03.08.2021

Türk âlemi: Din

Herhangi bir kavim, içinde bulunduğu her şeyi olduğu gibi muhafazaya kalkışırsa kendini hayat hakkından mahrum eder. Zira, hayat demek yaşamak demek, aralıksız bir değişimdir.


“Türk Alemi” ünvanlı silsile-i makalatımızın altıncısını şu cümle-i istifhamiye ile bitirmiştik; “Fakat bir kavmin dinini kabul o kavmin içinde din namına mevcud olan cahilane taassupları, sahif adetleri, muzır görenekleri, hurafeleri, efsaneleri kabul etmek demek midir? (Türk Yurdu, sayı 10, sayfa 297)

Şimdi biz şu suale cevap olarak bila-tereddüd diyoruz ki; Hayır!..

Herhangi bir kavim, içinde bulunduğu her şeyi olduğu gibi muhafazaya kalkışırsa kendini hakk-ı hayattan mahrum eder. Zira, hayat demek yaşamak demek, bila-fasıla tebeddül, tagayyur etmek demektir. Hazret-i Ali (kerremellahu vechehu) buyurmuştur ki, “Evladınızı içinde bulunduğunuz asır için değil, ati için terbiye ediniz. Zira zaman daima tebeddül eder ve zaman içinde bulunan insanlar da tebeddül ederler…”

Fakat çok teessüf olunur, akvam-ı İslamiye ve bilhassa Türkler şu hayat-bahş düstura riayet etmediler. Ahval-i mevcudeyi ibka, eslaf ve ecdattan müntakil, muhitten mukteseb maddi ve manevı avamil-i hayatiyeyi olduğu gibi muhafaza etmek kaidesi mezkur düsturun yerine kaim oldu. Biz zannettik ki, hayat durmakta, hareket etmemektedir. Halbuki kendini zaman içinde tevakkufa, adem-i harekete mahkum eden bir ferd veyahut bir millet intiharı, ölümü tasmim etmiş demektir. Alem-i İslam’ın iki yüz senelik keder-engiz tarihi hakikati bütün çıplaklığı , bütün dehşeti ile meydana attı. Biz durduk, hayatı durmakta zannettik; başkaları yürüdüler … Biz donduk, kaldık; başkaları muttasıl çalıştılar. İşte bugün bu halin elim neticelerini yana yakıla görüyoruz. Alem-i İslam elyevm dehşetengiz ve velveledar vakayi ile yukarıdan aşağıya doğru sukut etmektedir! Tebeddül ve tagayyür etmiş olan zaman bizi ezip geçiyor!..

Ecdat ve eslafımızın kaç kurun müfrit bir surette riayet etmiş oldukları muhafazakarlık mesleği bugün omzumuza o kadar ağır, mühim meseleler yığmış ve yüklemiştir ki, bunların altında ezilen bizler, bunların çare-i hallini bile düşünemiyoruz. Ancak bu ağır yük altında kıvranıp inliyoruz. Diğer akvam ise aynı meseleleri yavaş yavaş halledegeldiklerinden bugün hareket ve teşebbüslerinde hür ve serbesttirler. Bu meseleler hayat-ı ferdiye ve ictimaiyenin inkişafı ile son derece alakadar olduğundan onları halletmiş olan muhitler kuva-yı maddiye ve maneviyelerini belağan ma-belağ tevsi etmişlerdir. Halletmemiş olan biz zavallılar ise haiz bulunduğumuz kuvvetleri bile şu bar-ı giranın altında kaybetmekteyiz…

Telmih ettiğimiz meseleler şunlardan ibarettir: Din, Iisan, maarif, edebiyat, teşkilat-ı beytiye, enamın hayat-ı iktisadiyesi. Biz, kudretimizin erdiği derecede şu meselelerin kaffesini burada mevzi-i muhakemeye koyarak hiç olmazsa efkar-ı umumiyeyi onlara celbetmeye çalışacağız.

Din meselesi dediğimiz zaman hatıra mesail-i itikadiye gelmesin. Mesail-i itikadiyeyi mevzu-ı müzakere ve muhakeme etmek bizim haddimizden hariçtir. Biz dinin yalnız cihet-i siyasiye ve ictimaiyesini bir din ile bir kavim, bir heyet-i ictimaiye arasındaki alakaları nazar-ı dikkate alacağız. Fikrimizi şu nokta-i nazardan yürüteceğiz.

Din, muhtevi bulunduğu hakaik-i esasiye itibariyle layetegayyer ve layetezelzeldir. Dinin hakaik-i esasiyesi ebedi ve daimidir. Dinin kendisine dokunulmaksızın bunlara el vurulamaz. Binaenaleyh ne zamanın ve mekanın ve ne de muhitin şu esaslar üzerine asla tesiri olamaz. Din baki kaldıkça o esaslar da baki kalacaktır.

Fakat aynı zamanda şurası da inkarı kabil olmayan hakaik-i tarihiyedendir ki, hiçbir din kendi safiyet ve bekaret-i evveliyesini muhafaza edememiştir. Mürur-ı dühar ile her bir dine yabancı birçok şeyler sokulmuştur. Din tevessü ve intişar ettikçe dini kabul eden yeni kavim ve muhitlerin kaffesi kendilerine mahsus eski hurafeleri, efsaneleri, bir takım itiyat ve itikatları da dinin içine hulul ettiriyorlar. Bu suretle din üzerine dinin revış-i ahvaline, ruh ye tabiatına muhalif birçok yabancı yığınlar teraküm eder ve hakaik-i esasiye bile şu yığınlar altında kaybolur gider…

Bundan maada mürur-ı zaman ile her bir dinin hakim olduğu muhitte bir takım adamlar zuhur ederek dinin içine sırf kendi ihtira ve icatları olan birçok bidatlar sokarlar. Evailde ekseriyet tarafından muhalefet görmüş olan şu bidatler bilahere bir takım adamlar tarafından kabul edilir ve yavaş yavaş muhitin içine girip iyice birleşir. Bu dediklerimizin şahidi olmak üzere tatih-i İslam’ın kendisinden birçok vekayi zikredilebilir. Mesela, Tarih-i Taberi, zirdeki vakayi hikaye ediyor: “Irak-ı Acem’in kumandan-ı umumisi olan Sa’d İbn Vakkas, Faruk-ı Azam’a bir mektup yazarak Farisilerin hudud-ı İslamiyeyi rahatsız etmelerinden şikayet eder ve Faruk-ı Azam’dan takip edeceği hatt-i hareket hakkında düstur ister. Hazret-i Ömer (radıyallahu anh) mutadı olduğu vechile ashab-ı kiramın en ileri gelenlerinden bir şura-yi askeri tertip eyler ye meselenin hallini o şuraya havale eder. Şura, İran ile muharebenin başlanmasını tasvip eder. Fakat Hazret-i Faruk der ki: “Ah keşke ne İran olaydı ve ne de İran ile temas mecburiyetinde bulunaydık. Zira İranlıların alaviş ve tantanası, fesad ve ihtilafatı bizimkilere sirayet edecektir ve bizimkileri de bozacaktır…”

Ve hakikaten de böyle oldu. İslam, İran’a geçer geçmez başka bir renk, başka bir şekil aldı. İslamiyetin içine İslamiyete muhalif birçok şeyler sokuldu ve keza Suriye’de, Mısır’da, Rum’da öyle oldu. Buralarda binlerce senelerden beri kök salmış olan eski medeniyetler İslam üzerine aks-i tesir, aks-i amel icra etmekten hali kalmadı.

Beni Ümeyye’nin vazetmiş olduğu şekl-i hükümet yalnız Mısır’da ve Suriye’de yani binlerce senelerden beri hükümdarlarını “İbnü’r-Rabb”, “Zıllullah” diye tanımış olan akvam arasında cay-ı kabul bulabilirdi. Hatta İslamiyet tevsi-i memalik ve neşr-i fütuhat eder etmez mücahidin-i İslamın adat ve meşreplerinde bile bir hayli tebeddül husüle gelir. Mesela kendi elleri ile kendi ekmeklerini kazanan, hayatın sadeleğini fakr u ihtiyaç derecesine vardıran Hulefa-yı Raşidin ile debdebe, tantana, darat ve haşmete alışmış bulunan Hulefa-yı Ümeyye ve Abbasiyye arasında ne azim farklar mevcuttur. Mikdad ve Eba-Zerlerin sadegi hayat ve safvet-i halleri ile Amr bin Asların, Muaviye bin Ebü-Süfyanların servet ve samanları meyanında ne kadar vasi tefavütler husüle gelmiştir. Bir zamanlar “Sırat-ı Müstakim” mecmuasını mütalaa ederken Manastırlı İsmail Hakkı Efendi tarafından rivayet edilmiş şu fikra nazarımda tarih-i İslamı tamamı ile tenvir etti idi: Araplardan birisi Haccac İbn-i Yusuf’u zulüm ve teadisinden dolayı muaheze ederek demiş ki: “Ya Haccac! Sen Faruk-ı A’zam’ın zamanını derk ettin. Onun asar-ı adaletini gördün. Neden ona imtisal etmezsin?” Buna karşı Haccac şu cevabı vermiş: “Siz Eba Zer olunuz da sonra benden Ömerlik taleb ediniz!” Bu tarih-i İslamın kısa ve fakat pek manidar bir hikmetidir. Halbuki Faruk-i Azam ile Haccac-ı Zalim arasındaki mesafe otuz seneyi bile bulamıyor.

İslamiyet içine sokulmuş yabancı amiller, zikrettiğimiz zevahirle kalmıyor. Batınen bir hayli akideler, hükümler, adetler de girdi. Birçok yekdiğerine mütehalif, yekdiğerini nakız ve carih nazariyeler de yürütüldü. Din siyasiyat ile karıştırıldı. Yeni siyasi cereyanın pişdarları kendi fikir ve maksatlarını kabul ettirmek için onlara dini, ahlaki renkler vermeye kalkıştılar. Hele bidayet-i İslamiyet’te ve Hazret-i Ali İbn-i Ebu Talib zamanında zuhur etmiş olan Havaric’in nazariyesine dikkatle bir bakınız. Cenab-ı velayet-penahın katili olan İbn-i Mülcem’den Resul-i Ekrem’in hafidesi Zeyneb, “Babam emirü’l-müminini niçin öldürdün?” diye sorduğu zaman katil tebessüm ederek demiş ki, “Ben emirü’l-müminini öldürmedim. Ben bir gasıb-ı hukuk-ı ibadı öldürdüm. Zira el-hükmülillah!” Şu nazariye ile şimdiki anarşistlerin nazariyesi arasında ne fark vardır? .. Fakat biraz sonra daha acaip, daha garip ve ruh ve mahiyet-i İslama tamamiyle muhalif nazariyeler daha zuhur edecektir. Müteaddit mütenebbiler, mütemehdiler çıkacak, Ebu Müslimler, Zeyd İbn-i Aliler, İsmail İbn-i Cafer-i Sadıklar, Hasan Sabbahlar, Beni Fatımiler şu nazariyelerden istifade ederek bütün alem-i İslamı bir herc ü merc-i ahlaki, siyasi, fikri, dini ve itikadi içine sokacaklardır! Tevhid ve vahdeti üssü’l-esas olarak kabul etmiş İslamiyet, yekdiğerine mütehalif ve mutezad, birbirinden daha garib ve anlaşılmaz yüzlerce şubelere, fırkalara, tarikat ve mezheplere taksim edilip parçalanacaktır. Ve bu muhtelif fırkalar, yekdiğerine karşı hasmane bir vaziyet alıp çarpışacaklardır.

İşte şu vekayi-i tarihiyenin kaffesi üç netice tevlit ediyor:

(1) Hakayık-ı esasiye-i İslamiyenin hariçten gelme mevad yığınları altında ammeye muhtefi kalması,

(2) Ahlak ve adat-ı İslamiyenin bozulması

(3) Aynı dinle mütedeyyin ve aynı kavmiyet ve cinsiyete mensup insanlar içine bile münaferet ve muhalefetin tohumlarının girmiş olması.

Şu netayic hakkındaki efkarımızı inşallah gelecek makalemizde serdederiz.

Ahmet Ağayef [Ağaoğlu] Türk Alemi-7, Türk Yurdu, Sayı 11, [1912].

 

Yazar

MİSAK Editörü

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.