmesi ve bir milletin bir devleti oluşturmasıdır.

İlk millet-devletler

Avrupa’da millet-devletlerin ortaya çıkışı büyük oranda üç aşamadan geçmiştir. İlk millet-devletler birinci aşamada İngiltere, Hollanda ve Fransa’da ortaya çıkmıştır. Araştırmacılar, bu sıralamaya bazen İsveç’i de dâhil etmektedirler.[2]

Araştırmacıların İngiliz milletinin ortaya çıkış tarihine ilişkin farklı görüşler öne sürmüş olmalarına rağmen, bu sürecin İngiltere’de başladığı yönünde hemen hemen görüş birliği mevcuttur. Joseph R. Strayer, 15. yüzyılda İngiltere’nin artık açık bir şekilde millet-devlet haline geldiğini yazmaktadır.[3] Liah Greenfeld ise, “İngiltere’de millî duyguların ortaya çıkışının” 16. yüzyılın son çeyreğine tesadüf ettiğini düşünmektedir.[4] Modernist yazarlardan Elie Kedourie’ye göre, 18. yüzyıla kadar İngiltere’de milliyetçilikten bahsetmenin hiçbir anlamı yoktur, millet, ondan (milliyetçilikten) da sonra ortaya çıkmıştır. İngiliz milletinin oluşumu konusunun özel araştırmacısı Adrian Hastings, “millet” (nation) kelimesinin, “14. yüzyılın başlarından itibaren sıklıkla ve ardıl olarak kullanılmasının, İngilizlerin kendilerini bir millet olarak görmeleri için bir gerekçe olduğunu” düşünmektedir.”[5] Yazar, İngilizlerde millet fikrinin oluşmasında önemli rol oynayan kaynakları geniş bir biçimde anlatmaktadır. Bu kaynaklardan birincisi, rahip Bede’nin 730 yılında yazdığı tahmin edilen İngiliz Halkının Manevi Tarihi (Ecclesiastical History of the English People) adlı eseridir. Bu eser Latince yazılmasına rağmen, İngilizlerin tarihi hakkında önemli bilgiler vermektedir. Bede, Cermen kabileleri olan Saksonlar, Angluslar ve Jütlerin (Jutes) 5. yüzyılda İngiliz adalarına göç etmesini, burada ayrı ayrı krallıklar (beylikler) kurmasını, akraba kabilelerin birbirine karışmasını ve tek bir etnik birlik (gens Anglorum) haline gelmesini etraflıca yazmıştır. Bede’nin bu “millî tarih kitabı” 150 yıl sonra, Batı Sakson kralı Alfred tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Asıl bu olayı Hastings, “millet-devletin başlangıcı” olarak adlandırmaktadır. Hastings’e göre, İngilizler arasında “birleşme sürecinin” hızlanmasını, ekonomik yaşamda (ticarette), siyasi yöneticilikte (shire yapısı) ve dini alandaki (Protestanlık) değişiklikler tetiklemiştir. Bu arada, malum Norman işgali yaşanmış, hâkim sınıfın bileşimi yeni gelenlerin lehine değişmiş, iki yüzyıllık İngilizcenin yöneticilikteki yerini Fransızca almıştır. Savaşı kazanmalarına rağmen, sayıca az olan Normanlar zamanla toplumsal yaşamda konumlarını kaybederek yerel halk tarafından asimile edilmişlerdir. 1363 yılında parlamento İngilizce açılmıştır. O tarihte İncil tamamen İngilizceye çevrilmişti. Siyasi iktidarın doğrudan isteği üzerine Roma Kilisesi’ne bağlı olmayan bağımsız Protestan Anglikan kilisesi kurulmuş (1550’lerde), ibadetin, daha sonra da eğitimin İngilizce yapılması İngilizler arasında millet inşası sürecine yeni bir ivme kazandırmıştır. Basım-yayımın yaygınlaşması bu süreci daha da hızlandırmıştır. 1645’te en az 722 gazete basılmaktaydı. 1707’de İskoçya’nın İngiltere’yle birleşmesiyle (Acts of Union, 1707) ve yeni imparatorluğun “Britanya” adını alması, millî kimlikte önemli değişikliklere neden olmuştur. Artık “Britanya milleti” kavramı egemen bir nitelik kazandı. Bununla birlikte, Hastings’in belirttiği gibi, yerel kimlikler (bu bağlamda “İngiliz milleti”) kaybolmadı, “Britanya” [milleti] sadece vahit bir kimliğin başka bir adı oldu”[6]

Tarihsel olarak ikinci millet-devlet Cermen kabilelerinin (Franklar, Batavi, Chauci, Chamavi, Chattuari vb.) yoğunlaşması temelinde İngiltere’nin güneyindeki Alçak Ülkelerde (İngilizce: Low Countries) ortaya çıktı. Ortaçağ’da “Nederland” sözcüğü deniz seviyesine yakın, aşağıda (nether) yerleşen bölgenin (land) açımlanması bağlamında kullanılmaktaydı. Bu bölgenin kuzeyine ise, “Holland” (ormanlık) deniyordu. Buraya yerleşmiş olan kabileler, Batı Cermen dil grubuna ait olan, burada ortaya çıkmış millete adını vermiş Dutch dilinde[7] konuşuyordu. Bu dilin varlığını gösteren ilk yazılı kaynak, M.S. 500’lü yıllara dâhil edilen Lex Salica adlı Frank hukuk metni kabul edilmektedir.

Kutsal Roma İmparatorluğu’nda Hollanda, zengin bölgelerden biriydi ve 13. yüzyıldan sonra fiilen özerk bir eyalet oldu. Habsburg Hanedanı döneminde, ayrıca idari birim statüsüne sahip oldu. 1477’den sonra yönetim hayatında Fransızca yerine Dutch (Felemenkçe) dili kullanılmaya başlandı. 16. yüzyılın başında burada kendisini gösteren Protestan Reformu hareketi halkın ve ülkenin kaderini belirledi. Hollanda bölgesinin kralı İspanya Kralı II. Felipe bu harekete karşı acımasız bir mücadele başlattı. Bu bölgenin tekrar Katolik inancına kavuşması için Protestanlara karşı baskı ve toplu katliamlar yapıldı. Uzun süre devam eden Hollanda Bağımsızlık Savaşı (1566, 1568-1648) Hollanda’nın bağımsızlığı, burada cumhuriyetin kurulması ve 1648 yılında imzalanan ünlü Westphalia Antlaşması’nda bu bağımsızlığın doğrulanmasıyla sonuçlandı. Dil ile başlayan millî konsolidasyon süreci (millet inşası), bağımsız cumhuriyet yönetimi, kentleşmenin güçlenmesi, dış ticaretin (aynı zamanda sömürgeciliğin) genişlemesi ve serbest piyasaya dayalı ekonominin büyümesi, laikliğin yükselmesi sayesinde hızla ilerledi. Dutch milletinin şekillenmesi ve burada millet-devlet oluşumunda bu faktörlerin yanı sıra millî kültürün gelişiminde, bu bağlamda Rembrandt, Vermeer, Van Gogh gibi ressamlar önemli rol oynamışlardır.

Fransa’da millet-devletin oluşumu konusu, hem tarihçilik, hem de burada millet ve devlet inşasının kendine has bir şekilde şekillenmesi bakımından özellikle dikkati çekmektedir. Çağdaş Fransa, zamanla çeşitli etnik grupların toprağı olmuştur. M.Ö. 7. yüzyılda buraya Orta Avrupa’dan Kelt kabileleri (Fransızca: Celtes) göç etmiş, burada daha önceden yaşayan eski İtalya (İtalic), Breton, Akutian (Basklar), İber, Liguria ve eski Yunan kabilelerini kendilerine boyun eğdirmişlerdir. Keltler arasında, Galyalılar (Fransızca Galies, İngilizce Gauls) ve Belgae kabileleri diğer kabilelerden sayıca daha fazlaydı. Antik kaynaklarda, bu bölge esas olarak Gallia veya Celtica şeklinde adlandırılmıştır. Bu toprakları M.Ö. 58-51 yıllarında ünlü Romalı general (daha sonra konsül) Julius Caesar işgal etmiş ve birkaç yüzyıl bu topraklar Roma İmparatorluğu’nun bir parçası olmuştur. Roma ve Gal kültürleri ve halklarının karışması sonucu, burada melez Gal-Roma kültürü oluştu. Gal dili Latinceyle karışarak Vulgar Latince (halk Latincesi) haline geldi. Roma İmparatorluğu’nun sonundan itibaren başlayan üçüncü toplu göç, buradaki etnik manzaraya önemli özellikler getirmiştir. Bu kez Cermen dilli Frank, Vizigotlar, Sueb, Sakson, Alaman, Burgund kabileleri gelip bu topraklara yerleşmiş ve çağdaş Fransa, geniş topraklara sahip Frank İmparatorluğu’nun (481-843) bir parçası olmuştur. Yerel nüfusun konuştuğu dil de Frankların adını aldı (la langue française). Daha sonra, 9.yüzyılda başka bir Cermen kabilesi olan Vikingler İskandinavya’dan Normandiya’ya indi (yerli etnik adı Norman). Bu arada, bazı Kelt kabileleri Britanya adalarından gelerek, bugünkü Fransa’nın kuzey-batısındaki Breton bölgesine yerleştiler.

Fransa Krallığı döneminde (843-1793) çağdaş devletin ortaya çıkışıyla birlikte, onun etnik konsolidasyon sürecine etkisi önemli ölçüde arttı. Özellikle Yüzyıl Savaşları (1337-1453) ve Mezhep Savaşları (1562-98) etnik birliğin şekillenme sürecine yön verdi. Yüzyıl Savaşları sonucunda Fransa, nüfusunun yarısını, Normandiya ise nüfusunun dörtte üçünü kaybetti, Paris sakinlerinin ise üçte ikisi öldü.[8] Bununla birlikte, savaş etnik birlik duygusunun yaygınlaşmasına ivme kazandırdı. Savaşın, sadece Fransa ve İngiltere kralları arasında değil, halklar arasında olduğu fikri yaygındı. İngiltere’de yaygınlaşan söylentilere göre, Fransa burayı işgal ederek İngilizceyi tamamen ortadan kaldırmayı planlıyordu. Oysa savaşın gerektirdiği düşman imajının etkisi altında, Norman işgalinden sonra İngiltere’de resmî dil haline gelen Fransızcanın rolü giderek azalmaktaydı. Yukarıda belirtildiği gibi, artık 1363’te İngiltere parlamentosu ilk kez İngilizce konuşmalarla çalışmalarına başlamıştı.[9] Fransa’da yaşayanlar da, yabancı işgalcileri vatanlarından kovmak için savaşın şart olduğunu fark ettiler. Bunun neticesinde genç köylü kızı Jeanne d’Arc sadece başarılı bir savaşın değil, aynı zamanda genellikle bir etnik konsolidasyonun simgesi haline geldi.

Fransa’da millet inşası sürecini etkileyen diğer bir etken, Reformasyon’un aşırı kanlı olaylar eşliğinde gerçekleşmesiydi. Fransa kralları Protestan hareketini ilk andan itibaren ezmeye çalıştılar. Ancak güçlü bir direnişle karşılaştılar; yerli Protestanlar (Fransa’da onlara Huguenot deniliyordu) bazı şehirleri dahi ele geçirebilmişlerdi. Birkaç on yıl boyunca süren mezhep savaşlarında, 2-4 milyon insanın katledildiği, sadece Aziz Barthelemy Günü’nde Paris’te ve eyaletlerde 10 bin Huguenot’un öldürüldüğü tahmin edilmektedir. Bourbon hanedanının ilk kralı IV. Henri’nin vermiş olduğu Nantes Buyruğu ile (Fransızca l’Édit de Nantes) Protestanlara özel ibadet ve eşit vatandaşlık hakları vaat edildi. Bundan sonra, mezhep savaşının etkinliğini bir hayli kaybetmiş olmasına rağmen, zaman zaman mezhepler arası gerilimler yeni baskılara neden oldu ve hatta bazen kanlı bir şekil aldı. Fransa’da etnik birliğin varlığını sağlamak için burada sonraları en sert biçimde laikliğin uygulanması gerekli görüldü.

Fransa’da modern devlet yapılanması, İngiltere ve Nederland (Hollanda)’dakinden farklı bir yol izledi. İngiltere’de parlamenter monarşi, Nederland’da cumhuriyet yönetimi kurulduysa da, Fransa, mutlak monarşi yolunu seçti. İlk iki ülkede siyasi yönden aktif ve maddi açıdan zengin ticaret ve sanayi kesimleri kendi yöneticilerinin iktidarını ülke çapında kısıtlamaya çalıştı ve bunu başardı. Onlar, çağdaş anlamda demokrasi veya dini özgürlük istemiyordu, sadece temsilci hükümetler kurarak dini inançlar alanındaki farklılığı yasallaştırdılar. Fransa’da ise monarşi her şeyin üstünde yer aldı. Kral yerli elitlerin arkasında durmasına, onların çıkarlarını korumasına rağmen, ülke çapında İngiliz Parlamentosu gibi millî bir kurumun oluşmasına izin vermedi. Kardinal Richelieu’nun yönetimi döneminde (1624-1642) Fransa, Avrupa’nın en kudretli devleti haline geldi. Onun “raison d’état” (“devlet çıkarları”) ilkesine dayanan gerçekçi siyaseti, sonuçta monarşik yönetimi güçlendirdi.[10] XIV. Louis (“Güneş Kral”, 1643-1715) Avrupa’da en büyük orduyu kurdu, bir deniz donanması oluşturdu ve mezhep ayrımını bastırdı. Fransa’da merkezileştirilmiş monarşi modelinin ilk sloganı “tek kral, tek kanun, tek iman” idiyse de, XIV. Louis, mutlakıyetinin güçlenmesinin ardından parlamentoya hitabında ünlü “L’état c’ést moi” (“Devlet benim”) ifadesini kullanmayı gerekli görmüştü. Bu mutlak hâkimiyet, yaklaşık 150 yıl, Fransız Devrimi’ne dek ayakta kalabildi.

1789 Fransız Devrimi, siyasi arenadan uzaklaştırılan Fransız milletini, bu arenanın tam merkezine getirdi. Bu devrimle, Fransızlar, millet inşasında çok yol kat etmiş olduklarını ispat ettiler. Yalnızca milletin hâkimiyetin tek kaynağı olduğu beyan edildi. Devrim sürecinde kabul edilen ünlü İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi açıkça belirtmekteydi: “Egemenlik ilkesi Millete aittir; hiç kimse, hiçbir fert açıkça milletten kaynaklanmayan otoriteyi kullanamaz”. Devrimin temel ilkeleri demokratik Özgürlük, sosyal Eşitlik ve milliyetçi Kardeşlik oldu.

Fransız milletinin devrime damgasını vurmuş olmasına rağmen, millet inşası alanında hâlâ çözülmemiş hassas sorunları olduğu açıktı. Fransızcanın, dünyada kültür ve diplomasi dili olması, Avrupa’nın dört bir yanında elit kesim dili haline gelmesi, Fransa içinde bu dilin vatandaşların çoğunluğunun konuşma dili olduğu anlamına gelmemekteydi. Özellikle dini alanda Latince, yüzyıllar boyunca ağırlığını koruyabildi. Yukarıda belirtildiği gibi, 1789 Fransa’sında halkın sadece yüzde ellisi Fransızca konuşuyordu, bunlardan da sadece yüzde on ikisi-on üçü “doğru” bir şekilde (edebi dilde) konuşabiliyordu. [11] Tek bir siyasi milletin varlığının ilan edilmesine rağmen, Fransa nüfusunun büyük bir kısmının etnik birliği meselesi devrim dönemi, hatta ondan çok sonraları da tartışma konusu olacaktı. 1789’da Sieyes soyadlı bir yazar, yazmış olduğu yergide, işgal sonucu halen de iktidarda bulunan soyluların “aptal kibrini” yerden yere vurmaktaydı. Üçüncü kesim, yani sıradan vatandaşlar, Sieyes’e göre, ancak Galyalılardan ibaretti. Bu, Frank aristokrasisinin hükümranlığına son vermenin, onları Alman ormanlarına göndermenin zamanının geldiğinin tercümesiydi.[12] Eugen Weber’in belgelerle zenginleştirilmiş bir araştırmasına göre, Gal-Frank ayrılığı hiçbir zaman unutulmadı, “Les Gaulois, nos ancetres” (“Galyalılar bizim atalarımızdır”) sloganı her zaman popüler oldu. Gal asıllı yazarlar, Frankları işgalci olarak görmüşlerdi. Yazarın bu ilgi çekici makalesi, aşağıdaki fikirle sona ermektedir: “Bizim atalarımız [konusu] belki de kaybolmaktadır. Ancak Fransa’da ölü hayat, diğer yerlerden daha çok yaşamaktadır.”[13]

Ortaçağ Avrupa’sının etnik ve siyasi yapısında önemli bir rol oynayan Vikinglerin (Normanların) kurduğu diğer bir millet-devletten kısaca bahsetmek gerekiyor. Kuzey Cermen dili, İskandinav kabilelerinin Viking Çağı’nda (İngilizce The Viking Era, 8.-11. yüzyıllarda) dünyanın çeşitli yerlerine, özellikle komşu Britanya adalarına, günümüz Fransa, Doğu Avrupa topraklarına göçleri sırasında, bir kısmı buralarda egemen sınıf haline geldi ve bu ülkelerde milletdevlet sürecini hassas bir şekilde etkiledi. İskandinavya’nın kendi içerisinde ise birkaç devlet-millet oluştu. Bunlardan tarihsel açıdan en eski olanı İsveç’tir. 17. yüzyılda Avrupa’nın ve dünyanın en büyük güçlerinden biri İsveç İmparatorluğu’ydu. İsveç İmparatoru Gustav Adolphus, Kutsal Roma İmparatorluğu için iddialıydı. Aynı yüzyıl, İsveç milletinin (İngilizce Swedes, Swedish people) şekillenmeye başladığı çağ olarak kabul edilmektedir.

1789 Fransız Devrimi’nden sonra, Avrupa’daki devlet düzeninin tek ilkesi milletdevlet oldu. Bu durum, sadece millî hareketler tarafından benimsenen teoriler bağlamında doğru değildi. Bu durum, teorileri de aştı. İtalya’nın önde gelen devrimcilerinden Guiseppe Mazzini’nin kesin ifadesine göre, millet-devlet, milletlere dayalı doğal dünya düzeninin kurulmasına yol gösteren bir ilkedir. Bu ilke ihlal edilirse ve ‘kültür milletleri ile devletlerin özdeşleşmesine izin verilmezse’, halklar kin ve öfke içine girer; kültür ve dil açısından özdeş olan, ancak çeşitli devletler arasında bölünmüş halklar kendi özgürlüklerini ve kimliklerini kaybeder. [14] Fransa İmparatoru III. Napolyon, 19. yüzyılda milletdevlet ilkesini destekleyen ilk Avrupalı lider oldu. Ona göre, halkların isteklerine uygun düşmediği için, Avrupa kıtası, yeni, millî temele dayanarak 1815 Viyana Kongresi’nden sonra kurulan düzene son verebilirdi.[15] Öte yandan, 19. yüzyılın başlarındaki liberal-demokratik millî hareketlerin özgürlük, demokrasi ve parlamenter yönetim kavramları, sadece millet-devletlerde gerçekleşebilirdi. Yeni millî hareketlerin önünde duran muhalif güçler de çoktu. Çok milletli imparatorlukların hükümetleri ve küçük devletlerin egemen yöneticilerinin emrinde güçlü araçlar bulunuyordu. Hanedanlar, büyük toprak sahipleri, memurlar, ordular, din adamları, büyük öneme sahip üniversitelerin çoğu mevcut durumu korumak için fedakârlığa hazırdı.

 

Millet-devletlerin ortaya çıkışının ikinci dalgası, yukarıda da kısaca bahsettiğimiz resorgimento milliyetçiliği (İtalyanca yeniden diriliş anlamında) zemininde gerçekleşti. Sürecin coğrafi merkezi Orta ve Güney Avrupa’ya taşındı. Günümüz İtalya ve Almanya’sında uzun tarihî geçmişi olan küçük devletler tek bir milletdevlette birleşti.

Fransız Devrimi fikirlerinin, özellikle Fransız Devrim Savaşları’nın en çok etkilediği ülke, günümüz İtalya’sındaki küçük devletler oldu. Fransız Devrimi, buradaki eski feodal yapıları yok etti ve cumhuriyet ilkelerinin yaygınlaşmasına ivme kazandırdı. İtalya’nın birleştirilmesi ve dirilişi fikri, aynı zamanda kuzeydeki eyaletlerin büyük bir kısmını kontrolü altında tutan Avusturya İmparatorluğu’na karşı özgürlük fikirlerine de uygun düşmekteydi.

O dönemde Avusturya İmparatorluğu, saygın devlet adamı Klemens von Metternich’in söylemiyle, İtalya sözcüğünü sadece “bir coğrafi ifade” olarak gördüğünü bildirmekteydi. Yeni birleşik İtalya’nın kurulması, ekonomik açıdan ilerlemiş olan Piyemonte’un inisiyatifi ile gerçekleşti. Dış ve iç güçlerin ve çıkarların çakışması, aynı zamanda yarımadanın çoğunda geleneksel yapıların güçlü olması nedeniyle birleşme süreci birkaç on yıl aldı. Konuyu araştıran tarihçiler arasında görüş ayrılıklarına rağmen, İtalya’nın birleşmesi sürecinin 1861 yılında sona erdiği, daha yaygın bir görüştür. Birleşik devlet, yarımadanın çeşitli eyaletleri arasındaki farklılıkları ortadan kaldırmayı birinci görevi olarak addetti. Bu farklılıkların büyüklüğü, örneğin, yukarıda belirtilen ortak dilin henüz çok yaygınlaşmamasında kendini göstermekteydi; İtalya’nın birleştiği yıl, nüfusun sadece %2,5’i İtalyanca biliyordu. İtalya’nın önde gelen devlet adamı ve yazar Massimo d’Azeglio’nun şu ifadesi çokça alıntılanır: “İtalya’yı yaratmış olduk. Şimdi de İtalyalıları yaratmalıyız.” [İtalyan milletini şekillendirmeliyiz.][16]

Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları’nda sarsılan başka bir devlet kurumu da Kutsal Roma İmparatorluğu oldu. Alman Milletinin Kutsal Roma İmparatorluğu gibi de bilinen bu kurumda, en yüksek makam formalite olarak Avusturya İmparatoru’na aitti. Bununla birlikte, büyüklü küçüklü 300-500 devlet fiilen bağımsızdı. 862’den beri süregelen bu imparatorluk, 1806 yılında tarihe karıştı. Hukuki, idari ve siyasi bölünmelere rağmen, eski imparatorluğun Alman dilli bölgelerinin nüfusu, ortak dil, kültür ve hukuk geleneklerine sahipti ve bu nitelikler, Fransız Devrimi sonrası yaşanan savaşlar sırasında daha da önem kazandı. Toplumsal ve siyasi örgütlenmenin hanedan ve mutlakıyetçi modellerine meydan okuyan Avrupa liberalizmi, Alman dilli toprakların birleşmesi için entelektüel bir temel oluşturdu. Bu liberalizmin Alman modeli, burada gelenek, eğitim ve dil birliğinin önemini vurgulamaktaydı.

Gümrük Birliği’nin (Zollverein, 1834) kurulması ve birliğin Alman Konfederasyonu’nun diğer devletlerini de içine alması, devletlerarası ve ülke içindeki rekabetin azalmasına neden oldu. Viyana Kongresi’nden sonra Avusturya, Orta Avrupa’da egemen güç haline geldi. Ancak, Viyana Kongresi’ne katılan taraflar, Alman devletleri arasında Prusya Krallığı’nın, Avusturya’nın liderliğini tehdit edebilecek raddede büyüyen gücünü hesaplayamadılar. Bu Alman düalizmi, birleşme sorununda iki çözüm yolunun olduğunu gösterdi: bunlardan biri küçük Almanya yolu (Avusturyasız Almanya), diğeri büyük Almanya yolu (Avusturya ile birlikte Almanya). Tarihçiler arasında, Prusya’nın ilk başbakanı olan Otto von Bismarck’ın aklında, 1866 Kuzey Alman Konfederasyonu’nun sınırlarını diğer bağımsız Alman devletlerini de içine alacak şekilde genişletme planının olduğuna veya sadece Prusya Krallığı’nın güçlendirilmesi olduğuna dair görüş ayrılıkları vardır. Her halükarda, mevcut koşullar Bismarck’ın Realpolitik’inin başarı kazanmasıyla birlikte, 19. yy’da siyasi, ekonomik, askeri ve diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması için ilk modern dönem devletlerinin bir araya toplanmasına yol açtı. Danimarka ve Fransız milliyetçiliğine tepki, Alman birliği fikrinin olgunlaşmasını tetikledi.

Bölgesel savaşlarda (1864, 1866, 1870-71) Prusya’nın askeri zaferleri coşku ve gurur duygusu yarattı. Bu da siyasetçilere birleşme sürecini ileri götürme olanağı sağladı. Fransa-Prusya savaşında Fransa’nın yenilgisinden sonra, Ocak 1871’de Alman devletinin başında duranlar Versailles Sarayı’nda toplanarak, Prusya kralını yeni Alman İmparatorluğu’nun kralı ilan ettiler. Federal Alman devletinin kurulması süreci formalite olarak sona erdi. Bu, aynı zamanda Alman düalizminin hiç değilse geçici de olsa, gündemden düşmesiyle sonuçlandı. Ancak coşkulu konuşmalar, bayraklar, heyecanlı kitlesel toplantılar, anayasa, siyasi yönden yeniden yapılanma, Gümrük Birliği’nin yeni versiyonunun kabul edilmesi henüz bir milletin şekillendiği anlamına gelmiyordu. [17]

Millet-devletin ana unsuru, net bir şekilde formüle edilmiş ve gerçekleştirilmiş millî siyaset vasıtasıyla millî kültürün oluşturulmasıdır. Birleşmeden hemen sonra, 1872-78 yıllarında Bismarck’ın girişimiyle, Kültür savaşı (Kulturkampf) adlı bir siyaset yürütüldü. Bu siyasetin amacı, Alman toplumunun özellikle dil, eğitim ve din alanındaki çelişkilerini ortadan kaldırmaktı. Yeni siyaset, okullarda standart programların benimsenmesini, öğrencilerde ortak geçmişle ilgili fikirlerin oluşturulmasını öngörüyordu. Friedrich Dahlmann (1785-1860), onun öğrencisi Heinrich von Treitschke (1834-1896), aynı zamanda Theodor Mommsen (1817-1903), Heinrich von Sybel (1817-1895) ve diğer tarihçilerin eserleri millet ve milliyetçilik hakkında düşüncelerin ve teorilerin olgunlaşmasında önemli rol oynadı. Eğitim alanındaki Almanlaştırma siyasetinin amacı Polonya ve Danimarka azınlıklarına yönelikti. Din alanındaki reformlar, Roma Katolik Kilisesi’nin ülkedeki itibarına yönelik olup, Cizvitler, Fransisken, Dominikan gibi dini tarikatların yasaklanması, ülkede mezhep birliğini oluşturma amacı gütmüştür. Bu önlemlere karşı çıkan din adamları ciddi şekilde cezalandırıldı.

Alman siyasetçilerinin bir kısmı için millet kavramına çoğulcu yaklaşım özgü değildi; özellikle bu, Katoliklerin yanı sıra, Yahudi azınlıklara karşı tutumda da kendini gösterdi. Bu özelliği nedeniyle, Peter Alter, Alman milliyetçiliğini bütünleştirici, aslında asimilasyoncu milliyetçilik olarak görmektedir. [18] Büyük Alman sosyolog Max Weber, bu tip milliyetçiliğin gelecekteki etkilerini hissetmiş gibi, 1895 yılında şunları yazmıştır: “Almanya’nın birleşmesinin, yaşlı bir milletin, gençlerin eğlence gecesinde keyif yapması olduğunu anlamalıyız; keşke bu olmasaydı, çünkü bu, çok büyük bir israf oldu. Keşke bu, Alman tehdit siyasetinin küresel çapta başlangıcı değil, sonucu olsaydı.”[19]

Avrupa’da millet-devletlerin oluşumunun üçüncü aşaması, bu kıtanın doğu-orta ve güneydoğu bölgelerinde 19. ve 20. yy’ın başlarında ortaya çıktı. Bu aşamanın da özelliği, onun kültüre dayalı milletler kavramının üstünlüğü ortamında gerçekleşmesi oldu. İkinci özellik ise millî birliklerin büyük çok milletli imparatorluklardan ayrılmasıydı. Osmanlı İmparatorluğu, Hıristiyan güçlerle sürekli savaşların sonucunda Balkanlar’daki topraklarını kaybetti. Rus İmparatorluğu ve Habsburg Hanedanı’nın zayıflaması ise devrimlerin ve Birinci Dünya Savaşı sonucunda meydana geldi. Batı Avrupa’da millet-devletlerin bir kısmı büyük hanedan birimlerinden koparak ortaya çıktı. Bu bölgelerdeki halklar, kendilerini genel olarak dil ve etnik açıdan egemen milletten farklı bir toplum olarak görmüşlerdi. Onlarda siyasi bilinç, içinde yer aldıkları devlet vasıtasıyla oluşmadı. Bu bilinç, kendine has millî geleneklere yabancı olan ve onları yok eden düzene karşı protesto dalgasında ortaya çıkmıştır.[20] 1830’da Yunanistan Osmanlı’dan, Belçika Birleşik Hollanda’dan, 1878’de Romanya, Sırbistan ve Karadağ Osmanlı’dan, 1905’de Norveç İsveç’ten, 1908’de Bulgaristan ve 1913’de Arnavutluk Osmanlı’dan, 1917’de Finlandiya Rusya İmparatorluğu’ndan koptu. 1918’de Polonya, Çekoslovakya, Estonya, Letonya, Litvanya, Sırbistan, Hırvatistan ve Slovenya Krallığı (son üçü 1929’dan sonra Yugoslavya) adlı yeni devletler ortaya çıktı. Aynı yıl, Ukrayna, Kuzey Kafkasya, Gürcistan, Azerbaycan ve Ermenistan’da yeni bağımsız devletler ortaya çıktı (ancak kısa bir süre sonra Sovyet Rusya’sı bu bağımsız devletleri işgal etti). 1922’de ise İrlanda, Büyük Britanya’dan bağımsızlığını kazanabildi.

Avrupa’da millet-devletlerin oluşumunun sonuncu, dördüncü aşaması ise Soğuk Savaşı’n bitmesi ve Sovyetler Birliği, Yugoslavya ve Çekoslovakya’nın tarih olması ile gerçekleşti. Dünyanın diğer yerlerinde, Asya ve Afrika’da yeni bağımsız millet-devletlerin ilan edilmesi, 1960’larda Avrupa sömürge sisteminin çökmesi dönemine rastlamaktadır. Ancak, ayrı ayrı bölgelerde bu süreç devam etmektedir ve millet-devletlerin oluşumu sürecinin dünya çapında tamamlanması, hatta millet-devletlerin artık ömrünü tamamladığına dair fikirler gerçeğe uygun değildir.[21] Mekân ve zaman açısından millet-devletlerin oluşumunun farklı yönleri de olsa, birçok ortak özelliğe sahiplerdir.

Millet-devletlerin özellikleri

Millet-devlet kavramı, çok milletli devletler, şehir devletleri, imparatorluklar, konfederasyonlar ve diğer devlet yapılarından farklı, hatta onlara zıttır. Burada temel ayırıcı özellik, millet-devlette bir milletle bir devletin örtüşmesidir. Oysa örneğin, 18. yüzyılda Avrupa’daki mevcut çok milletli imparatorluklarda – Avusturya İmparatorluğu, Fransa Krallığı, Macaristan Krallığı, Rusya İmparatorluğu, Osmanlı İmparatorluğu, Britanya İmparatorluğu ve küçük devletler hakkında bunu söylemek mümkün değildir. Bu imparatorluklar monarşiydi ve kral, imparator veya padişah tarafından yönetilmekteydi. Bu devletlerin nüfusu çeşitli etnik gruplara bölünmekte, farklı diller konuşmaktaydı. Genellikle bu imparatorluklarda bir etnik grup hâkim durumdaydı ve onun dili resmî devlet dili olarak işlev görmekteydi. İktidar hanedanı genellikle bu etnik gruptan gelmekteydi, ancak istisnai durumlar da mümkündü. Avrupa’daki küçük devletler (Azerbaycan’daki hanlıklar, beylikler gibi) etnik açıdan karmaşık olmasa da hanedanlık devletleri idi ve bir hanedan tarafından yönetilmekteydiler. Bu devletlerin toprakları hanedan evlilikleri yoluyla genişleyebilirdi. Âdeta özel bir dile ve kültüre sahip değillerdi, civar bölgede de aynı dil ve kültür yaygındı.

Bu durum, geleneksel devletlerden farklı yeni millet-devletlerin ortaya çıkışı ile değişti. Millet-devletin oluşumunda en önemli faktör, 18. yüzyıl Avrupa’sında sürekli yayılmakta olan halkın hâkimiyeti veya millî hâkimiyet fikri oldu. Artık kraliyet ailesi veya soyluların hâkimiyeti fikrine karşı çıkan görüşler, milliyetçi hareketler ve fikirlerde önemli bir yer tutmaya başlamıştı. Teokratik veya aristokratik unsurlar, siyasi anlamda meşruiyetin temelini oluşturma niteliğini hızla kaybetti. İktidar kaynağının ve sahibinin millet olması ilkesi, bu milletdevletlerin ilk temel unsuru haline geldi. Bu bağlamda, millî hâkimiyeti temsil eden parlamentolar (veya millî meclisler, daha doğrusu – millet meclisleri) devletlerin anayasaları uyarınca en üst kurum olarak kabul edildi.

Millet-devletlerin ikinci temel unsuru millî kimliktir. Yaklaşık olarak, herkesin ortak ve tek üst kimliğe sahip olması, benimsenen bir üst kültür ve yerleşik millî bilinçten oluşan bu millî kimlik ne kadar sağlam kurulursa, milletleşme de bir o kadar sağlanacak, siyasi ve toplumsal sistem bir o kadar sorunsuz çalışabilecektir.[22] Bu nedenle, millet-devletler için milletleşme alanında yürütülen siyasetler; etnik, dini, bölgesel alt kimlikleri millî kültür içinde eritmek; vatandaşın, tek bağlılık noktası olarak milleti görmesini sağlamak çok önemlidir. Vatandaşların kendilerini milletle özdeşleştirme düzeyini yükseltmek için millî marşlar, başkentler, tarihî abideler, bayraklar, armalar, tarihteki zaferler ve kahramanlar, doğa güzellikleri gibi semboller, devletin kimlik siyasetinde kullanılmaktadır. Ortak edebi dilin, ortak tarih düşüncesinin, millî eğitim sisteminin oluşturulması millet-devletin vazgeçemediği çalışmalardandır. Yukarıda, millet-devletlerin kurulması sırasında Fransa ve İtalya’da nüfusun sadece az bir kısmının ortak dilde konuşabildiği hakkında tarihî gerçeğe dikkat çekmiştik. Birkaç on yıl sonra, bu ülkelerdeki nüfusun çoğunluğunun artık ortak bir edebi dilde konuştuğu bilinmektedir. Devletin yürüttüğü bu siyaset sonucu, 1920’lerde artık Fransa’nın batısında ve güneyinde de Fransızca konuşulduğu belirtilmektedir.[23]

Araştırmacılar, bu iki temel unsurun (millî hâkimiyet ve millî kimlik) yanı sıra, millet-devletlerin üç ortak kurucu özelliğinden (ülke, siyasi ve idari bütünlük) de bahsetmektedir. Millet-devletlerde millet gibi ülkenin de bölünmezlik ilkesi önemlidir. Milliyetçilik ülke topraklarını değerli bir kavram (vatan) haline getirerek, âdeta onu kutsallaştırmaktadır. Vatan ve sınır kavramları bütünleşerek özel bir anlam ifade etmeye başlar. Ülke sınırları içinde merkezî hükümetten ayrı ve ona eşit olan iktidar adacıklarına millet-devletlerde olumlu bakılmaz. Milletdevletlerde ülke toprakları net bir şekilde belirlenmiş, kutsal anlam taşıyan, bağlılık unsuru vasfına sahip ve üzerinde tek bir meşru hükümetin olduğu bir alanı ifade etmektedir.[24]

Birlik bütünlük içinde bir topluluk kurmak için millet-devletin, kültürel bütünlükle birlikte siyasi bütünlüğü de oluşturması gerekir. Bir başka deyişle, millet-devletler, toplumu ortak siyasi bir kültür etrafında bütünleştirmekle, bir siyasi topluluk haline getirmekle de ilgilidir. Bu siyasi bütünlük, ülkede tek bir siyasi iktidarın varlığını, siyasi iradenin bir merkezde toplanmasını veya bir merkezden dağıtımını, ülke genelinde aynı kanunların geçerli ve eşit olmasını içermektedir. Siyasi bütünlük esasen, vatandaşlık bağı denilen, bireyle devlet arasındaki hukuki bağla sağlanmaktadır.[25]

Millet-devletin üçüncü kurucu özelliği, idari bütünlüktür, yani bir merkezî hükümet etrafında örgütlenen idari ve siyasi birimlerin var olmasıdır. Millî hükümet ilkesinden kaynaklanan tek bir hükümetin varlığı, bu hükümetten kaynaklanan aynı tipte, güçlü ve etkili bir idari örgütlenmenin ülke çapında mevcudiyeti önemli bir milletleşme aracı olarak görülmektedir.[26]

Sonuç

Böylece, Avrupa’da millet, devlet ve millet-devletlerin oluşumu hakkında yukarıda kısaca vurguladığımız tarihî tecrübe ve bu alanda çalışan uzmanların görüşlerine dayanarak, bu kategorileri aşağıdaki gibi özetlemek mümkündür:

Ne kadar millet varsa, bir o kadar da millet tanımı vardır. Bu tanımlar, ortak değerlerden çok, her milletin kendine özgü çıkarına uymaktadır. Ortak değerler sayıca farklıdır. Onların tamamının bir arada olması şart değildir. Sadece bir ortak değer milleti oluşturmaz. Ama bir millet ne kadar çok ortak değere sahip olursa, o kadar güçlü ve kalıcı olur. Bu çok çeşitlilik, farklı ülkelerde milletin oluşumunun birbirinden farklı yollarla gerçekleşmesinin bir göstergesidir. Bu, aynı zamanda değişik siyasi- ideoloji ve akademik okulların temel ilkelerindeki farklılıklardan kaynaklanmaktadır.

Egemenliğin kraldan millete geçişi, çağdaş devletin ortaya çıkışının temel simgesi olmuştur.

Milletle devletin mekanik birleşiminden millet-devlet çıkmaz. Millet-devlet, aynı mekânda ve aşağı yukarı aynı zamanda mevcut olan devletle mutlak hâkimiyeti elinde tutan milletin bir arada olmasının ifadesidir. Bugün dünyanın birçok devleti bu niteliklere sahip olduğunu iddia etmektedir. Oysa yukarıda belirtildiği üzere, bu devletlerin birçoğu bu niteliklerden fersah fersah uzaktırlar. Siyasi etnik örgütlenmenin millet-devlet şeklini var eden gerçek millî yönetim, şekillenmiş millî kimliğin temel unsurları ve ülke coğrafyasının, siyasetinin ve idaresinin bütünlüğüdür.

Kaynakça

[1]John T. Rourke, International Politics on the World Stage, Connecticut: DPG, 1989, p. 158.

[2]Peter Alter, Nationalism, London etc: Edward Arnold, 1994, pp. 70-74. Anthony D. Smith bu sıralamayı şöyle belirliyor: İngiltere, Fransa, İspanya, Hollanda, İsveç ve Rusya (Anthony D. Smith, The Ethnic Origins of Nations, p. 138)

[3]Joseph R. Strayer, Medieval Statecraft and the Perspectives of History, Princeton: Princeton University Press, 1971, p. 347.

[4]Liah Greenfeld, Nationalism: Five Roads to Modernity, Cambridge: Harvard University Press, 1992, p. 42.

[5]Adrian Hastings, The Construction of Nationhood. Ethnicity, Religion and Nationalism, Cambridge: Cambridge University Press, 1997, p. 15.

[6]A.g.e, s. 64.

[7]Dutch/Datç sözcüğü, eski İngilizcede “millet” anlamındadır. Buna yanlışlıkla “Niderland’ca” deniyor.

[8]Emmanuel Le Roy Ladurie, The French Peasantry, 1450–1660, Berkeley and LA: University of California Press, 1987, p. 32.

[9]Ayrıntılı bilgi için bkz: Urban T. Holmes, Jr, Alexander H. Schutz, A History of the French Language, Columbus, OH: Harold L. Hedrick, 1948, p. 61.

[10]Bkz: Henry Kissinger, Diplomacy, New York etc.: Simon & Schuster Paperbacks, 1994, Chapter three.

[11]Eric J. Hobsbawm, Nations and Nationalism since 1780: Programme, Myth and Reality, Cambridge: Cambridge University Press, 1990, p. 60.

[12]Eugen Weber, ‘Gauls versus Franks: Conflict and Nationalism’, Robert Tombs (ed.), Nationhood and Nationalism in France. From Boulangism to the Great War. 1889-1918, London and New York: Routledge, 1991, p. 9.

[13]A.g.e, p. 19.

[14]Alıntı: Peter Alter, Nationalism, p. 67.

[15]A.g.e.

[16]Hugh Seton-Watson, Nations and States. An Enquiry into the Origins of Nations and the Politics of Nationalism, London: Methuen Publishing, 1977, p. 107.

[17]David Blackbourn, The Long Nineteenth Century: A History of Germany, 1780–1918, New York: Oxford University Press, 1998, pp. 240-290.

[18]Peter Alter, Nationalism, pp. 26-38.

[19]A.g.e, p. 28-29.

[20]Peter Alter, Nationalism, p. 71.

[21]Bu görüşlerle ilgili, örneğin, bkz: Jean-Marie Guehenno, End of the NationState, Minneapolis:University of Minnesota Press, 1993; Kenichi Ohmae, The End of the Nation State.The Rise of Regional Economies, New York City: Harper Collins Publishers, 1995.

[22]Jurgen Habermas, ‘Avropalı Ulus-Devlet’, Tartışılan Sınırlar Değişen Milliyyetçilik, Derleyen: Armağan Mustafa, İstanbul: Şehir Yayınları, 2001, s. 88.

[23]Köksal Şahin, Küreselleşme Tartışmaları İşığında Ulus-Devlet, İstanbul: İlgi, kültür, sanat, 2007, s. 144.

[24]Köksal Şahin, Küreselleşme Tartışmaları İşığında Ulus-Devlet, s. 146

[25]A.g.e, s. 146-147.

[26]A.g.e, s. 148

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları