Türk sözündeki çok anlamlılık – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______16.08.2019_______

Türk sözündeki çok anlamlılık

Ahmet Bican Ercilasun

Çok anlamlılık kavramı

Çok anlamlılılık (polysemy), dil biliminin çok önemli konularından biridir. Anlam bilimi içinde yer alan çok anlamlılık, dil bilimi terimleriyle ilgili eserlerde madde başı olarak yer aldığı gibi özel çalışmalara da konu olmuştur. Ingrid L. Falkum ile Agustin Vicente tarafından yazılan ve Nisan 2015’te Lingua dergisinde yayımlanan “Polysemy: Current Perspectives and Approaches” adlı makale, adından da anlaşılacağı üzere doğrudan doğruya çok anlamlılık kavramını ve bu konudaki yeni yaklaşımları ele alan bir çalışmadır. Esasen çok anlamlılık Falkum’un 2011’deki doktora tezinin de konusudur ve 2015’te çok anlamlılık ile ilgili eserini Hollanda’da yayımlamıştır.

Çok anlamlılık bütün dillerde o kadar yaygındır ki bazı yazarlar çok anlamlılığı, “sözvarlığının tümüne özgü bir nitelik olarak kabul ederler. Örneğin Th. SCHIPPAN, çokanlamlılığı ‘sözcüksel birimlerin ana özelliği’ olarak görür.” (Aksan 2000 III: 189).

Doğan Aksan, çok anlamlı kelimelerde anlamın bağlamdan çıkarılabildiğini de belirtir: Çok anlamlı kelimeler, “değişik bağlamlar içinde  … anlamlardan ancak birini yansıtır.” (Aksan 2000 III: 189).

Aristo’dan beri bilinen çok anlamlılık konusunda ayrıntıya girmeye gerek yoktur. Birkaç terim sözlüğüne bakmak ele aldığımız konu için yeterlidir.

Oxford Research Encyclopedia of Linguistics, “polysemy” terimi için “a single word form is associated with two or several related senses” (birbiriyle ilgili iki veya birkaç anlamı olan tek bir kelime) tanımını yapar.

Ünlü dil bilimcilerden David Crystal, A Dictionary of Linguistics and Phonetics adlı eserinde “a lexical item which has a range of different meanings” (farklı anlamlar silsilesine sahip bulunan sözlük birimi) tanımını verir.

Günay Karaağaç’ın Dil Bilimi Terimleri Sözlüğü’ndeki tanım da şöyledir: “Bir dil biriminin birden çok anlam ve işlev için kullanılması”.

Konuyla ilgilenen dil bilimcilerin hemen hepsi eş seslilik / eş adlılık (homonymy) ile çok anlamlılığın sık sık birbirine karıştırıldığı konusunda fikir birliği içindedirler. Günay Karaağaç eş sesliliği, “Sesçe aynı, anlamca farklı olan dil birimlerinin ilişkisi” olarak tanımlar.

David Crystal “polysemy” için “one form – several meanings” (tek biçim – birkaç anlam), “homonymy” için ise “two lexical items which happen to have the same phonological form” (aynı fonolojik biçime sahip olan iki sözlük birimi” der.

Modern sözlüklerde bir kelimenin birden fazla anlamı genellikle aynı madde içinde gösterilir ve bunlar çok anlamlı kabul edilir. Eş sesli kelimeler ise sözlüklerde ayrı madde yapılır. Ancak aynı sesleri taşıyan kelimelerin, hangi sebeple, neye dayanılarak, ayrı bir sözlük birimi kabul edileceği konusu, tartışmalı bir konudur. Kabul edilen başlıca ölçü, “anlamlar arasında ilişki olup olmadığı”dır:

“Eşadlılarda, sesçe aynı olan göstergeler arasında anlam açısından hiçbir ilişki bulunmazken (krş. taş ve taş, dolu ve dolu) çokanlamlılarda, aynı sözcüğün değişik anlamları arasında … mutlaka bir ilişki vardır.” (Aksan 2000 – III, 192-193).

Aksan’ın verdiği taş örneği Eski Türkçe dönemi içindir. Eski Türkçede taş, hem “dış”, hem de bildiğimiz sert cisim anlamında idi. Dolu örneği ise bugüne aittir. Bugünkü Türkiye Türkçesinde dolu, hem “boş’un zıddı” hem de “yağan buz taneleri” anlamındadır. Görüldüğü üzere kelimeler eş seslidir ama anlamları arasında bir ilişki yoktur. Aksan çok anlamlılık için kuyruk, baş, yüz gibi örnekler verir. “Hayvanların bilinen organı” olan kuyruk, “halkın oluşturduğu dizi” anlamına da gelir (Aksan 2000 – III, 190); iki anlamın birbiriyle ilişkili olduğu açıktır.

Günay Karaağaç, eş seslilik ve çok anlamlılık kavramlarının “eş zamanlı” bir olgu olduğuna da dikkat çeker:

“Eş seslilik ve çok anlamlılık, dillerin uzun ömürleri boyunca aynı kalan özellikler değil, sürekli değişen özelliklerdir: dillerin belirli yer ve zamanları için geçerlidirler.” (Karaağaç 2013: 377).

Türk sözünün çok anlamlılığı / Cumhuriyet ve Osmanlı dönemlerinde

Çok anlamlılıkla ilgili bu genel bilgilerden sonra Türk sözüne geçebiliriz.

Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Türkçe Sözlükün 11. baskısında Türk sözünün tanımı şöyledir:

“1. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan halk ve bu halktan olan kimse. 2. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yaşayan, Türkçenin değişik lehçelerini konuşan soy ve bu soydan olan kimse.”

Açıkça görüldüğü gibi Türkiye Türkçesinde Türk sözünün iki anlamı vardır. Birincisi “dar anlam”dır, sadece Türkiye Türklerini ifade eder. İkincisi “geniş anlam”dır, Türk Dünyası’ndaki bütün Türkleri ifade eder.[1]

Çok anlamlı kelimelerin hangi anlamda kullanıldığı bağlamdan anlaşılır. Mesela İstanbul’da yayımlanan bir gazetede “Almanya’da Türk doktorun başarısı” şeklinde bir başlık görürsek burada Türk sözünün “dar anlamda” kullanıldığını ve bu kullanım ile Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan bir Türk doktorun kastedildiğini anlarız. Azerbaycan Türkü, Kazak Türkü, Tatar Türkü gibi kullanımlarda ise Türk sözünün “geniş anlamda” kullanıldığı görülmektedir. Yani Türkiye Türkleri “Kazak Türkü” derken, Kazakların, Türkiye Türklerinin bir parçası olduğunu kastetmiyorlar; onların geniş anlamdaki Türk kavramının bir parçası olduğunu anlatmış oluyorlar. Geniş anlamdaki kullanımda Kazak, Kırgız, Türkmen vb. gibi Türkiye Türkleri de genel Türklerin bir parçasıdırlar.

Türkiye Cumhuriyeti’nden önceki (1923’ten önceki) dönemde Türk sözünün dar anlamı yoktu; sadece geniş anlamı vardı. Bunun için üç sözlükten örnek vermek yeterlidir.

Ahmed Vefik Paşa’nın 1876’da basılmış olan Lehce-i Osmânî’sinde Türk sözüne şu anlam verilmiştir:

“Asıl olan kadim üç sülâlenin biri olup Şark Türkleri; Uygur, Halıç, Karlıh gibi dört beş ulustan yani milletten ve Garp Türkleri Oğuz, Kıpçak, Peçenek (Ağaç eri), Koman, Kaysak, Kırgız, Kanglı gibi on kadar ulustan ibarettir.”

Şemseddin Sami’nin 1900 yılında basılmış Kamûs-ı Türkî’sindeki Türk maddesini de sadeleştirerek veriyorum:

“Esas olarak Asya kıtasının kuzeybatı yönünde yayılmış bulunan büyük bir millettir ki oradan çeşitli tarihlerde cihangirlik ve ülkeler fethetmek yoluyla güneye ve batıya doğru yayılarak Avrupa’nın dahi güneydoğu yönlerine sokulmuşlardır. Çeşitli şubelere bölünmüş olup İslam’dan önce ‘Uygur’ ve günümüzde (20. yüzyılın başında – ABE) ‘Çağatay’ ve ‘Osmanlı’ şubeleri edebî dile nail olmuşlardır.”

1913’te basılan Lugat-i Cûdî’deki Türk maddesini de sadeleştirerek veriyorum:

1. Asya’nın en mühim kavimlerinden soylu bir kavimdir ki Nuh oğlu Yâfes oğlu Türk’ün sülalesinden çıkmıştır. Türk’ün İslam dünyasına pek büyük hizmetleri olmuştur. 2. Türk fertlerinden her biri.

Görüldüğü gibi Osmanlıların son dönemindeki üç önemli sözlüğünde Türk sözü, Türk Dünyası’ndaki bütün Türkleri içine alacak şekilde geniş anlamda yer almaktadır. Diğer ikisinde yer almayan çok anlamlılık İbrahim Cûdî’nin sözlüğünde yer almaktadır. Fakat buradaki dar anlam, Türkiye (Osmanlı) Türkleri anlamında değil, geniş anlamdaki Türk milletinin “tek tek her bir ferdi” anlamındadır.

Osmanlıların daha eski dönemlerinde Türk sözü, “güzel, civan” ve “köylü” anlamlarında da kullanılmıştır. Tarama Sözlüğü’nde “güzel, civan” anlamı için örnek olarak üç beyit verilmiştir. 16. yüzyıldaki Gülşenî’den verilen örnek şöyledir:

Ey Gülşenî dimezem adın o Türk şûhun / Çün korharam kahısa anın gibi yavaştan

(Ey Gülşenî, o güzel şûhun adını söylemem / Çünkü onun gibi, yavaşça kızar diye korkarım.)

Türk’ün “köylü” anlamı için de 17. yüzyılın ilk çeyreğinde yazılmış bulunan Atalar Sözü diye meşhur Oğuzname’nin Berlin yazmasından bir örnek verebiliriz:

“Türk, şehirlünüŋ kulıdur; şehirlü dostluğı çam gölgesi gibidür.” (varak: 14b).

Yukarıdaki örnekler Osmanlı döneminde de Türk’ün çok anlamlı olduğunu göstermektedir. “Güzel” ve “köylü” anlamlarının milletin adı olan Türk sözünden çıktığı anlaşılmaktadır.

Dîvânu Lugâti’t-Türk’te Türk sözü

Yazılışı 1077’de tamamlanmış bulunan Kâşgarlı Mahmud’un Dîvânu Lugâti’t-Türk’ünde de Türk sözü çok anlamlıdır. Önemli olduğu için iki Türk / türk maddesini aşağıya alıyorum:

Türk Nuh’un (s.a.) oğlunun adı. Nuh’un oğlu Türk’ün oğullarına yüce Allah tarafından verilmiş bir isimdir. … Aynı şekilde burada da Türk, Nuh’un oğlunun adıdır; burada tekliktir. Oğulları söz konusu olduğu zaman topluluk ismidir; “beşer” kelimesi gibi hem teklik, hem topluluk için kullanılır. … biz daha önce Türk’ün Allah tarafından verilmiş bir isim olduğunu söylemiştik. Bize şeyh, imam ve zahid Ĥüseyn bin Xalef el-Kâşġarî haber verdi ve kendisine de İbnu’l-Ġarqî’nin haber verdiğini söyledi. Ona da, âhir zaman hakkında yazdığı kitabında İbni Ebi’d-Dünyâ diye tanınan şeyh Ebû Bekr el-Muġîd el-Cercerânî, Allah’ın elçisine (s.a.) isnat ederek anlatmış. (Peygamber) dedi ki: Allah (c.a.) diyor ki “benim bir ordum vardır; onları Türk diye adlandırdım ve doğuya yerleştirdim. Bir kavme kızdığım zaman onları (Türkleri) onlara musallat ederim.” Bu, diğer bütün insanlara karşı, onlar için bir üstünlüktür. Çünkü onların adını bizzat O (c.a.) vermiş; onları en yüce ve yeryüzünde havası en güzel yere yerleştirmiş; onları kendi ordusu olarak adlandırmıştır. Bunun yanında onlar; güzellik, tatlılık, aydın yüzlülük, edep, yaşlılara hürmet ve riayet, ahde vefa, alçak gönüllülük, yiğitlik ve daha sayılamayacak birçok meziyeti hak etmişlerdir. …

Onlardan “bir”i için de Türk denir; hepsi için de. “Kimsin?” anlamında kim sen denir; “Türküm” anlamında Türk men diye cevap verilir. Türk sü.si atlandı denir; “Türk ordusu (ata) bindi” demektir.”

türk meyvelerin olgunlaşma zamanının ortasını bildiren bir edat. Türk üzüm ö.di üzümün olgunlaşma vaktinin ortası. Türk kuya.ş ö.di gün ortası. Türk yigit gençlik çağının ortasına gelmiş genç.” (Ercilasun – Akkoyunlu 2014: 151).

Kâşgarlı Mahmud Türk sözünün hem teklik hem çokluk anlamını çok açık bir şekilde anlatmaktadır. Türk bir yandan bütün topluluğun (milletin) adıdır; bir yandan da o topluluk içindeki tek bir ferdin adıdır. 20. yüzyılın başlarındaki İbrahim Cûdî’nin sözlüğünde de bu fark belirtilmişti.

“Bir şeyin olgunluk zamanı, ortası” anlamındaki türk ise eş sesli başka bir kelime olabilir. Fakat bu anlamın da birinci Türk sözünden çıkmış olması mümkündür.

Kâşgarlı Mahmud’daki çok anlamlılık bundan ibaret değildir. “Türklerin tabakaları ve boylarının açıklanması hakkında” başlıklı bölümde Türk sözünü açık bir şekilde “geniş anlam”da kullanır:

“Türkler aslında yirmi boydur (qabi:le). Bunların hepsi, Nuh peygamberin (Allah’ın duası üzerine olsun) oğlu Yâfes oğlu Türk’e dayanır. Bu boyların her birinden ayrılmış dallar vardır ki onların sayısını Allah’tan başka kimse bilmez. Ben ana kabileleri saydım; tâli olanları bıraktım. Ancak Oğuz Türkmenlerinin oymaklarını (buŧu:n) ve hayvanlarının damgalarını, insanların bilmesi gerektiği için, zikrettim. Doğu taraflarındaki Müslüman olan veya olmayan her kabilenin coğrafi mevkiini, Rum yakınlarından doğuya doğru sırasıyla beyan ettim.”

“Rum’a yakın boyların (qaba:yil) birincisi Beçenek’tir. Sonra sırasıyla Kıfçak, Oguz, Yemek, Başgırt, Basmıl, Kay, Yabaku, Tatar, Kırkız -bu Çin’e yakındır-. Bu boyların hepsi Rum hizasından doğuya doğru uzanırlar. Daha sonra Çigil, Toxsı, Yagma, Ugrak, Çaruk, Çomul, Uygur, Taŋgut, Xıtay -bu Çin’dir-, sonra Tawgaç -bu da Mâçin’dir-. Bu boylar da güneyle kuzey ortasındadırlar. Bunların hepsini bu daire (harita) içinde gösterdim.” (Ercilasun – Akkoyunlu 2014: 10).

Burada Kâşgarlı Mahmud Türk sözünü, bütün Türk boylarını (kabilelerini) içine alacak şekilde “geniş anlamda” kullanırken şu örneklerde Türk sözünü “dar anlamda” kullanmaktadır:

“Lehçelerin aslında fazla farklılık yoktur. Farklılıklar, bazı harflerin değişmesi veya hazfedilmesi şeklinde ortaya çıkar.

Bunun açıklaması: Bütün isim ve fiillerin başındaki ye’ler Oğuzca ve Kıpçakça’da elif veya cim’e döner. Meselâ Türkler “yolcu”ya  yelgin derler, bunlar ise  elgin; Türkler “ılık su”ya  yılıg suw, bunlar ise elif’le  ılıg  derler. Aynı şekilde Türkler “inci”ye yinçü, bunlarsa  cinçü derler. Türkler devenin uzun tüyleri için yogdu, bunlar cogdu  der.

Kelimenin başındaki bütün mim’ler Oğuz, Kıpçak ve Suvarlarda be’ye döner.

Açıklaması: Türkler  men bardım, bu gruplar ise  ben bardum  derler. Türkler “çorba”ya  mün, bu grup  bün  der.

Kelimelerdeki bütün te’ler Oğuzlar ve onlara uyanlarda de’ye döner.

Örnek: “Deve” için kullanılan tewe’ye onlar deve ismini verirler. “Delik” için kullanılan ü.t’e onlar ü.d  derler.

Oğuz lehçesindeki dal’ların çoğu merkezî (śami:m) Türkçede te’dir. “Hançer” Türklerde bügde, onlarda bükte’dir. Türklerde “iğde”  yigde, Oğuz Türklerinde yigte’dir. Zikretmediklerim de bu ölçü üzerinedir.” (Ercilasun – Akkoyunlu 2014: 12).

Çok anlamlılık kavramı dikkate alınmazsa Kâşgarlı Mahmud’un çelişkiler içinde olduğu düşünülebilir. Bir yandan Oğuz ve Kıpçakları Türkler içinde sayıyor; bir yandan da “Türklerde böyle, Oğuz ve Kıpçıklarda böyle” diyor. Ancak burada hiçbir çelişki yoktur; Türk boylarını sayarken Türk sözünü “geniş anlamda”, “Türklerde böyle, Oğuz ve Kıpçaklarda böyle” derken Türk sözünü “dar anlamda” kullanmaktadır.

Kâşgarlı Mahmud’un dar anlamdaki Türk ile kastettiği “merkezî” Türklerdir; o devirdeki merkezî Türkler de Karahanlıların başkenti olan Kâşgar ve civarında yaşayan ve o dönemin standart Türkçesini kullanan Karluk, Çigil, Yağma gibi boylardır. Yani 11. yüzyılda Oğuz, Kıpçak, Argu, Suvar gibi bazı Türk boyları dar anlamdaki Türk kavramının dışında kalmaktadır.

Kutadgu Bilig’de Türk sözü

Dîvânu Lugâti’t-Türk’e yakın yıllarda, 1069/1070 yılında Yusuf Has Hâcib’in yazdığı Kutadgu Bilig’de Türk sözü geniş anlamda kullanılmıştır:

Körü barsa emdi bu Türk begleri
Ajun beglerinde bular yigleri (276)[2]
Bu Türk beglerinde atı belgülüg
Toŋa Alp Er erdi kutı belgülüg (277)

Dikkatle bakarsan bu Türk beğleri / Acun beğlerinde en iyileri(dir). // Bu Türk beğlerinde adı bilinen, / Alp Er tonga idi kutu (ikbali) bilinen.

Yime yakşı aymış bu Türk buyrukı
Körür köz yarukı ogul kız ok-ı (1163)

Yine güzel demiş bu Türk veziri: / Gerçek! Oğul kız, gören gözün nuru(dur).

Takı munda yigrek ayur Türk ḫanı
Kınama yalavaç söz aysa köni (3817)

Türk hanı bundan da iyisini der: / Kınama, elçi doğru söylerse eğer.

Yusuf Has Hâcib ilk iki beyitte, dünyadaki beyler (emîrler, hükümdarlar) içinde en iyi beylerin Türk beyleri olduğunu, onların içinde de en ünlüsü ve en kutlusunun Alp Er Tonga olduğunu belirtiyor.

Üçüncü beyitte bir Türk vezirinden, dördüncü beyitte de bir Türk hanından vecize aktarıyor. Dört beyitte de Yusuf Has Hâcib’in Türk sözünü, milletimizin adı olarak geniş anlamda kullandığı açıktır.

Türk sözünün Kutadgu Bilig’de erk ile birlikte  “güç, kudret” anlamında da kullanıldığı görülür:

Ay ilig baka kör seniŋde
Beg erdi ataŋ ilde erk türk tüze (5151)

Bak da gör, senden önce ey hakan! / Ülkede gücü tutan beğdi atan.

Eski Uygur eserlerinde de erk türk ikilemesi içinde geçen “güç kudret” anlamının milletin adı olan Türk sözünden çıktığı konusunda bilim adamlarının bir şüphesi yoktur.

Mısır’daki Kıpçak Türklerinde (Memlüklerde) Türk ve Türkçe sözleri

1250 yılında Mısır’da bir devlet kuran Kıpçaklar da kendilerini Türk olarak adlandırmışlardır. O dönemde yazılan tarihlerde bu devletin adı “ed-Devletu’t-Türkiyye”dir ve bunun anlamı “Türklere ait devlet, Türk devleti”dir.

Mısır’daki Kıpçak Türk devletinde Arap diliyle yazılmış bulunan gramer ve sözlüklerin adlarında da etrâk (Türk sözünün Arapçadaki çokluk biçimi, Türkler), Türkî (Türkçe), Türkiyye (Türk’e ait) sözleri bulunur:

Kitâbu’l-idrâk li-lisâni’l-etrâk (Türklerin dilini anlama kitabı), Kitâb-ı mecmû-ı tercümân-ı türkî ve acemî ve mugalî (Türkçe, Farsça ve Moğolca sözlerin tercümelerini gösteren kitap),  et-Tuhfetu’z-zekiyye fi’l-lugati’t-türkiyye (Türk dilinde ince bir armağan), Bulgatu’l-müştâk fî lugati’t-türk ve’l-kıfçak (Türk ve Kıpçak dilinde özlenen sonuç), el-Kavânînu’l-külliyye li-zabti’l-lugati’t-türkiyye (Türk dilinin genel kuralları), ed-Durretu’l-mudiyye fi’l-lugati’t-türkiyye (Türk dilinde parlak inci) (Ercilasun 2004: 388-394).

Eserlerin isimlerinden açıkça anlaşıldığı gibi Mısır’da devlet kuran Kıpçaklar kendilerine Türk, dillerine de Türk dili (lugatu’t-türk) demektedirler. Sadece birinde Türk sözünün yanında Kıfçak sözü de geçer.

El-Kavânînu’l-külliyye adlı eserde Türkmence için yapılan uyarı ise son derece dikkat çekicidir:

“Türkmence Türkçe değildir. Bundan dolayı bazı yerlerde dikkatli olman, sakınman ve konuşmaman için seni uyarıyorum. Çünkü Türkmence, Türklerce müstehcen ve onu konuşan ise hakir sayılmaktadır. Bu dilde çeviri olarak kitap yazanların çoğu yalnızca o dile dayanır ve çok az istisnalar dışında Türkçenin dışına çıkmazlar. Bunu aklından çıkarma.” (Toparlı vd. 1999: 7).

Mısır’daki Türk Kıpçak devletinde asker ve yöneticiler arasında Kıpçaklar yanında Türkmenler de vardı. Türkmenler daha çok bugünkü Doğu Anadolu ve Azerbaycan topraklarından Mısır’a gitmiş olanlardır. 12-15. yüzyıl kaynaklarında Azerbaycan ve Anadolu’daki Türkler, Türk adı yanında genellikle Türkmen olarak anılmışlardır:

“Bu Oğuzlar, umumî ‘Türk’ adı yanında, yine siyâsî bir isimlendirme olarak ‘Türkmen’ adını da taşıyorlardı ki, Müslüman ülkelerine geldikten sonra İslâm kaynaklarında bu isimle de anılmışlardır.” (Kafesoğlu 2002: 154).

Oğuz tarihinin iki önemli bilgini olan Faruk Sümer ve S. G. Agacanov, Oğuz ve Türkmen kelimelerini çok defa eş anlamlı olarak kullanırlar. Faruk Sümer’in Oğuzlar kitabının adında Oğuzlar kelimesinin altında, parantez içinde Türkmenler yazar. Agacanov iki kelimeyi sık sık bir arada kullandığı gibi kitabındaki bölüm başlıklarından biri de “IX-XIII. Yüzyıl Oğuz ve Türkmen Tarihinin Problemleri” adını taşımaktadır (Agacanov 2003: 57).

El-Kavânînu’l-Külliyye 15. yüzyıl başlarında yazılmıştır. Demek ki Mısır’daki Kıpçak Türkleri kendilerine Türk demekte, fakat Azerbaycan ve Anadolu’dan gelmiş olan Oğuzları, yani bugünkü Türkiye ve Azerbaycan Türklerinin atalarını Türkmen olarak adlandırmakta idiler. Kavânîn kitabının yazarı bu konuda o kadar ileri gitmiştir ki kendi dilini Türkçe sayarken Türkmencenin yani Anadolu ve Azerbaycan’daki Türklerin dilini Türkçe kabul etmemiş, onların dilini Türkmence diye adlandırmış ve bu dilin kaba olduğunu, bu dili konuşanların da hakir olduğunu yazmıştır.

Temürlülerde ve Nevayi’de Türk sözü

15. yüzyılda Ali Şir Nevayi de kendi mesup olduğu milletten Türk, kullandığı dilden de Türk Tili, Türkî, Türkçe diye bahseder. 1499’da yazdığı ünlü eseri Muhâkemetü’lLugateyn’de yalnız Türk diliyle Fars dilini karşılaştırmaz; Türkler ile Farsları (Sartları) da karşılaştırır. Bu bölümün baş kısmını Sema Barutçu Özönder’in aktarmasından veriyorum:

“Bilindiği üzere Türk Sart’tan (Fars’tan) daha pratik düşünceli, daha yüksek kavrayışlı ve yaradılış bakımından daha saf ve temiz yüreklidir. Sart ise, Türk’ten bir konu üzerinde kafa yorma ve ilimde daha hassas, marifet ve olgunluk tefekküründe daha derin görünür.” (Barutçu Özönder 1996: 203).

Açıkça belirtmemesine rağmen Nevayi’nin bu ve diğer eserlerinde Türk kelimesini daha çok, Çağatay Türkçesiyle konuşup yazan Doğu Türkleri için kullandığı anlaşılmaktadır. Çünkü verdiği örnek kelimeler ve beyitler hep Çağatay Türkçesine aittir.

Ancak Temürlüler çağında Osmanlıların da Türk kavimleri arasında sayıldığı, kendileri gibi onları da Oğuz Han’a ve Oğuz Han üzerinden Türk bin Yâfes’e bağlamalarından bellidir. Uluğ Beğ’in Tört Ulus Tarihi’nde Osmanoğulları’na ayrı bir bölüm ayrılmıştır ve burada verilen bilgiye göre Oğuz Han, Osmanlıların ilk sultanı Osman’ın on beşinci atasıdır (Mirza Uluğbeg 1994: 58).

Uluğ Beğ’in eserinde yer alan “Oğuz Ḫanning Türk kavmlerige lakab koygeni zikri.” başlıklı bölümde geçen “Oğuz Han Türklerin kavimlerine lakaplar koydu ki onlar bugüne kadar bu isim ve lakaplarla tanınmışlardır. Bunlardan bir kısmının lakapları aşağıdaki gibidir: Uyğur, Kanklı, Kıbçak, Karluk, Halaç, Çiyuglar vb.”  (Mirza Uluğbeg 1994: 50) ifadesi de Türk sözünün geniş anlamda kullanıldığını gösterir.

Ebulgazi Bahadır Han’da Türk sözü

Ebulgazi Bahadır Han 1663’te yazdığı Şecere-i Türk (Türk’ün şeceresi) eserinde Türk sözünü, Çengiz Han neslinden gelen hükümdarlar için kullanır. Dokuz bölümden oluşan eserinin 3-9. bölümleri Çengiz Han ve onun soyundan gelen Ögedey, Çağatay, Tuli (İlhanlı), Coçi (Altın Ordu) ve Şiban Han ile onların çocuklarının tarihlerini anlatır. Birinci bölüm Âdem’den Moğol Han’a, ikinci bölüm Moğol Han’dan Çengiz Han’a kadar olan sözlü / efsanevi tarihi içine alır (Karabörk 1995: 170-171). İkinci bölümdeki bilgilere göre Çengiz Han da Oğuz Han soyundan gelir.

Aynı eserde Ebulgazi Bahadır Han, Çağatay Türkçesiyle verdiği “Öksüz öz kindigin özi kiser (Öksüz, kendi göbeğini kendi keser.)” (Karabörk 1995 : 169) atasözü için “Türkniŋ meseli (Türk’ün atasözü)” ifadesini kullanır.

1663’te yazdığı Şecere-i Terâkime (Türkmenlerin şeceresi) eserinde de Çağatayca okuyup dinleyenler için Türk zözünü kullanır:

“Hepiniz bilin ki bizden önce Türkî (Türkçe) tarih söyleyenler, (eserlerine) Arapça ve Farsça kelimeleri katmışlardır. Ayrıca hünerlerini ve üstatlıklarını halka göstermek için Türkçeyi de iç kafiyeli kullanmışlardır. Biz bunların hiçbirini yapmadık. Çünkü bu kitabı okuyacak ve dinleyecek olanlar elbette Türk olacaktır. Tabii Türklere Türkâne (Türk gibi) söylemek gerek ki onların hepsi anlasın.”[3]

Demek ki Ebulgazi Bahadır Han’a göre Türk, Çengiz Han soyundan gelenlerle onların yönettiği ve Çağatayca okuyup yazan Kuzey ve Doğu Türkleridir; Şecere-i Türk onların tarihidir. Şecere-i Terâkime ise Türkmenlerin tarihi.

Ancak Bahadır Han Türkmenlere de daha önce Türk dendiğini belirtir:

“Mâverâünnehir’e inen Türkmenlere Tacikler önceleri Türk derlerdi. Beş altı nesil geçtikten sonra yerle suyun (coğrafyanın) etkisiyle çeneleri kısık, gözleri büyük, yüzleri küçük ve burunları büyük olmaya başladı. Türkmen yurduna gelip oturan halklardan esirler ve tüccarlar da Mâverâünnehir’e gelmeye başladı. Onları gördüler ve Tacikler Türk dediler, önceki Türklere Türk-mânend diye ad koydular. Onun anlamı ‘Türk’e benzer’ demektir. Kara halk (avam), Türk-mânend diye söyleyemedi ve Türkmen dedi.” [4]

Şecere-i Terâkime 17. yüzyılın ikinci yarısında yazılmıştır. Eserin “Türkmen olup Türkmene katılan illerin zikri” bahsinde Ersarı Bay adlı bir Türkmen beyi, Şeyh Şeref adlı bir din bilgininden Muînü’l-Mürîd adlı eseri Arapçadan Türkçeye çevirmesini isterken şöyle der: “Biz Türk halkıyız. Arapça kitapları okuyup manasını anlayıp ona göre amel etmek bize zor geliyor.” (Kargı Ölmez 1996: 220).

Muînü’l-Mürîd 1313 yılında yazılmıştır. Demek ki o tarihteki bir Türkmen beyi de kendisinden ve halkından Türk diye söz etmektedir.

18. yüzyıldan itibaren Türkistan ve Azerbaycan’da Türk sözü

18. yüzyılda Çağataycanın önemli sözlüklerinden birini, Senglâh Lügati’ini yazan Mirza Mehdî Han, bazen Türk dili (lugat-i Türk), bazen Çağatay dili (lugat-i Çağatay) terimini kullanır. Anadolu’daki Türkçe için de Türkî-i Rûmî (Anadolu Türkçesi) der (Clauson 1960: 15).

18. yüzyıl başlarında şiirlerini bir divanda toplayan Hokand hanı Ömer Han, şiirlerinden bazılarının “Türk semenberleri sevdâsıdın Türkî til birle” söylendiğini, bazı şiirlerinin de “Tâjik perîveşlerini ser-kaddi hevâsıda Fârisî lafz birle” yazıldığını belirtir.[5]

Bugünkü Kırgızlar, Hokand hanlığını kendi tarihlerinin bir parçası kabul ederler. Yukarıdaki ifadeler de gösteriyor ki Kırgızların Ömer Han’ı da kendi dilinden Türkî (Türkçe) til diye bahsetmektedir. Bu dille söylediği şiirleri Ömer Han, Türk semenberleri , yani göğüsleri yasemin gibi ak olan Türk güzelleri sevdasından dolayı yazmış. Çevresindeki güzellerin de millet adı demek ki Türk imiş.

19. yüzyılın ikinci yarısında Azerbaycan’ın ilk Türkçe gazetesi olan Ekinci’yi çıkaran Hasan Bey Zerdâbî 1906’da yazdığı bir yazıda “Biz Rusya dövletine tâbi olan Müselmanların hamısı (hepsi) Türkdürler. Bizim asıl dilimiz Türk dilidir.” demektedir.[6]

19. yüzyılın 20’li, 30’lu yıllarına kadar gelen Türk ve Türk dili, Türkî (Türkçe) terimleri Sovyetler Birliği döneminde Sovyet yönetimi tarafından ortadan kaldırılır. Mesela Azerbaycan’da 1928’de basılan bir sözlüğün adı Rusca – Türkçe Luğat, 1935’te basılan bir fizik terimleri sözlüğünün adı iç kapakta Rusça – Türkçe Fizika Terminleri iken 1940’tan sonra basılan eserlerde artık Türkçe kelimesi kullanılmaz, onun yerine Azerbaycanca terimi kullanılır.

Özbekistan’dan da bir örnek verebiliriz. Abdurrauf Fıtrat 12 Haziran 1919’da İştirâkiyyun dergisine yazdığı “Tilimiz” başlıklı yazıda Türkçe kelimesini kullanırken 09 Temmuz 1925’te Kızıl Özbekistan’da Özbek tili terimini kullanır.

Kazakların ünlü şairi Jüsipbek Aymawıtov’un 1917’de Alaş Orda hükümeti için yazdığı marş da “Dip atam Er Türk; biz Kazak eliyiz (halkıyız)” diye başlamaktadır. M. O. Awezov Atındağı Edebiyet jane Öner İnstitutı tarafından 1997 yılında Almatı’da basılan 20-30 Jıldardağı Kazak Edebiyeti adlı eserde bu marşın bir kısmı verilmiştir:

Arğı atam Er türik
Biz Kazak elimiz
Samal taw, şalkar köl,
Sarıarka jerimiz.
Say saylap, mal aydap,
Sayrandap en jaylap,
Erke ösken Arkanıŋ
Erkesi serimiz
  … Er türik ejelden
Ok tesken etimiz
Kaymığıp eş jawdan
Kaytpağan betimiz. (1997: 315)[7]

Sovyetler Birliği dışında kalan veya Sovyetlerin tesirini kabul etmeyen Azerbaycan ve Türkistan Türkleri Türkçe ve Türk kelimelerini kullanmaya devam etmişlerdir. Bilindiği gibi Azerbaycan’ın büyük bir parçası bugünkü İran ülkesinde bulunmaktadır. İran sınırları içindeki Güney Azerbaycan’a 1980 yılında yaptığım bir gezide sokaktaki insanlara “Hansı dili danşırsız? (Hangi dili konuşuyorsunuz?)” diye sorduğum zaman hep şu cevabı aldım: “Türkü danışırıḫ.” Türkü, Türkî (Türkçe) kelimesinin Güney Azerbaycan ağızlarında aldığı biçimdir.

Son olarak Alihan Töre Sagunî’den örnek vermek istiyorum.

Alihan Töre Sagunî 1885 yılında Tokmok şehrinde bir Özbek ailesinde dünyaya gelmiştir. 1944 yılında kurulan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanıdır. 1946 yılında Sovyetler Birliği’ne kaçırılmış, 1976’da Taşkent’te vefat etmiştir (Alihan Töre 2019: 11).

Alihan Töre’nin Özbekistan’da iken 1969’da yazdığı Türkistan Kaygısı adlı eser tabii ki o yıllarda yayımlanamamıştır. El yazması eser yıllar sonra 2003’te Taşkent’te Şark Neşriyatı arasında yayımlanabilmiştir. 2006’da Almanya’nın Würzburg kentinde de yayımlanan eser 2019’da da Oğuz Doğan ve Kutlukhan Şakirov tarafından Türkiye Türkçesine aktarılarak İstanbul’da basılmıştır. Sovyet tesirini kabul etmeyerek eski geleneğe bağlı kalan Alihan Töre de bu eserinde Türk ve Türkçe terimlerini geniş anlamda kullanmıştır:

“Arapçayı, Farsçayı yalnızca yazılı dil ve konuşma dili olarak değil; belki bu iki dilde kitap yazacak, şiir söyleyecek derecede bilmeme rağmen, kendi ana dilim olan Türkçeyi başka dillerden daha üstün gördüm.” (Alihan Töre 2019: 15).

“Bugünkü günde bu ülkenin güney bölgesinde Kırgız Türkleri, kuzeyinde ise Kazak Türkleri yaşıyorlar … Oğuz Türklerinin üstüne …” (Alihan Töre 2019: 26).

Sonuç

Yukarıda doğrudan doğruya kaynaklara dayanarak verdiğim örneklerden anlaşıldığı gibi Türk sözü farklı dönem ve coğrafyalarda çok anlamlı olarak kullanılmıştır. Türk sözündeki çok anlamlılığı maddeler hâlinde şöyle gösterebiliriz:

  1. Bütün bir topluluğun / milletin adı anlamında – Topluluk / millet içindeki tek bir kişinin milliyetinin adı anlamında: Bütün zamanlarda.
  2. Sadece Türkiye ve Osmanlı Türkleri anlamında (dar anlam) – Bütün Türk Dünyası’ndaki Türkler anlamında (geniş anlam): Türkiye Cumhuriyeti’nde.
  3. Sadece Kâşgar ve civarındaki Türkler anlamında (dar anlam) – Bütün Türk boyları (kabileleri) anlamında (geniş anlam): Dîvânu Lugâti’t-Türk’te.
  4. Sadece Doğu ve Kuzey Türkleri anlamında (dar anlam): Mısır’daki Türk Kıpçak devletinde.
  5. Topluluk / millet adı olarak – “Güç-kuvvet” anlamında: Eski Uygur metinlerinde ve Kutadgu Bilig’de.
  6. Topluluk / millet adı olarak – “Bir şeyin ortası, olgunluk çağı” anlamında: Dîvânu Lugâti’t-Türk’te.
  7. Topluluk / millet adı olarak – “Güzel, civan” anlamında: Osmanlı Türkçesi metinlerinde.
  8. Topluluk / millet adı olarak – “Köylü” anlamında: Osmanlı Türkçesi metinlerinde.

Türk sözü ile paralel olarak Türkçe sözü de dar ve geniş anlamlarda kullanılmıştır.

Türk ve Türkçe sözleri bugün de Türkiye Türkçesinde dar ve geniş anlamlarda kullanılmaktadır. Kelimenin hangi anlamda kullanıldığı bağlamdan (kontekst’ten) anlaşılmaktadır. “Kazak Türk’ü, Tatar Türk’ü, Türkistan Türk’ü, Anadolu Türk’ü, Türkiye Türk’ü” gibi kullanımlar, geniş anlamdaki kullanımlardır. Bütün Türk Dünyası içindeki herhangi bir Türk grubunu anlatmak için ya o grubun yaşadığı coğrafyanın adını ya da o grubun alt kimlik adını kullanırız. Türkiye’deki insanların alt kimliği “Türkiye Türk’ü”dür. Eski dönemlerde alt kimlik için “Osmanlı, Türkmen, Oğuz” terimleri kullanılmıştır. Alt kimlik adımız olan Türkmen ve Oğuz terimleri bugün unutulduğu için Türk sözünü hem alt kimlik, hem üst kimlik adı olarak kullanmaktayız. Diğer Türklerden ayırmak gerektiği zaman da “Türkiye Türk’ü” demekteyiz. Kazak, Kırgız, Özbek, Türkmen, Tatar, Başkurt vb. Türk grupları ise Sovyetler Birliği’nin politikası sonucu olarak üst kimlik adları olan “Türk”ü unutmuşlar; alt kimlik adlarını unutmamışlardır. Ancak biz Türkiye Türkleri, Sovyet idaresinde yaşamadığımız için üst kimlik adımız olan Türk sözünü unutmadık ve bu sözü hem dar anlamda, hem geniş anlamda kullandık. Bugün de böyle kullanmaya devam ediyoruz. Kazak Türk’ü, Özbek Türk’ü, Uygur Türk’ü vb. derken onların Türkiye Türklerinin bir parçası olduğunu söylemek istemiyoruz; onların geniş anlamdaki Türk’ün bir parçası olduğunu anlatmak istiyoruz. Türkiye Türk’ü de geniş anlamdaki Türk’ün bir parçasıdır.

Sonuç olarak Türkiye Türkçesindeki Türk sözünün geniş anlamına göre, Türkiye Türkleri, Azerbaycan Türkleri, Türkmen, Özbek, Karakalpak, Uygur, Kırgız, Kazak, Nogay, Kumuk, Karaçay, Malkar, Kırım Tatar, Başkurt, Kazan Tatar, Altay, Hakas, Tuva, Saha (Yakut), Çuvaş, Karay(ım) Türkleri geniş anlamdaki Türk’ün eşit parçalarıdır.

Kaynaklar

20-30 Jıldardağı Kazak Edebiyeti (1997), Almatı, “Ğılım”.

Agacanov, S. G. (2003), Oğuzlar (Rusçadan çevirenler: Ekber N. Necef, Ahmet Annaberdiyev), İstanbul, Selenge Yayınları.

Ahmed Vefik Paşa (2000) Lehce-i Osmânî (hazırlayan: Recep Toparlı), Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.

Aksan, Doğan (2000), Her Yönüyle Dil (Ana Çizgileriyle Dilbilim), Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.

Alihan Töre (2019), Doğu Türkistan’ın İlk Devlet Başkanı Alihan Töre’nin Hatıratı – Türkistan Kaygısı (Çeviri: Oğuz Doğan – Kutlukhan Şakirov), İstanbul, Tarih (ve) Kuram Yayınları.

Altay, Halife (1981), Anayurttan Anadolu’ya, Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.

Arat, Reşid Rahmeti (1947), Kutadgu Bilig I Metin, İstanbul, Türk Dil kurumu Yayınları.

Arat, Reşid Rahmeti (1979), Kutadgu Bilig III İndeks (İndeksi neşre hazırlayanlar: Kemal Eraslan, Osman F. Sertkaya, Nuri Yüce), İstanbul, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları.

Barutçu Özönder, F. Sema (1996), ‘Alî Şîr Nevâyî – Muḥâkemetü’l-Luġateyn – İki Dilin Muhakemesi, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.

Clauson, Sir Gerard (1960), Sanglax – A Persian Guide to the Turkish Language, London.

Crystal, David (2008), A Dictionary of Linguistics and Phonetcs, Blackwell Publishing.

Ercilasun, Ahmet B. (2004), Başlangıçtan Yirminci Yüzyıla Türk Dili Tarihi, Ankara, Akçağ Yayınları.

Ercilasun, Ahmet B. – Akkoyunlu, Ziyat (2014), Kâşgarlı Mahmud – Dîvânu Lugâti’t-Türk – Giriş-Metin-Çeviri-Notlar-Dizin, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.

Hâzihî er-Risâletu min-Kelimâti Oğuznâme el-Meşhûr bi- Atalar Sözi (17. yy.), el yazması, Berlin Devlet Kütüphanesi, Nu: 34.

İbrahim Cûdî Efendi (2006), Lügat-ı Cûdî (hazırlayanlar: İsmail Parlatır, Belgin Tezcan Aksu, Nicolai Tufar), Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.

Kafesoğlu, İbrahim (2002), Türk Millî Kültürü, İstanbul, Ötüken Neşriyat.

Karaağaç, Günay (2013), Dil Bilimi Terimleri Sözlüğü, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.

Karabörk Kâzım (1995), Şecere-i Türk Üzerinde Bir Sentaks Çalışması, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde yapılmış doktora tezi, Konya.

Kargı Ölmez, Zuhal (1996), Ebulgazi Bahadır Han – Şecere-i Terâkime (Türkmenlerin Soykütüğü), Ankara, Simurg Yayınları.

Mirza Uluğbeg (1994), Tört Ulus Tariḫi (Farsçadan çevirenler: Böribay Ahmedov, Naim Narkulov, Mahmud Hasaniy) Taşkent, Çolpan Neşriyati.

Oxford Research Encyclopedia – Linguistics (2019), Oxford University Press.

Ömer Han Dîvânı, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Türkçe Yazmalar Bölümü, Nu: 5452.

Sümer, Faruk (1992), Oğuzlar (Türkmenler) (Tarihleri-Boy Teşkilatı-Destanları), İstanbul, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yayınları.

Tarama Sözlüğü V (1971), Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.

Toparlı, Recep – Çögenli, Sadi – Yanık, Nevzat H. (1999), El Kavânînü’l-Külliyye li-Zabti’l-Lügati’t-Türkiyye, Ankara, Türk Dil Kurumu Yayınları.

Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 3. Azerbaycan Türk Edebiyatı (1993), Ankara, Kültür Bakanlığı Yayınları.

Dipnotlar:

[1] Aslında iki madde olarak verilmiş olan anlamlar içinde bir farklılık daha söz konusudur: 1) halkın bütünü, 2) bu halktan olan bir insan; 1) soyun bütünü, 2) bu soydan olan bir insan. Bu farklılık bazı sözlüklerde ayrı rakamlarla belirtilmiştir.

[2] Ayraç içindeki sayılar, Reşid R. Arat yayınındaki sırayı gösterir. Beyitleri manzum olarak Türkiye Türkçesine ben aktardım.

[3] Bu paragrafı, Zuhal Kargı Ölmez’in kurduğu karşılaştırmalı metinden (Kargı Ölmez 1996: 110-111) bugünkü Türkiye Türkçesine ben aktardım.

[4] Bu paragrafı da Kargı Ölmez’den (Kargı Ölmez 1996: 170) ben aktardım.

[5] Ömer Han Dîvânı, İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi, Türkçe Yazmalar, nu: 5452.

[6] Türkiye Dışındaki Türk Edebiyatları Antolojisi 3. Azerbaycan Türk Edebiyatı, Ankara, 1993, s. 281.

[7] Bu şiirden beni haberdar eden Ferhat Tamir’e teşekkür ederim. Marşın tamamı, Halife Altay’ın Anayurttan Anadolu’ya adlı eserinde (s. 12-13) bulunmaktadır.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları