Ormancılıkta içi boşaltılan kavramlar – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______20.02.2019_______

Ormancılıkta içi boşaltılan kavramlar

Aziz Bozatlı
"İstanbul’un Kuzey ormanlarından kesilen bunca ağacın yerine gene İstanbul’da 2 misli ağaç dikildiği söyleniyor. Nereye dikildi?"
“İstanbul’un Kuzey ormanlarından kesilen bunca ağacın yerine gene İstanbul’da 2 misli ağaç dikildiği söyleniyor. Nereye dikildi?”

Önceki yazıda “Yeni Türkiye”de Anayasa güvencesine rağmen orman alanlarının amaç dışı kullanımının önünü açan, adeta “Yasal Baltalar” niteliğindeki düzenlemelere kısaca yer verdik. Son dönemde her kurumda gözlendiği gibi ormancılıkta da sektörel bilgi birikimini ve yerleşik gelenekleri yok sayan yaklaşımlara sıkça rastlanmaktadır. Aşağıda yerleşik ormancılık kavramlarının içlerin nasıl boşaltıldığına, yasaların açıkça çiğnendiğine ve yönetsel kargaşaya yol açacak uygulama örneklerinden birkaçına yer verilecektir:

“Kesiyoruz ama daha fazlasını dikiyoruz” söylemi

Kimi yatırımlar için bazen de gereğinden fazla olmak üzere doğal ormanlar kesilmektedir. Buna karşılık, “Kesiyoruz ama yerine daha fazla ağaç dikiyoruz” söylemi geliştirilmiştir. Nereye dikildiği belli olmayan, kaldırımlara veya refüjlere dikilen fidanlar da dahil edilerek “ağaçlandırma alanı”, <fidan sayısına>, “ekosistem kavramı” da <tek ağaca> indirgenmektedir. Bu bir yanıltmadır, hedef şaşırtmadır.

Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu’nun beyanatı;

“Bütün çevreciler, çevreye, mekâna duyarlı olan herkes duysun ve bilsin ki, AK Parti iktidarları döneminde yaklaşık 3,5 milyar ağaç fidanı dikilmiştir.”

İstanbul’un Kuzey ormanlarından kesilen bunca ağacın yerine gene İstanbul’da 2 misli ağaç dikildiği söyleniyor. Nereye dikildi? Dikilse bile doğal orman kaybını telâfi eder mi? Aşağıda İstanbul’un akciğerleri niteliğindeki ormanların birçok yerinde tünellerle veya viyadüklerle geçilebileceğine dair mukayese yapılabilecek iki resim görülmektedir. Burada birçok yerde tünel ve viyadüklerle geçiş sağlansa idi, ormanların çok büyük bir bölümüne dokunulmayacaktı ve çevresinde de yapılaşma olamayacaktı. Halbuki şimdiki durumda bu yolun çevresindeki ormanların yukarıda değinilen mevzuat değişiklikleri çerçevesinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi veya TOKİ tarafından yapılacak projelerin bütünlüğünü sağlamak adına, birçok orman alanı da yapılaşmaya açılabilecektir. Bu yapılaşma alanlarına ulaşmak için yeni yolların yapılması, yani yeni orman katliamları da kaçınılmaz hale getirecektir.

Dikkat edilirse İstanbul Boğazı 3. Köprü ulaşım yollarının geçtiği Kuzey Ormanları topoğrafyasının, Tayland’dakine nazaran tünel yapımına daha uygun olduğu görülecektir.

Diğer taraftan binlerce hayvanın da yaşadığı bir habitatı (hayat alanını) karpuz gibi ortadan kesiyorsunuz, onların hayatlarını alt üst ediyorsunuz. Su içtikleri kaynaklar belki öbür tarafta kalmıştır. Beslenme, güneşlenme alanları belki başka tarafta kalmıştır. Doğal hayata saygı duymanız gerekir. Bilimsel standartlara göre böyle bir habitat bölünmek zorunda kalınsa bile hayvanlar için yeter sayıda geçiş koridoru(kaçış koridoru) bırakılır. Arazi müsait değilse bile açık tünel yapılır, üzeri kapatılır, tekrar doğal hale getirilir. “Yaratandan ötürü, yaratılanı sevmek” sözle değil icraatla olur. İşte örnekleri:

Ağaçlandırma kavramının içi boşaltıldı

Ormancılıkta alanın büyüklüğü ve bütünlüğü önemlidir. Aynı ölçü orman kurmak üzere yapılan ağaçlandırmalar için de geçerlidir. AKP “şu kadar büyüklükte, şu kadar ağaçlandırma yaptık” yerine “şu kadar fidan diktik” söylemini geliştirdi. Nereye dikildi? Tutmayan fidanların yerine mi dikildi? Belli değil.

Bugüne kadar bir yılda toplam olarak yapılan gerçek ağaçlandırma miktarı en fazla, 1988 de 119 bin Ha. olmuştur. Gene bu güne kadar Orman teşkilatının ürettiği en fazla orman ağacı fidanı, 1989 yılında 633 milyon adettir.

O günden bu yana orman teşkilatının fidanlıklarının çok büyük bir kısmı ya kapatıldı ya özelleştirildi. Şimdi orman teşkilatının alan belirtmeden, “şu kadar milyar fidan dikilmiştir” demesi, tartışmaya açık bir iddiadır.

Ağaçlandırma: Gerek orman içinde ve gerekse orman dışındaki alanlara hektara 2bin-2bin 500 adet fidan dikilerek yapılan homojen bir orman kuruluşu faaliyetidir. Tutmayan fidanlar yenilenir. Tesis 5-15 senede ayıklama ve aralama yapılacak duruma gelir. AKP mevcut orman boşluklarında hektara 100-200 fidan dikerek “rehabilitasyon ağaçlaması” adında bir kavram icat etti ki bu teknik ve bilimsel olarak kesinlikle bir “ağaçlandırma” değildir. Eskiden beri yapılan çeşitli “orman bakımı” faaliyeti olarak adlandırılan faaliyetlerdendir. Aşağıda 60-70-80’li yıllarda geniş alanlarda yapılan “tekniğine uygun” ağaçlandırmalardan örnekler görülmektedir.

Ağaçlandırmada uygun “orijin”li (menşe) fidan dikimi, “olmazsa olmaz” bir zorunluluktur. Bununla gerek ağaçlandırma ve gerekse peyzaj amaçlı ağaç dikimlerinde dikilen ağacın tohumunun dikilen yöreye uygun olmasından söz ediyorum. Bu güne kadar orman teşkilatı tarafından, “tohum meşçeresi”, “tohum bahçesi” gibi tüm tohum kaynaklarından nerelerdeki ağaçlandırmalar için hangi orijinli tohumun kullanılacağı “tohum transfer rejyonlaması” yapılarak hassasiyetle tespit edilirdi.

AKP dönemindeki ağaçlandırmalar için özel fidanlıklardan temin edilen fidanların ne kadarının uygun orijinli tohum (fidan) olduğu konusunda ciddi tereddütler vardır. Diğer taraftan AKP’li belediyeler çoğunluğu İtalya’dan olmak üzere, orijini bize uyması mümkün olmayan, çok büyük (kök-gövde dengesi uyumsuz) fidanlar ithal ederek kaldırımlara, refüjlere ve parklara dikmişlerdir. Bu dengesiz fidanlar dikildikleri sene kırılmış ve dejenere fertler haline gelmişler, büyük bir kısmı da tutmamış, yenilenmiştir. Daha küçük, dengeli ve uygun orijinli yerli fidanlar kullanılsa idi hem yüzyıllarca yaşayabilecek sağlıklı ağaçlara ve ormanlara sahip olacaktık hem de milyonlarca dolarlık kaynağı heba etmeyecektik.

Bu durum o kadar felâket boyutlara ulaştı ki, 12 Ağustos 2015 tarihli Hürriyet gazetesinin Vahap Munyar köşesinde ilgili Orman ve Su İşleri Bakanı bile isyan etmiştir:

“-…Biz 50-60 santimlik fidanları ücretsiz verirken, belediyeler gidip kütükleşmiş ağaçlar ithal ediyor….

-Bedava yerli fidan varken bitki-ağaç ithalatı yapan belediyelere artık ceza vereceğim. Hükümet kararıyla gerekeni yapacağım…

– Maalesef çoğu partimize mensup belediye başkanları yapıyor bunu…

– İthal edilen çiçek,(lale) bitki ve ağaç malzemeleriyle ülkemizde olmayan zararlı böcek türleri de gelmeye başladı…”

Bu sorunu yönetimin her kademesi konuşmuş olmalı ki, ormancı olmayan bir bakan bile terminolojinin kafasını gözünü yararak bunları söyleyebilmiştir.

“Devlet ormancılığı” kavramının yozlaştırılması 

Cumhuriyetimizin kuruluşundan iki binli yıllara kadar uygulanan “devlet ormancılığı”nın kilometre taşlarına kısaca bir göz atarsak:

-1924 yılında çıkarılan 442 sayılı Köy Kanunu ile yurttaşlara çevrelerindeki ormanları koruma, ağaçlandırma yapma ve bakımını yapma yükümlülüğü getirilmiştir.

– 1924 yılında, devlet ormanlarından köylülerin bedelsiz yararlanabilmeleri için onlara bir orman parçası tahsis eden, ancak kısa zamana büyük orman tahribatına yol açan 484 sayılı Baltalık Kanunu”  yürürlükten kaldırılmıştır.

-1924 de 504 sayılı “Ormanların Fenni Usulü İdare ve İşletilmelerine Dair Kanun” çıkarılarak tüm ormanların aynı statüde işletilmesi sağlanmıştır.

-Yine 1924 de R. Bernhard bir uzman sıfatıyla ülkeye çağrılarak, yeni bir ormancılık rejimi kurulması ve ilk adım olarak da kapsamlı bir orman yasasının hazırlanması çalışmaları başlatılmıştır. Bu çalışmalar 1937 yılında 3116 sayılı orman kanununun çıkarılmasıyla sonuçlanmıştır.

-Bu arada özel şirketlere verilen ormanları işletme imtiyazları (Çevirge Müdürlükleri) kaldırılmıştır.

-1956 yılında, günümüze kadar 40 defa değiştirilmesine rağmen yürürlükte olan 6831 sayılı Orman Kanunu çıkarılmıştır. Bu kanun, 3116 sayılı kanunla kurulan “devlet ormancılığı” düzenini sürdüren, üniversitelerin ve STK’ların katkıları ile katılımcı bir anlayışla hazırlanmış kapsamlı bir kanundur.

Yukarıda özetle evrelerinden söz edilen Cumhuriyetin kurduğu “Devlet Ormancılığı” düzeninin ana hatları şunlardır:

-“Orman” sayılacak yerler tanımlanmış,

-“Orman” sayılacak yerlerin sınırlarını belirleme çalışmalarının beş yılda bitirilmesi öngörülmüş,

-“Devlet ormanı” sayılan tüm alanların devlet tarafından ve orman amanejman (yönetim) planlarına göre işletilmesi zorunlu kılınmış,

-“Devlet ormanı” sayılmayan ormanlık alanların da öngörülen planlara işletilmesi ve devlet tarafından denetlenmesi zorunlu kılınmış,

-Köylülerin çevrelerindeki ormanlardan yararlanma şartları yeniden belirlenmiş,

-Çevresel kaygılar ile bazı ormanlar “milli park” ve “muhafaza ormanı” olarak ayrılabilmiştir.

Eğer bugün elimizde 20 milyon hektardan fazla bir kamusal orman varlığımız bulunuyorsa, bunu Cumhuriyetin ilk yıllarından beri sürdürülen temeli Büyük önder Atatürk tarafından atılan “devlet ormancılığı” düzenine borçlu olduğumuz unutulmamalıdır. Aksini düşünmek tek kelime ile, nankörlüktür.

Bazı batı ülkelerindeki özel ormancılığın örnek gösterilmesi, ülkemizin sosyolojik gerçekleri ile bağdaşmaz. İnsanımız “özel orman” denince hemen içine yapı-tesis yapılmasını aklına getirmektedir. Tüm orman-insan ilişkilerinde bunun izlerini gözlemek mümkündür. 90’lı yıllarda İstanbul Beykoz’daki “Saip Molla Özel Ormanı” nın başına gelenler yani “Acarkent” ve “Beykoz Konakları” rezaletleri hatırlardadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Beykoz Belediyesi, kolluk kuvvetleri, Beykoz Adliyesi ve İstanbul Orman Teşkilatı elbirliğiyle 6831 sayılı kanunun 52. maddesindeki %6 oranındaki yapılaşma imkânını, “görevlerini kötüye kullanarak” %80’lere nasıl çıkardıkları ve bir özel ormanı, ilgili birçok yasayı çiğneyerek, birçok kamu kurumunun elbirliği ile nasıl yok ettikleri hafızalardadır.

Öte yandan özellikle 2000’li yıllarda ormancılığımızda “devletçilik” ve “özel sektörcülük” gibi ikili bir yapı oluşturulmuştur:

Sonraki dönemde AKP milletvekili olan Orman Genel Müdürü, 2005 yılında açık açık;

“Her türlü orman faaliyetinde özel sektörden yararlanmak istiyoruz. Değişmezsek değişimin ayakları altında ezileceğiz. Tüccar gibi davranmazsak batma sinyalleri verip maaşları bile ödeyemez hale geleceğiz…Yangın söndürme ve diğer tüm alanlarda özel sektörden faydalanma yoluna gideceğiz. Devlet ihale edip yaptıracak ve kontrol edecek.” diyebilmiştir

Bu iddiaların sahibi olan orman teşkilatı yöneticileri, birçok toplumsal yarar üreten orman ekosistemlerin dünyanın hiçbir yerinde “tüccar gibi” yönetilemediğini bilmiyorlar mı? Yangın söndürmede bile özel sektörden faydalanırsanız, söndürme hizmetini aldıklarınızın yangın çıkarabileceklerini de bilmeniz gerekmez mi?

Millet Ormancılığı” adını verdikleri literatürde ve ormancılık mevzuatında yeri olmayan ucube bir kavram uydurarak, devlet ormancılığını sulandırmışladır. Böylece; Devlet, götürüsü getirisinden çok, teknik iş ve alt yapı yatırımlarını üstlenirken devlet mülkiyeti ve işletmeciliğinden kaynaklanan “tekelci devlet rantları” özel kişi ve kuruluşlara devredilmektedir.

Orman teşkilatı yeni dönemde, ormanların ormancı teknik elemanlar için öğretici birer laboratuvar özelliği taşıdığını, birçok şeyin uzun zaman o ekosistemde yaşayarak öğrenildiği gerçeğini göz ardı ederek, yeter sayıda orman mühendisi istihdamından kaçınmaktadır. Birçok gereksiz kurum ve işlevsiz kadroların ihdas edilip bürokrasinin alabildiğine büyüdüğü bu dönemde, orman teşkilatı bilinçli olarak teknik zafiyete uğratılmaktadır. Burada amaç, orman teşkilatını güçsüzleştirerek, orman alanları üzerinde uzman ormancıların karar verici olmasını engellemek ve siyasetin orman alanlarının rantlarını ticarileştirmesini kolaylaştırmaktır. “Yeni Türkiye”nin orman teşkilatına baktığınızda; orman mühendisinin asli görevi olan bazı teknik hizmetlerin, maalesef ormancı olmayanlar tarafından yürütüldüğü acı gerçeği ile karşılaşırsınız.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları