Türklerin İslamlaşması sürecine sosyal psikolojik bir bakış: Genel değerlendirme – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______27.01.2019_______

Türklerin İslamlaşması sürecine sosyal psikolojik bir bakış: Genel değerlendirme

Hüseyin Akyüz
(Görsel: 622-750 yılları arasında İslam devleti)
Türkler ile Araplar arasındaki ilişkinin çok boyutlu bir hal alması, Halife Ömer ve Muaviye döneminde olmuştur. (Görsel: 622-750 yılları arasında İslam devleti)

Bu yazı, Türkiz Dergisi’nin 26. sayısından
üç nüsha halinde iktibas edilmiştir.

Türklerin İslam dinini kabul ederek kendi dinlerini bırakmaları, Türk ve İslam tarihinde olduğu kadar, dünya tarihi açısından da çok büyük ve çok etkili bir olaydır. Türk ulusu, İslam dinini yalnızca İslam dinini daha önce kabul etmiş bazı İslam devletlerinin etkisinde kalarak ve özellikle de onların baskısıyla toplumsal bir itaat davranışı biçiminde kabul etmemiştir. Daha önce kurulan (Abbasi ve Büveyhoğulları vb. gibi) siyasal ve askeri baskılar yanında, çok uzun bir süre devam eden etkileşim devresinden sonra bu dini kabullenmiştir.

Türklerin İslam’la ilk teması

Türkler ile Müslüman Araplar arasındaki ilk ilişkiler, 642 yılında yapılan ve İranlıların yenilgisiyle sonuçlanan Nihavend Savaşı’nı takip eden dönemde kurulmuştur. İran’ı işgal eden Arap orduları Horasan’ın doğusuna ilerlediklerinde, Türk birlikleriyle karşılaşmışlar ve aralarında küçük çaplı bazı çatışmalar yaşanmıştır. “Hz. Ömer zamanında (634- 644) yapılan fetihler neticesinde Müslümanlar; Horasan, bilhassa Maveraünnehr ile Kafkaslarda Türkler ile karşı karşıya gelmişlerdir. Emevi Halifesi Muaviye’nin Horasan valisi Ubeydullah b. Salih 674 yılında İran ile Turan arasındaki tabii hudut olan Ceyhun nehrini geçerek muhtelif Türk beyliklerinin hüküm sürdüğü Maveraünnehr’in önemli şehirlerinden Buhara’yı kuşattı. Şehrin Türk asıllı melikesi Kabaç Hatun ile anlaşma yaparak geri döndü[1].

Gerçekte Türklerle Arapların ilişkileri İslami dönemden önce de vardı. Fakat bu ilişkinin çok boyutlu bir hal alması Halife Ömer ve Muaviye döneminde olmuştur. Türklerle Arapların çok yönlü ilişkileri iki cephede kendini göstermiştir. Bunlardan birincisi İran-Turan sınırında Türgiş Kağanlarıyla Araplar arasında, ikincisi de Kafkaslarda Azerbaycan’ın Arap valisi ile Hazarlar arazında meydana gelen ve çoğunlukla da savaş biçiminde görülen ilişkilerdir.

Türk-Arap ilişkilerinde ikinci cephe olarak görülen Kafkasya’daki mücadeleler sonucunda, Arap komutanlardan Mervan b. Muhammed’in Hazar Devleti’nin başkenti İdil’i kuşatmasıyla Hazar hakanı, Müslümanlığı kabul etmiş ve böylece Hazar Hanlığı Müslümanlığı kabul eden ilk Müslüman devlet (735) olarak tarihte yerini almıştır.

Türk-Arap ilişkilerinde Abbasiler dönemi

Türk-Arap ilişkilerinde ikinci önemli mücadele merkezi İran’ın doğusu ile Türkistan’ın/Turan’ın batısı olan Maveraünnnehr bölgesidir. Abbasi hanedanının hilafete geçmesi ile hemen bütün cephelerde olduğu gibi Arapların Türklerle yapmış oldukları savaşlarda da önemli bir duraklama dönemi başlamış, yeni iktidarın yabancılara karşı Emevi Şuubiyetini reddederek “Mevaliye” karşı daha ılımlı bir tavır takınması, yabancıların İslam dinine karşı sempati duymalarına neden olmuştur. Bu bağlamda Emevi diktatörlüğünün yıkılmasında çok önemli görevleri üstlenmiş olan Horasanlı Ebu Müslim’in bölge valisi olarak Horasan’a atanması, Abbasi hanedanına karşı bu sempatiyi daha da arttırmıştır. Türklerin arasında bu sempatiyi daha da arttıran ikinci ve en önemli olay hiç kuşku yoktur ki “Talas Savaşı”dır.

İkinci Göktürk Devleti’nin zayıflamasından sonra, Türkistan coğrafyasında yeniden beylerin egemen olduğu bir dönem yaşanmaya başlamıştır. Bu durumu kendisi için fırsat olarak değerlendiren Çin ve Müslüman Araplar, Türkistan bölgesinde egemenlik mücadelesi başlattılar. Özellikle Çin, çok büyük bir ordu ile Türkistan’a hücum etmiş ve bazı önemli bölgeleri kontrolü altına almıştı. Çin’in saldırılarına tam olarak karşı koyamayan Karluk ve Türgiş Hanları, Abbasilerin Horasan Valisi olan Ebu Müslim’den yardım istemişlerdi. Bu isteği memnuniyetle kabul eden Ebu Müslim, Ziyad b. Salih komutasındaki bir orduyu Türklere yardım etmek üzere Çinlilere karşı gönderdi. “Türk- Müslüman müttefik kuvvetleri 751 yılında Talas Suyu kıyısında bugünkü Almaata yakınında Çin kuvvetleriyle karşılaştı. Temmuz 751’de beş gün devam eden çetin savaşta Çinliler ağır kayıplar vererek savaş meydanını terk ettiler. Talas Savaşı, Türk-Müslüman münasebetlerinde bir dönüm noktasıdır. Bu savaşla birlikte yıllarca devam eden savaşlar, yerini sulh devresine terk etmiştir. Artık Türkler ile Müslümanlar arasında savaşlar olmuyor, bunun yerini ticari münasebetler alıyor ve dolayısıyla İslam dini Türkler arasında yavaş yavaş yayılmaya başlıyordu.”[2]

Türklerin Abbasi Devleti’ndeki yeri

Irkçı bir anlayışla uzun bir zaman, Arap Devleti’ni yöneten Emevi iktidarının yıkılmasında ve Abbasi devletinin kurulmasında Arap asıllı olmayan ulusların (Mevalilerin) önemli roller oynadıkları ve değerli işlevler ortaya koydukları bilinmektedir. Abbasi hanedanı iktidarı ele geçirince devletin iç ve dış politikasında önemli değişiklikler yapmış, Emevi hanedanının yıllarca taviz vermeden sürdürdüğü ırkçı ayrımcılık ve dar kadro hareketiyle ilgili siyaset anlayışından önemli ölçüde uzaklaşma eğilimine yönelmiştir. Bu anlayışa uygun olarak gerek devlet idaresinde/bürokraside ve gerekse askeri kesimde Arap asıllı olmayan kişi ve gruplara/ özellikle İran asıllı insanlara yer vermeye başlamış, zaman içinde bu kesimleri sayısı çok fazla artmış ve Abbasi Devleti’ni yönlendirecek boyutlara ulaşmıştır. Abbasi devlet yönetiminin ilk yıllarındaki bu yabancı kişi ve gruplar arasında az sayıda da olsa Türk kökenli insanların da bulunduğu bilinmektedir.

Türklerin sistemli olarak Abbasi devlet yönetiminde görev almaya başladıkları dönem Halife Cafer el Mansur’un iktidar yıllarına rastlar. O ve ondan sonra gelen Abbasi halifeleri, özellikle de El Memun, Orta Asya’dan ücretli Türk askerleri getirterek onlardan hassa ordu kurduktan sonra, ordu ve devlet yönetiminin çekirdek kadrosu Türklerden oluşmaya başlamıştır. İfade etmeye çalıştığımız gibi bu durum yalnızca askeri alanda değil, devlet yönetiminde de kendini göstermiştir. “Semarra Devri adı verilen yarım asırlık (836- 892) dönemde Türkler, yalnız askeri sahalarda değil, siyasi ve idari sahalarda da devlet içinde büyük nüfuz sahibi oldular. Halifeler bile Türk komutanlar tarafından seçiliyor ve onların istekleri dışına çıkamıyorlardı.”[3]

Türklerle Müslümanların ilişkileri bir yandan Türklerin hilafet yönetiminin emrinde görev almaları biçiminde kendini gösterirken, diğer yandan da İran ve Kafkasya üzerinden ticaret, misyonerlik ve savaş ilişkisi biçiminde cereyan etmiştir. Dört koldan ilerleyen Türk-Arap ilişkileri, çeşitli yollarla ikna edilen soylu sınıf aracılığıyla Türk kitleleri arasında yayılarak benimsenmiştir.

Türklerin İslamiyet’i kabulü 

IX. yüzyılın ortalarından itibaren askeri, ticari, dinsel ve yönetsel ilişkiler; Türklerin büyük gruplar halinde İslamiyet’i seçmelerine neden olmuştur. Bu yüzyılda Samanoğullarının eline geçmiş olan Türk kentlerinde yaşayan Türklerin çoğu, Müslüman olmuştu. Çok büyük Türk kitlelerinin Müslümanlığı kabul ettiği dönem X. yüzyıldır. X. yüzyılda Balasagun’un batısındaki Urdu kentinde oturan Türkmen Meliki İslam’ı kabul etmiştir. Yine Türk boyları arasında kalabalık bir grup halinde Müslümanlığı ilk kabul edenler, Balasagun ile Talas’ın doğusundaki Mirki kasabasında oturan Türkmenlerdir.[4]

Tarihsel kaynaklara göre Türk devletleri arasında İslam dinini, devlet dini olarak kabul eden ilk devlet İdil/Volga Bulgar Devleti’dir. Onu Hazarlar ve Karahanlılar takip etmiştir. Bu bağlamda Karahanlı Devleti’nin özel bir yerinin bulunduğunu belirtmemiz gerekir.

Bazı büyük Türk boylarının İslamiyet’i din olarak kabul etmelerinin yanında, Türk ulusunun büyük çoğunluğu, Gök Tanrı inancına bağlı bulunuyorlardı. Müslüman bir devlet olan Samanoğulları Devleti’nin, Karahanlı Devleti’nin başkenti Talas’ı 893 yılında işgal etmesiyle bu iki devlet arasında baş gösteren savaşlar, zaman içinde dinsel etkileşimi de içermeye başlamış, bu ilişkiler sonunda Karahanlı şehzadelerden Saltuk’un İslam dinini seçmesiyle İslamiyet büyük bir ivme kazanmış ve Türkler arasında hızla yayılmıştır.[5]

Karahanlı Devleti’nin İslam dinine resmiyet kazandırması, İslam misyoner ve sufî hareketlerinin alttan alta Türk insanının kazanılmasına yönelik çabalarıyla birleşince, bu dinin hızlı bir biçimde Türkler arasında yayılmasına neden olmuştur. Efsanevi Türk Kağanı olarak geçen Efrasyab’ın (Alper Tunga’nın) soyundan gelen Karahanlı hükümdarı[6] Saltuk Buğra Han’ın gördüğü bir rüyayı öne sürerek Müslümanlığı kabul ettiğini ilan etmesi ve Abdülkerim adını alması, Türk tarihi için bir dönüm noktasıdır. Onun bu hareketi, Türk ulusunun her bakımdan yaşamaya başladığı bir devrimin de başlangıcıdır.

Daha önce belirtmeye çalıştığımız gibi bir yandan Kafkaslardan öte yandan da İran üzerinden yürüyen/yürütülen İslamlaşma süreci, 11. yüzyılın sonuna gelindiğinde, Çin sınırındaki Türk boyları, Karadeniz’in kuzeyinden Avrupa’ya geçen Kuman/Kıpçak, Gökoğuz, Peçenek gibi Türk grupları, Asya’nın kuzeyinde yaşayan Yakutlar ve Hıtaylar gibi bazı Türk asıllı halklar hariç olmak üzere, Türk halklarının büyük kısmı İslam dinini kabul etmişlerdi. Karahanlıların, özellikle de Selçukluların/Oğuzların büyük gruplar halinde İslam dinini seçmeleri Türk tarihi açısından çok önemli bir gelişmedir. Çünkü onlar, İslam’ın adını yükseltmek için büyük bir çaba içine girmişlerdir. Bu bağlamda İslam halifesinin de manevi desteğini alarak Bizans’a karşı savaş vermişler ve ünleri tüm insanlar tarafından duyulmaya başlamıştır.

Ayrıca çok güçlü bir devlet örgütü oluşturmaları da Türk kökenli halklar üzerinde çok olumlu bir etki bırakmıştır. Hun, Göktürk ve Uygur devletleri ve onların dönemlerinde oluşan sosyo/kültürel normlar aracılığıyla sürüp gelen Türklük bilinci, Karahanlı ve Selçuklu devletlerinin üstlendikleri İslamlaşma işlevi aracılığıyla, gerek İslam’ı henüz kabul etmemiş Türk kökenli grupları ve gerekse yabancı halkları İslam’a ısındırmış ve onların büyük oranda Müslüman olmalarını sağlamıştır. Aynı zamanda bu Türk devletlerinin, Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu devletlerinin, İslam’ı temsil etmek ve onu yaymak gibi bir görevi de üstlenmiş olmaları, İslam dininin Türklerin büyük çoğunluğu tarafından kabul edilerek benimsenmesi sürecine de büyük bir katkı yapmıştır. Böylece çok büyük Türk boylarının, örneğin Oğuzların, Kıpçakların, Uygurların, Kazakların, Tatarların, Kırgızların ve diğer Türk boylarının Müslümanlığı kabul etmeleriyle büyük çoğunlukla Türk ulusunun İslamlaşma süreci tamamlanmıştır.

8. yüzyılda ciddi olarak başlatılan din değiştirme olgusu, kurulan İslami Türk devletleri aracılığıyla yürütülmüş ve onların etkili çabalarıyla yalnızca Türk kökenli Türk boylarına değil, Türk asıllı olmayan çok sayıdaki insan gruplarını da İslam’a kazandırmıştır. 8.yüzyılda “Talas Savaşı” ile başlayan kitleler halindeki Müslümanlaşma hareketi, 11.yüzyılda büyük oranda tamamlanmıştır. Üç yüz yıl içinde kendini gösteren bu değişim süreci, sosyal psikolojik bir bakış açısıyla değerlendirmek gerekirse, büyük çoğunlukla itaat, öykünme ve benimseme süreçleri biçiminde gerçekleşmiş, fakat 11.yüzyıldan 13.yüzyıla kadar devam eden zaman dilimi ise bir benimseme ve hatta özümseme dönemi olarak değerlendirilebilir. Bu son dönem aynı zamanda yalnızca yeni dinin özümsenmesiyle kalmamış, o dönemin egemen kültür, sanat, bilim ve felsefe hareketlerinin de özümsendiği devre olarak kendini göstermiştir.

 

[1] Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Çağ Yayınları, İstanbul, 1999. İçinde: Hakkı Dursun Yıldız, “Türklerin Müslüman Olmaları”, s. 18- 54.

[2] Hakkı Dursun Yıldız, “Talas Savaşı Hakkında Bazı Düşünceler”, Edebiyat Fakültesi Cumhuriyetin 50. Yılına Armağan,  s. 71- 82.

[3] Hakkı Dursun Yıldız, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, s. 20.

[4] Faruk Sümer, Oğuzlar, Ankara, 1967, s.49; Barthold, Türkistan, s. 324.

[5] Hakkı Dursun Yıldız, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, s. 34.

[6] Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, Türk Tarih Kurumu Basımevi,  Ankara, 1994,  s. 31.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları