Türklerin tarihinde büyük devrimciler ve devrimler – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______20.06.2019_______

Türklerin tarihinde büyük devrimciler ve devrimler

Dursun Yıldırım

Kadim toplumların tarihi incelendiğinde sürükledikleri, sürüklendikleri dağılma ve toparlanma süreçleri yaşadıkları görülür. Türkler de tarihî süreç boyunca bütün bu durumları yaşamıştır. Kadim zamanlardan bu yana Türklerin düz bir yol üzerinde geleceğe yürüdüğü söylenemez. Eski dünyanın üç kıtası üzerinde Türklerin yayılışlarında sahip oldukları beş büyük devrimci önderin payı yüksektir. Onların yaradılışlarının özel olduğunu yaptıkları işlerden, kurdukları devletin gereksinimlerini karşılayacak donanımlara sahip olmalarından bugün anlıyoruz. Yüksek yetenek ve kapasiteleri, yaratıcılıklarının ve zihnî etkinliklerinin itici gücü olmuştur. Bilgi ve deneyim birikimi, gözlem yolu ile dünyayı ve çevreyi algılayış biçimleri de kendilerinden öncekilerden ve sonrakilerden her zaman farklı olmuştur.

Türklerin tarih içinde yürüyüşlerinde devrimci öncülerin bilgelikleri, çağı ve çevreyi çok iyi tahlil edip gerekli devrimleri gerçekleştirmeleri her bakımdan öteki toplumların önünde gitmeyi ortaya çıkaran gelişmelere olanak sağlamıştır. Türklerin yolbaşçısı beyler, hanlar, kağanlar, devlet adamları böyle bir donanıma sahip olduğunda geleceğe daima güven içinde yürünmüştür. Bu özellikler en iyi biçimde Bilge Kağan’ın yazıp arkada bıraktığı ‘Bengü Taş Bitiğ’[=Ölümsüz Taş yazma Kitap] içinde yer alan türlü yazıtlarda üzüntü çekilerek anlatılır.

Bilinenleri, okuyucuya saygımız gereği burada yineleyecek değiliz. Bu açıdan, burada şunu belirtmekle yetineceğiz: ilk Türk tarihini Bilge Kağan kendi dilimizde yazdığı için Türk tarihçiliği ve tarih yazımı bağlamında, bana göre o da bir devrimcidir. Ancak, burada, bu yazıda toplum hayatında ve devlet örgütlenme modelinde, üretim ve teknoloji alanlarında farklı ve köklü devrimler yaparak Türklerin tarih içinde yaptığı yürüyüşe hız ve güç veren devrimcilerden ve yaptıklarından söz edilecektir.

Tarihin bilinmeyen ve bilinenlerinin bir karışımı olan sözlü tarih anlatılarında yer alan Oğuz Kağan gibi olağanüstü devlet yöneticilerini bir yana bırakacak olursak, Türk tarihinin yazılı kaynaklarda bilinirliği ve yaptıkları yazıya geçmiş ilk büyük Türk devrimcisi ‘Mete’ adıyla kültür hayatımızda bilinen kişidir. Kayıtların izinden gidilecek olursa, M.Ö. 220’lerden bu yana izlenir Türk tarihi bugünlere erişmiştir ve üç bininci yıl içinde de yürümektedir.

Türk tarihine yön veren ve yaptıkları devrimler ile bizi bugünlere eriştiren büyük Türk devrimci önderler bu yazıda ele alınacaktır. Bu önderler, yukarıda tanımlanmaya çalışılan bu müşahhas tarihî çerçeve içinde ele alınacak, yapmış oldukları devrimci yeniliklerin değişmezlik kazanmış ana  çizgileri ve özellikleri ile belirtilecek ve günümüz dünyası  üzerinde bugünkü  dünya manzarasına da kısa  vurgular yapılacaktır.

Şimdi, kadim zamanlardan bu yana Türk tarihinde  toplum hayatımızda, yaşayış biçimimizde, ilerleme ve yeryüzüne yayılmamızda  yaptıkları devrimler ile yön veren, tarihî yürüyüşümüze süreklilik kazandıran beş büyük Türk devrimcisi önderleri sırasıyla gözden geçirelim. Unutmayalım ki, her birinin bilgeliği, dünyayı ve gelecek tasavvurları  ve kavrayışları günümüz liderliklerinden çok  ileride bir düzeydedir. Yaptıklarının yerindeliği ve gücü, bizi günümüze ve geleceğe taşıyışlarında saklıdır. Bunca beceriksizliklere ve ihanetlere karşın yine de tarih içindeki yürüyüşümüz sürüyor ise, bunu büyük Türk devrimcilerine borçluyuz. Bunlar bizim tarihimizin değişmez gerçekliliği ve sürekliliğimizin değişmez güç kaynaklarıdır.Yitirdiğimiz onca yurt topraklarına ve uğramakta olduğumuz ihanetlere karşın ayakta duruyor isek, bunu bu eşsiz Türk devrimcilerine borçluyuz.Türk milleti  onların yaptıklarını unutmadığı ve gereğini yerine getirdiğinde yitirilenlerin sabır ve kuyumcu işçiliği ile  yeniden kazanılacağına şüphe yoktur. O  devrimi yapacak önderleri Türk milleti bağrından çıkaracaktır.Bundan asla şüphem yoktur.

Tengri Kutı Bodun Kağan

Boyların kendi başına ‘beylik’ sürmek, ‘hanlık’ etmek yolu ile bir yere varılamayacağını, görünüşe ve eldeki kanıtlara göre ilk görüp düşünen ve buna çare arayan bu kişidir. Bu yüzden ‘Mode’ yani ‘boy’ adını aldığı ve ‘Mode=Bode’[=boy] başına geçip önce ‘han ‘ unvanı aldığı anlaşılıyor. Çin kağanına yazdığı mektupta artık eşit konuma geldiğini vurgulamak üzere,’kuzeyde yay çeken boyları birleştirdim’ cümlesini kurmuştur. Artık, bir boy beyi/hanı olmaktan kendini başka bir boyuta ,’hanlar hanı’  konumuna getirdiği ve böylece, rakibine artık eşitiz dediği anlaşılmış olur. Bu duruma  gelince ‘bod’lar birleştirilmiş ve boylar birliği anlamına gelen  ‘bodun’  yapısı ortaya çıkarılmıştır. Devlet hayatı için yeni bir örgütlenme modeli inşa edilmiş olur. Devlet düzeni bu yeni yapı üzerine yerleştirilir.

Şüphesiz yeni Türk devlet modelinin kadim zamanların anlatılarında, bildiğimiz Oğuz Kağan ve Korkut Ata anlatılarında izlerini bulabiliriz. Ancak, ete kemiğe bürünmüş, Çin kayıtlarından bilgi edindiğimiz bu modeli,  ben üçlü yapı biçimde anlıyorum. Kağan bu yeni devlet modelinde  ‘ortu’ veya ‘ortu balık’ diyeceğimiz yerde oturarak yönetir. Buyruğu altında ve bu yerde hükûmet eden devlet kadroları vardır. ‘ortu’<orda, ordu > adlı merkeze iki kanat ve bir ‘has’ diyebileceğimiz idari birimler bağlıdır.

Gündoğusu devletin doğu kanadıdır. Bu yönde müstakbel kağan adayı ’şad’ ünvanı ve ordusu olan bir tigin de bu yönde bir topluluk üzerinde görev yapar. Gün batısı, devletin batı kanadıdır. Kanatlar, bir tür ‘beylerbeylik’ işlevi görür. Her iki kanadın yürütücü kadroları bu ‘beylerbeyi’ olanlara bağlıdır. Hepsi ise, kağana karşı sorumludur.

Bu düzeni kuran Türk devlet adamı için Çinliler ‘Şanyü’ unvanını kullanmış olsa da, bildiğimiz ‘Mete Han’ için ‘Tengri Kutı Bodun Kağan’ demeyi daha yerinde buluyorum. Boyları birleştirmiştir. Çinliler boyları birleştirdikten sonra ‘Mo-tun’ diye belirtmişlerdir. Türk dilinde sözcük başı [ m-=b-]  ses değişimi ve denkliği kadim zamanları da içine alıyor ve bu nedenle mo-tun sözcüğünü ‘bodun’  diye düzeltip okuyorum. Tabii onun yaptığı devrimin bir yönünü belirtmek istedim: Boylar birliği ile hanlık/beylik düzeninden daha geniş birimlerden oluşan bir toplum düzenine , ‘bodun’ düzenine geçilmiştir. Bunu da köklü bir devrim niteliğinde Tengri Kutı Bodun Kağan tarihte gerçekleştirmiştir, diye düşünüyorum.

Tengri Kutı Bodun Kağan’ın kurmuş olduğu bu Türk devlet düzeni, yurt üzerinde örgütlenme ve yerleşme modeli, idari yapı ve yurt toprakları bakımından bir kısım değişime uğrasa da, bugüne gelinceye dek farklı yönetim ve rejimler altında da olsa, Türk toplumunu geleceğe taşıyıcı temel özelliğini korumaktadır. Kadimden bu yana Türk devletini ayakta tutan ana taşıyıcı direkler ve kirişler işlevini sürdürmektedir.

Türk devlet yapısının kurumlarında, işleyiş bakımından zamanı etkilediği kadar yayılmayı kolaylaştırıcı, Türkleri geleceğe daha güven içinde taşıyıcı devrimleri gerçekleştiren önemli kişiler vardır. Onlar, yapmış oldukları devrimler ile Tengri Kutı Bodun Kağan tarafından ortaya çıkarılıp işler konuma getirilmiş etkin devlet ve yurt üzerinde yerleşme modelini çağa uyarlayıcı etkin işler başarmışlardır. Bunların ilki bana göre Selçuklu hanedanı tarafından, bugün üzerinde yaşanmakta olan ikinci Türk yurdunun temellerini Önavrasya üzerinde kurup yeni bir Türk imparatorluğu kurmayı, yeni bir Türk yurdu inşa etmeyi başaran Tuğrul Bey’dir.

Tuğrul Bey – Selçuklu Sultanı

Tuğrul Bey, ‘Doğunun ve Batının Sultanı’ idi ve ‘halife ‘ unvanlı Arap Devlet reisince avuç içinde tutulur bir Türk beyi değildi. Arapların icat ettiği ‘halifelik’ din ile ilgisi olmayan Arap aşiret beylerinin bir örtüsüydü. Din ile, Kuran ile, Tanrı buyruğu ile uzaktan yakından bir ilgisi olmayan bu unvana elbette çok akıllı ve bilgili Türk beyi Tuğrul Bey gülüp geçti. Halifelik, Arap devletinin dünyaya ideolojik bakış açısından ibaretti. Türkler bu tür ideolojiler ile daha Çin ile çatışmalarında tanış olmuştu ve deneyim sahibi idiler. Müstakbel kayınpederi olacak ‘halife’ unvanlı Arap padişahına haber gönderir: Siz öbür dünya işlerini yürütün, biz bu dünyayı bildiğimiz gibi idare ederiz. Hiç şüphesiz, bunu söylerken Tuğrul Bey, yalavaçlık görevi bitince Hz. Muhammed’in Tanrı karşısında ‘kul’ mevkiinde kaldığını, sadece Müslüman Arap devletine başkanlık etmekle yükümlü olduğundan haberdardı. Kureyş kabilelerinin, seçtikleri ‘halife’ unvanlı devlet reislerini türlü entrikalarla bir bir öldürdüklerinden şüphesiz Tuğrul Bey de bilgi sahibiydi. Yavuz bu unvanı Arapların elinden alarak, cahil halkın kafasında yaratılacak fitnelerin önünü aldı ve hiçbir zaman bu unvan ‘emperyalizm’ çağına kadar konduğu sandıktan çıkarılmadı. Dünya üzerinde sadece İslam dininde ‘ruhban’ ve ‘halife’ gibi bir makam yoktur. Bunlar İslâm dünyasında iktidarların üç kâğıtçılığından ve ihtiyaçlarından doğan ideolojik bakış açılarından ibarettir. Peygamber zamanında bir yığın kendini peygamber ilan eden vardır.’Halife’ denen Arap padişahları ortaya çıktığında da bir yığın ‘halife’  unvanlı insanlar yaşamıştır.

Tuğrul Bey’in yapmış olduğu devrim, devlet hayatında din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, laik devlet düzeninin temellerinin atılmış olmasıdır. Türk düşünce hayatında laik devlet düzeni temelleri bana göre, bu eylemi ve uygulaması ile Tuğrul Bey tarafından atılmıştır.

Çingiz [Tengiz=Deniz] Han

Türk –Moğol  imparatorluğu kurucusu Çengiz [=Tengiz=Deniz]Han, Türklerin ve Moğolların üç kıta üzerine çok kısa bir süreçte yayılışlarını sağlayıcı ‘ulaşım’ devrimini gerçekleştirmiştir. Yollar,’yamçı’<postacı> istasyonları ve yurt içinde tüccar güvenliği sağlanmıştır. Ulaşım teknolojisine önem verilmiştir. Yollar açılmış, olanlar elden geçirilmiştir. Bundan daha önemlisi, ordunun bir yerden bir yere intikalinin en hızlı biçimde gerçekleştirilmesi bakımından yepyeni bir düzenleme yapmış olmasıdır. Bu da ‘at’ sayısını ve ilgili lojistiği anında sağlama tedbirini gerçekleştirmesidir. Her kişi için on at düşünüldüğü ve uygulandığı söylenir. Mesafeyi kısaltıcı bu uygulama ve aynı zamanda çıkardığı gürültü ile düşmana korku ve dehşet saçan bir harp tekniği kullanılmış olduğu açıktır. Tabii Çengiz [=Deniz] Han, Türk boylarının birlikte, yahut münferit biçimde yaşadığı yurtlar ve onların uçları konumunda bulunan toprakları konsolide ederek dünyanın en büyük kara imparatorluğunu kurmaya muvaffak olmuş büyük bir devrimcidir.

Fatih Sultan Mehmed

Fatih Sultan Mehmed

Türklerin tarihinde yetişmiş ve bunu yaptıkları ile dünyaya kanıtlamış en genç ve bilge devrimci öncü Fatih Sultan Mehmed’dir. Bilge ve Türklük konusunda şuurlu bir babanın oğludur. Oğlunu, eğitim süreçlerinde Doğu ve Batı âlimleri ile yetiştirdi. Doğunun ve Batının en iyi âlimleri altında yetişen Fatih, okuyup anlayacak ve tartışacak ölçüde altı yedi dil biliyordu. Bir zaman sonra âlimler ile her türlü konuyu tartışır. Bilgin, hattat, şâir, mühendis, teknokrat bir kişiliğe sahiptir ve bütün bu konularda yaratıcıdır. Bu özellikleri ona çağ açıp çağ kapayan İstanbul fethini getirecektir.

Önavrasya üzerinde Türk imparatorluğu’nu Selçuklu hanedanından devralıp Osmanlı hanedanı olarak devam ettiren Fatih ve takipçilerinin İslâmiyeti yayma misyonlarından söz edilir. Bana göre Türklerin başlangıçtan beri değişmez ideolojisi olan dünya düzenini kurmak ve yönetmek ülküsü devam ettirilmiştir. Bir bakıma Tuğrul Bey’in kurduğu laik düzen daha gelişmiş bir biçimde sürdürülmüş de denebilir. İslâmiyeti yayma gibi bir misyonları olsaydı, emperyal Avrupa’nın elli yıl kaldığı yerlerde yaptıklarını yaparlardı. O zaman belki de bugün daha farklı bir dünya coğrafyası üzerinde yaşıyor olabilirdik. Türk devletlerinin hiçbiri hiçbir zaman milletlerin mensup olduğu din ile uğraşmamış, buna ilgi de duymamıştır. Kendimizi kandırma çağına en az Fatih kadar son vermek zorundayız. Aksi halde sona doğru sürüklenen bir toplum olmamız kaçınılmazdır.

İstanbul’un alınışı ile, Önavrasya üzerinde Türk imparatorluğu yeniden yapılandırılıp Tengri Kutı Bodun Kağan modeline kavuşturuldu ve dağınıklık giderilmeye çalışıldı. Esnek hareketli yaşam düzeni, yerleşikliği artan ve gittikçe merkezileşen bir hüviyete büründü. Bu içinde bulunulan şartların getirdiği kaçınılmaz bir gerçeklik idi ve Fatih bunu başardı. Devleti devlet yapan kurumları yerli yerince örgütleyip donanımlarını ve kadrolarını yetiştirme yoluna ehemmiyet verdi. Kara ordusu, deniz kuvvetleri, üniversitelerde müspet bilimlere geniş ölçüde yer verilmesi çağı yakalamak ve daha ileri gelişmelere geçmek için kaçınılmazdı, bu devrimi de yaptı. Ulaşım, nakliye yollarının gerekliliğini Çingiz Han’dan öğrenmişti. Araba yolları, ordunun gideceği güzergâhlar, sefer yönlerine bağlı konaklama yerleri, toplanma ve dağılma yerleri tanzimi Fatih’in imparatorluğa kazandırdığı devrimler arasında yer alır. Ordunun ve halkın ihtiyaçlarını karşılayacak kurumları kurup örgütledi. Teknoloji sahasında da atılımlar gerçekleştirildi, pek çok yeni sanayi alanları açıldı. Bunu destekleyen müspet ilimler ile donanmış üniversiteler kurdu ve gerekli kadroların yetişmesine zemin hazırladı. Fakat bu devrimler sürdürülemedi, kesintiye uğratıldı, gerici ve cahil güruh, Kadızadeli denen din bezirgânlarınca tüm devrimler tahrip edildi ve imparatorluğu felakete doğru sürüklemeğe başladılar. Aptalca yapılmış gecikmiş çırpınmalar da işe yaramıyordu. Açılan rahneler öylesine büyük idi ki, Avrupa ile açılan mesafe yama ile kurtarılır boyutları aşmış bulunuyordu.

Fatih’in elinden düşürmediği başucu kitaplarından birisi, Çingiz Han’ın hayatını ve yaptığı işleri anlatan kitaptır. Doğu, Batı ve Kuzey seferleri üzerinde bana göre Çingiz Han etkisi önemlidir. Ulaşım devriminin de etkisi var sanırım.

Selçuklu hanedanından sonra Türk devlet düzeni onun zamanında, yeniden kadim yapısına kavuşur: Bir merkezli, iki kanatlı ve şehzadelerin yetiştirildiği has sistemi üzerine oturtulur. Rumeli ve Anadolu Beylerbeylikleri kurulur ve devlet örgütlenir. Has işlevi gören ‘sancak’lar yeni modelde sadece eğitim amaçlı kullanılır.

Fatih’in kurmuş olduğu, ‘dikkat’ ve ‘tecessüs’e açık eğitim ve teknoloji modeli, kurulduğu yerde kalacak ve ilerleme çökünceye kadar dondurulacaktır. Önasya Türk imparatorluğunun çöküşünde bu donmuşluğun, akıl almaz bağnazlığın yeri henüz aydınlığa kavuşmamıştır. Hz. Eyyub’un bastonuna bakıp övünmenin kime ne yararı olmuştur? Beş yüz yıllık ecdat camii bugün restorasyon diye dört duvarı yıkılası halde terk ediliyor ve çöplüğe döndürülüyor ise, donukluk bugün de sürüyor demektir.

Donukluk ve geç kalmışlık bir imparatorluğu elimizden alıp götürmüştür. Gerçeği arayıp geç kalmışlığımızın nedenleri üzerine odaklanmak gerekiyor. Neden bir imparatorluk kendini tasfiye eder ve Türkleri yeniden Asya bozkırlarına süreceğini âleme duyuranlara teslim eder, sorusuna yanıt aramak yerine, yıkılmış imparatorluk topraklarından bir yurt çıkaranlara saldırılır, bunu akıl almıyor. Bunlar, Sultanahmet Camii’ne otuz yıl hizmetten sonra adının Davut değil de, David olduğu anlaşılan casusun arkada bıraktıkları olmasın, diye insan düşünmekten kendini alamıyor.

Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk

Türk tarihinde bana göre Tanrı’nın bir mucizesi olarak gördüğüm, herkesin üzerinde mutabık kaldığı M. Kemal Atatürk, görünen son büyük Türk devrimcisidir. Olağanüstü bir kadro ile Türklere, toplanıp sığınacakları bir yurt kazandırmıştır. Çin’i sanayi, teknoloji ve bilim alanlarında uçuran ekonomi politik üzerinde  M. Kemal Atatürk’ün kurmuş olduğu yapının etkisi inkâr edilemez. Biz onu terk ettiğimiz için yetersizlik çukurlarında debelenip duruyoruz. Uyanılacağı konusunda da bir ışık zor görünüyor. Devrimlerin en önemlisi bu dönemde, Türk milletinin iradesini bir kişinin iki dudağından çıkacak söz olmaktan kurtarıp Meclis-i Mebusan’ı emperyalizme teslim edilmiş İstanbul’dan kurtararak Ankara’ya taşıması ve Türkiye Büyük Millet Meclisi mebuslarınca verilecek kararlar ile temsil edilir bir konuma getirmiş olmasıdır. Çağdaş devlet modeli, çağdaş devlet kurumları ve eğitim kurumları, çağı yakalama hedefleri ve dengeli kalkınma modeli onun devrimciliği ile hayata geçer. Kalkınma ve sanayileşme yolunda uyguladığı ekonomi politiği takip edenleri günümüz dünyasında oyun kurucu masasına taşıdıysa ve biz bunu beceremediysek bunun sonraki nedenlerini sorgulamak gerekir.

Mustafa Kemal Atatürk, ve arkadaşları kendilerini çağın bilgi ve deneyimleri  ile yetiştirmiş zeki, muhakeme kudreti yüksek, neyi nasıl, nerede ve ne zaman konuşacaklarını, söyleyeceklerini bilen, üç düşünüp bir söyleyen bilge  insanlardı.           Ülkeyi emin adımlar ile kalkındıracak, demokrasiye eriştirecek biçimde ülkeyi örgütlemeye, gereksinim duyulan kurumları kurmaya, tedbirleri almaya çalışıyorlardı. Harf devrimine ahmakça karşı çıkanlara şaşıyorum. İmparatorluk içinde kaç okur-yazar ve anlar vardı? Kültür kültür diye yırtınılanın da bir imparatorluğu kurtarmaya yetmediğini ve çoğunun taklitten ibaret olduğunu bu ülkede kaç kişi biliyor acaba? Övünelim de, boş işlerle değil. Nerede uçak fabrikası? Aynı tarihlerde kurulan Rus uçak fabrikası şimdi neler yapıyor, kaç kişi haberdar acaba?

Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları, kısa zamanda Türk milletinin evlatlarını okur yazar konuma getirdi. Dünyada olup bitenlerden haberdar, okuyup anlar konuma getirdi. Eski yazı sürseydi durum yine imparatorluk süreci gibi olacaktı. Tarikatler ve cemaatler, cahil halk sırtından geçiniyordu; bugün ise, yeni Kadızadeliler kurdukları holdingler üzerinden müritlerini sağıyorlar. Bu soyguna Cumhuriyet rejimi son vermişti. Çağın bilgisini ülkeye taşıyacak, yenilikler yaratacak üniversiteler de Atatürk çağındadır. Orduyu, okulu ve camiyi politika dışında tutmuş, ülkeyi yıkan dinî ve politik akımların buralara bulaşmasına izin vermeyecek bir yol izlenmiştir. Lord Curzon’a hizmet edenler bunu tersine çevirmeye çalışıyor ise, bundan düşmanın içimizde kazandığı mesafeyi ve derinliği anlamak gerekir. Zira bu kararlar, yakın geçmişte yaşanmış acı felaketlerden çıkarılan derslere dayanıyordu. Devletin dayandığı ana direklerden en önemlisini yıkarsanız bir gün altında ezilmeniz mukadderdir. Cumhuriyet devrimleri bizi uçurmak yerine Çin’i uçurduysa, başımızı iki elimize alıp düşünelim biraz, belki hatamızı görür, uyanırız. Kendi milletine, millî mücadelesine ihanet edenler, emperyal ülkelere hizmetleri tescilliler bugün kahraman mertebesine çıkarılmış ise, biz bu başarının hangi emperyal ülkelerin hanesine yazılacağını itiraf etmesek de, tarih bu olup biteni elbette yazacaktır.

Şimdi bir kez daha soralım: Nerede uçak fabrikası, ne zaman kurduk ve ne zaman, niye yok ettik? Nerede trenler için lokomotif imal eden fabrikalar acaba? Betona, çakıla, kuma ve çimentoya harcanan para neden sanayi ve teknoloji sahasına gömülmedi? Neden çok sevilen ecdadın yaptığı o güzelim dilruba mimarî eserleri ezip yıkmak için etrafına akıl almaz ağırlıklar yığıldı? Bunlar olsa olsa bir yıkım projesi olabilir. İstanbul topografyası, şehrin narinliği, zarifliği, zarafeti ve olağanüstü güzelliği ile gözetilmiş, korunmuş , dünyanın cümle şehirlerinin beyefendisi bir şehir idi. Şimdi ise, beton yığınlarına ezdirilmiş bir harabe. Aah bu nasıl bir para hırsı ki, dünya güzelini harabeye çevirttirebiliyor! Bu zevksiz, kaba  saba çimento yığınlarıyla tahribata uğratılıyor! Hiçbir iktidarın yapmaya cesaret edemediği bu tarihî cinayeti bu ülkede her ne hikmetse üç beş  kişi işliyor ve devlet onlarla bir türlü başa çıkamıyor. Çağın dünya üzerine veba gibi yayılmış çok kazanma hastalığı hücrelere işlemiş görünüyor.

Çağımızın derin hastalığı her yerde çok kazanmak, daha çok kazanmak, en çok kazanmak üzerine . Gelecek devrim de yeryüzünde çalmayan, çaldırmayan, hakça dağıtıp paylaştıran bir dünya düzeni devrimi olacaktır. Gelecek devrimci  de sadece Türklerin yaşadığı coğrafyada bu devrimi gerçekleştirecektir. Gerçeği gördüğü ölçüde başaracaktır, bundan eminim. Bunu hissediyorum, görmesem de gelecektir. Gelecek yeni Türk dünyası devrimcisini şimdiden selamlıyorum.

Çağ, yeni bir ‘Paris Devrimi’ne girerken dünyanın görünümü

Dünya şimdi yepyeni bir faza, yepyeni bir devrime girerken ne yazık ki yeryüzü tek bir oyuncu eline kaldı: V. Putin. Putin, tek başına kalmış büyük oyuncu konumunda. ABD ve İngiltere’nin bu dönemde etkin lider çıkaramayışı acaba devlet kadrolarında ehliyetin, liyakatin ve sürekliliğin ortadan kalkmasıyla mı açıklanabilir, bilmiyorum. Eğitim ve deneyim, bilgi birikimi, yetkinlik güçlüğü mü sorun, açıklaması zor. Hepsi olabilir. Belki faz değiştirilirken, buna bağlı yeni kadroların yetişmesi için dünya sıkıntılı bir süreçten geçiyor olabilir. Gerçek olan, tüm bağırıp çağıranlara karşılık, V. Putin’in oyun masasında tek başına kaldığı ve aynı ayarda oyuncu ile oynayamadığıdır. Bu dünyanın yönetimi açısından büyük eksikliktir.

Türk dünyası da bu süreçte oldukça şanssızdır. Günümüz dünyasında Nursultan Nazarbayoğlu olmasa  Türkler bu  yeryüzünde kimsesiz gibi. Türklerin kendi kurdukları ikinci ana yurt topraklarında bir ‘etnik’ diye değerlendirilmesi ve açıklanması ve buna tahammül ve sabır göstermesi yaşadığımız çağın en ilginç olayı olarak tarihe geçmiş bulunuyor. Bu yüzden diyorum ki, Türk dünyası elbet bir devrimci doğuracaktır, zamanı ve çağı elbet Tanrı bilir, tayin eder. Yüreğimde hissediyorum bir gün o devrimci Türk yurtlarında  “toplan, kendine gel!” buyruğunu salacaktır.

Almanya A. Merkel ile idare ediyor. Kore’de bir kabadayı var. Müslüman ülkelerinde efendinin kâhyaları ve yamakları kalabalıkları güdüyor. Buralarda kâhyalar ve yamaklar,  koyunları ve sığırları gütmede pek maharet kazanmış görünüyor. Efendi de çok mahir, etrafına kâhyalık ve yamaklık heveslilerini toplamış, o da onları güdüyor. Mahallenin köçeği gibi dolaşanları da var. Onlar da gezdirildikleri masalarda eğlencelik olarak çağrılıyor ve toplumlarına attırdıkları taklaları kendilerine anlattırıp eğleniyorlar.

Eskiden iyi yetişmiş, kariyer sahibi devlet adamları dünyayı yönetirdi. Büyük devletler, sıradan insanların ‘abidik gubidik’ ile devletin tepesine oturmasına izin vermezdi. Buna tanık olunmazdı. Şimdilerde para, şöhret, makam heveslileri türedi ki, efendi kâhyalık ve yamaklık edecekleri bulmakta güçlük çekmiyor. Ancak, şunu da söylemek gerekir ki, Kore, Çin ve İran gibi kıpırdanmalar da görülüyor. Çin, yeni devrim düzeninde oyun masasına bileğinin hakkı ile oturacağa benziyor.

Şimdi denebilir ki, kadim Türklerden bu yana Türk tarihinde yer almış devrimci niteliklere sahip öncülerden söz ederken, birden dünya düzenine geçiliyor. Her şey kaidesindedir. Bütün o büyük devrimciler izlenseydi ve ne yapmaya çalıştıkları öğrenilip gereği yapılsaydı, Türkler bugün oyun masasında gerçek yetenek ve kapasiteleri etkin biçimde, kendi koşullarıyla yerini alırdı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün büyüklüğü ve devrimlerinin ihtişamı, bu olanağı sağlayacak ve ayağına gelenleri ağırlamayı sürdürecek ağırlığı ortaya çıkarmış olmasındandı. Bunu sürdüremedik. Eşitler arasında en eşit konuma Türk milletini taşıyamadık. Türklerin sorunu bu gerçeklikte saklıdır. Devrimcileri bu yüzden yazıya konu seçtim.

Çağı kavrama güçlüğü çekenlerden biri, ‘Cumhuriyet reklam arası’ ve biri de ‘Keşke harbi Yunan kazansaydı’ demişse bunların Türk’ten nefret ettiği, yedikleri ekmeği teptikleri ve kimlere hizmet ettikleri açıktır. David’in macerasını, Lord Curzon’un sözlerini anlama güçlüğü çekenlerin dünyanın nereye gittiğinden haberdar olup olmadığını sormak gereksiz bir çaba olur. Hangi ülkeye hizmet ettiği dünya âlemce bilinen Şeyh Kıbrisi denen sahtekârı baş tacı edenlerin bağlı olduğu odaklar da belli. Kendine hizmetkârlık edenleri  hainlik mevkiinden kahramanlık mevkiine çıkartan ülkelerin insanlar üzerindeki yaptırım kudreti de belli. Böyle bir çağa tanık olmak Türklüğümü bunaltıyor ama, ben sabır ile o geleceği aydınlatacak devrimci Türk büyüğünün tarihten dönüp geleceğine inanıyorum. Türk milletinin adını, yalavacımıza göre Tanrı vermişse bu devrimci mutlaka gelecektir. Tarihin başka türlü, Türksüz yürüyeceği bu durumda düşünülemez. Ancak Türklerin, akılsız, kurbağa gibi şişinip duran kara kağanlar dönemleri geçirdiği de aklımızda saklıdır.

Dünya düzeni ve Türk dünyası için devrimci öncü devlet adamlarına insanlığın ihtiyacı olduğu açıktır. Dilerim bunlar dünyamızda çok kısa zamanda yer alır; insanlık da, Türkler de daha güzel bir yeryüzünde yaşama fırsatı bulur. Paris Devrimi yepyeni bir dünyanın kurulmasına yol açmıştı. Yenisi de ortaya çıkarsa neden olmasın; yarın bugünden iyi olacak umudu toplumları yaşatan ve ileriye taşıyan en güçlü enerji değil midir? Türkler tarihlerinde zor zamanlar yaşadığında, içlerinden hep bir devrimci çıkarmıştır. Tanrı’nın yine Türklerden bu mucizesini esirgemeyeceği inancındayım. Ve o mucize devrimci, bizi yine yeryüzünde eşitler arasında en eşit konuma getirecektir. Dünya yeni devrim ile yeni bir dünya konfederal düzene, yeni bir yönetim yapısına sürüklenirken beklediğim Türk devrimcisi ortaya çıkıp bunca yüzyılın gecikmişliğini, duraksatılmış M.Kemâl Atatürk devrimlerini daha hızlı biçimde devreye sokup aradaki mesafeyi kapatarak bu hedefi başaracaktır ve o masada yer almamızı sağlayacaktır. Bugün esamisi okunmayan Türkler, böylece tarihte hak ettikleri yeri dün olduğu gibi yarın da yine alacaklardır.

Türklerin de bir gün bu yeryüzünde kendilerine özgü yeni bir ‘Paris Devrimi’ yapacağı kanısındayım. Ben, gelecekte o devrimci Türk öncüsünün çıkacağına ve Türkleri eşitler arasında en eşit konuma getireceğine inanıyorum; ya siz?

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları