16.10.2021

Üç medeniyet: Cemiyet

Türk'ün yüzyıllardan beri istibdat altında ezilmiş ruhu, zulüm ve cehalet içinde yuvarlanmış hayatı, kendine yol gösterecek, ümit verecek, iman aşılayacak bir önder arıyor. Bu önderliği kim üzerine alırsa, ona minnettar olacaktır.


Bu yazı, Ahmet Ağaoğlu’nun Üç Medeniyet kitabından alınmıştır.
Eser, Doğu Kitabevi Genel Yayın Yönetmenleri
Ertan Eğribel ve Ufuk Özcan’ın özel izniyle kullanılmaktadır.

“Tasefer kerden u in bi ser u samani-i ma Behr-i cem’iyyet-i dilha’si perifani-i ma” (Bu sefer edişimiz, bu perişan halimiz, gönülleri bir araya getirmek içindir.) Bu beytin sahibi Il.Sultan Selim, cemiyet kavramının taşıdığı manayı pek iyi takdir etmiştir. Fakat, yazık ki, arkasından koştuğu “Cemiyet-i Dilha” (gönüllerin birleşmesi) İslam aleminde meydana gelemediğinden, cemiyet de kurulmadı. Cemiyet demek, ortak duygu ve düşünce taşıyan, ortak ideal sahibi, şuurlu bir zümre dernektir. Yazık ki, bizde böyle bir zümre yoktur ve nasıl olsun?

Yukarıda ailemizi incelerken, aile teşkilatımızın içtimai hayatın doğmasına katiyen uygun olmadığını gördük, ilk içtimai hücremiz ailedir. Fakat, bu hücreler birbirinden o kadar engellerle ayrılmışlardır ki, aralarındaki münasebetler sırf tesadüfi ve mihaniki bir hal almıştır. Bazen bir komşu, başka bir komşuyla yıllarca yan yana oturduğu halde, birbirine dünyanın iki ayrı kutbunda oturanlar kadar yabancı kalıyor. Aileler çok kere birbirini tanımazlar. Tanırlarsa da selamlık selamlıkla, harem de haremle tanışır. Aralarında ruhi ve fikri münasebetler kurulmaz. Kaynaşma hiç olmaz. Bunun içindir ki, ailelerin yığınından meydana gelen mahalle hayatı hemen hiç yoktur. Birbirine yabancı kalan mahalle halkı, birbirinin durumuna karşı kayıtsız, birbirinin üzüntü ve sevinçlerinden habersiz, mahalleye ait işleri düzenlemekten acizdir.

Çağdaş cemiyetlerde her mahalle halkı kendi başına faal bir bütündür. Bunların özel ibadet yerleri, okuma yerleri, fakirleri koruma dernekleri, hatta bazen ortak ekonomik teşebbüsleri de vardır. Bunların hiçbirisinden bizde eser bile yoktur. Mahallede cami varsa, ibadet dışında boş kalır. Oraya, Ramazan ayı ve bayram gibi dini günler dışında, gelip ortak ayinler yapanlar azdır. Herkes kendi dört duvarının arasına sokulmuş, namaz ve niyazını bile orada yapıyor. Çünkü, hemcinsleri ile dostluk kurmaktaki, birleşip beraber yaşamaktaki zevki duymuyor. Bu yalnız hayatın neticesi olarak mahallenin fakirlerini düşünmek, ihtiyaçlarını aramak beraber bazı teşebbüslerde bulunmak hevesini hiç hissetmiyor. Harp sırasında başka milletler, harpten sıkıntı çeken fakirlerin ihtiyaçlarını karşılamak için büyük milli derneklerden başka, her şehirde, her mahallede ayrıca çeşitli ve birçok dernek ve teşkilat kurdular. Bizde ise, bunun hiç birisi yapılmadı, yapılmak imkanı da yok. Komşularımız acı çekerken, biz tamamıyla ilgisiz kaldık. Tekrar ediyoruz, bunlar hep aile teşkilatımızın doğrudan doğruya sonucudur. Ailelerimiz açılmazsa, aramızdaki münasebetler mihaniki şeklinden kimyevi bir hale geçmezse, bu durum sonuna kadar böyle kalır.

Dini hayatımız ve cemiyet 

Dini hayatımızın aldığı şekil de, bizde cemiyet hayatının meydana gelmesine uygun değildir. Dini hayat bizde içtimai bakımdan tamamıyla çökmüştür. Her ne kadar dinimiz Cuma namazının cemaatle kılınmasını bir vazife ve başka namazların da yine cemaatle kılınmasını sevap saymışsa da, bugün bu emirlere itaat eden müminler ve beş vakit namaz kılanlar bile az kalmıştır. Bu suretle, her ne kadar biz görünüşte mutaassıp sayılıyorsak da, gerçekte din bizde çökmüştür ve artık ruhlarda ve kalplerde yaşamıyor, heyecan uyandırmıyor. Dini bu hale getiren ve camileri boşaltan, yine din emrini düzenlemek iddiasında bulunarak insanın ruh halinden tamamıyla habersiz olanlardır. Bunlar takdir edemiyorlar ki, insanları bir araya çeken başlıca amil, ya düşüncedir ya da duygu. Halbuki düşünce ve duygu tamamıyla camiden kovulmuşlardır. Hutbe ve vaazlarımız, yüzyıllardan beri tekrarlanan ve halkça dili anlaşılmayan bilmecelerden ibaret, aynı nakarattır. Halkın manevi ve maddi ızdırap ve endişelerinin hiçbirisini tatmin edecek mahiyette değildir. Ne zamanın ihtiyaçlarını giderir, ne meselelerini halleder, ne de insanda ebedi olarak yaşayan yüksek fikir ve ahlak ihtiyaçlarını tatmin eyler. Hutbeler, genellikle dinleyenlerin binde biri tarafından anlaşılmaz.

Vaazlara gelince, çok kere hurafeler etrafında dolaşır. Bunlar, Hz. Muhammed’ in ve ilk dört halifenin zamanlarındaki hutbe ve vaazlardan pek farklıdırlar. O zaman Arapça anlayan halka söylenen ve zaman ve mekanın ihtiyaçlarına göre düzenlenen hutbelerde, halk, ya gündelik meselelerin hal şekline, ya yüksek din fikirlerinin anlatılmasına, ahlak prensiplerinin açıklanmasına ait çok faydalı sözler dinlerdi. Bugün ise, zaman ve mekanın dışında kalmış ve halkça hiç anlaşılamayan aynı şeyler ezberlenerek, tuti kuşu gibi (konuşan bir cins kuş) söylenip gidiyor. Vaazlar ise bütün bütün bozulmuş ve pek adi bir şekil alarak, ahlak konularından ziyade, çok kere halkın cehalet ve taassubunu artıran birtakım hurafe ve hikayelerden ibarettir. Şöyle ki, insan akıl ve zekası bu vaaz ve hutbelerden hiçbir gıda alamıyor, kalp ise bütün bütün yabancı kalıyor. Camilerden güzel sesler, insan kalbine ferahlık verecek ilahiler, insanı heyecanlandıracak ayinler kovulmuştur. Hatta son zamanlarda güzel sesli müezzinlere karşı bile mücadele açıldı.

Sanki çirkin ses ilahi ilhamlara daha ziyade yakışıyormuş! Halbuki mevlitlere halk ne kadar hevesle koşuyor. İlahileri ne kadar saygıyla, ne kadar yüksek bir heyecanla dinliyor. Çünkü halkta maddi endişelerin üstüne yükselerek, maneviyata dalmak ihtiyacı vardır. Mevlit onun bu ihtiyacını tatmin ediyor. Çünkü, söylenen ilahileri, kendi dilinde olduğu için anlıyor ve anladığı için de, bütün varlığı ile duygulanıyor. Bu suretle, ta çocukluktan ortak heyecanlar, duygular aşılayacak amillerden
yoksunuz; ayn ayn yaşamaya, kendi kınlarımıza sokulmaya, kendimizi içimizden yemeye alışmış olduğumuzdan, aramızda dostluk, birleşmeler olmuyor. Dinimizin cemaat teşkiline uygun bir şekil almamış olmasının sebebi işte bundadır. Halbuki, bu din kurulurken, büyük hedeflerden birisi de işte o cemaatin teşkiliydi. Hutbeler, vaazlar, cemaat namazları, ezan hep o hedef içindi. Fakat, din başkanları, gitgide bu esası genişletecek yerde, daralttılar ve nihayet öldürdüler. Canlı bir din, cansız, ölü, kuru adetlerden ibaret birtakım resmi formüller halini aldı.

Cemiyet hayatında felsefe ve edebiyat

Cemiyet hayatının kuvvetlenmesine sebep olan amiller arasında, bir de felsefe ile edebiyat önemli bir yer tutuyor. Birisi meydana getirdiği fikir, öteki de his akımlarıyla fertleri birleştirir. Aralarında dimağ ve kalp birlikleri meydana getirir. Ortak inançlar ve heyecanlar doğurup, bazen de pek geniş toplu hareketlerin patlamasına sebep olur. Büyük Fransız İnkılabının tarihini okuyunuz; Mirabeau’dan Robespierre’e, Charlotte Corday’den Madame Rolland’a kadar tufan gibi akıp taşan, taşkınlıkları içinde kendi amillerini bile boğup mahveden inkılabın bütün kahramanları, Voltaire’ den, Diderot’ dan Montesquieu’den ve özellikle Rousseau’dan ilham almışlardır. Montesquieu’nün meşrutiyet hakkındaki ideallerinden ilham alan Girondin’ler, Rousseau’nun ateşli dimağından fışkıran halk hükümeti alevleri içinde kahramanca ölüyorlar. Montagnard’lar ise, bu Rousseau ruhunun alevinin fışkıran birer volkanıdırlar.

İnsan Hakları Beyannamesi’nde, aklı en yüksek mukaddes varlık addederek, onu takdis eden mezhepler yaratmak gibi, bazısı muhteşem ve bazısı da gülünç ve delice şekiller alan bütün o hareketlerin esaslarını Rousseau’ da bulursunuz. Fransa’yı kurtarmak niyetiyle zalim Marat’nın kalbine hançerini saplayan genç ve güzel Charlotte Corday’ e, huzuruna çıkan herkesi giyotinin baltasına misafir gönderen inkılap mahkemesinde tam bir metanet ve sükunetle “Ben daima Cumhuriyet taraftarıyım” dedirten, yine o fikir cereyanlarıdır. Bunun gibi, Madame Rolland’ a, ölüm gömleğini başına geçirirken, “Ah güzel hürriyet! Senin namına ne kadar cinayetler işleniyor” diye söyleten de aynı kaynaktır. Almanya’yı, Kant’ın “Imprerative Categorique”leri ile Schelling ve Hegel’in felsefi nazariyeleri vücuda getirdi. Rusya’ da “Tolstoyizm” namı ile, memleketin her tarafına yayılmış bir mezhep vardı. Bugünkü Bolşevizm akımının fikri taraftarları da, bir Alman fikir adamının, Karl Marx’ın dimağından çıkmıştır.

Kısacası, çağdaş cemiyetler içinde fikir cereyanları cemiyet hayatı üzerine büyük etkiler yapmaktadır. Fakat, yazık ki, biz bu hususta da pek fakiriz, hemen hemen iflas halindeyiz. Bizde eskiden edebiyat dışında felsefe yoktu. Felsefe, özellikle tasavvuf edebiyatında görülüyordu. Felsefe ile özel bir surette ve ayrıca meşgul olmak modası bizde Tanzimat devrinden sonra ve Avrupa’daki fikir cereyanlarını takip etmek hevesi ile başlamıştır. Fakat yazık! Bizde bu akımlar hiçbir zaman ciddi ve önemli telakki edilecek bir mahiyet kazanamamıştır. Bir felsefe nazariyesi şeklini alamamıştır. Hatta aydınlar arasında, fikir akımlarını merak edenlerin sayısı bugün bile pek azdır. Bu hususta Avrupa’ da bizden geri kalmış bir çevre yoktur. Bunun da başlıca sebebi, üniversite ve akademi gibi müesseselerin ya tamamıyla yokluğu veya pek az olmasıdır. Tanzimat devrini açan devlet büyüklerinin bu husustaki ihmalleri, hataları bağışlanamaz.

Onlar bu gibi müesseselerin önem ve değerini layıkıyla takdir edemediler. Halbuki, yenilik sahasına atılan başka çevrelerde, bunun tamamıyla aksi görülmektedir. Mesela Rusya’ da Büyük Petro, ıslahat hareketlerinin adımlarına bir akademi ve üniversite kurmakla başladı. O yüksek düşünce ve yüksek himmet sahibi adam, Avrupa’yı kendisi uzun zaman inceledikten sonra, o zamanki içtimai hayatı bizim bugünkü içtimai hayatımıza pek benzeyen Rusya’nın, ta esasından, ta kökünden düzeltilmedikçe ve ıslah edilmedikçe Avrupa ile aynı seviyede yürüyemeyeceğini bir bakışta keşfetti; kesin bir azimle, aileden başlayarak, devlet teşkilatına kadar, her şeyi yeniden kurmaya koyuldu. O yolda ilk attığı adımlardan birisi de, Petersburg’da bir üniversite ve bir akademi kurulması idi. Petro anladı ki, bir millet, bir memleket birer kalıptırlar. Bu kalıpları canlandıracak, harekete getirecek hisler ve fikirler olmazsa, ölü vücutlar gibi kalırlar. Nasıl ki, Petro’ya kadar o geniş, büyük fakat cansız, ruhsuz Rusya, kendisinden on defa küçük olan, fakat ilim ve irfan sahibi bulunan hareketli, heyecanlı, duygulu Lehistan’ın ve İsveç’in ellerinde bir oyuncaktı,Petro, Petersburg’u kurarak, kendi tabirince, Avrupa’ ya bir pencere açtı; o pencere vasıtasıyla Batı bilgisinin bol ışıklarıyla memleketini aydınlatmaya koyuldu.

Petro’nun kurduğu ilk Akademinin hemen bütün üyeleri, ilk üniversitenin hemen bütün profesörleri Avrupalı ve özellikle Almanlardı. Bunlardan hemen hiç birisi o zaman pek geri bir halde bulunan Rus dilini bilmiyordu. Akademinin bütün müzakereleri, üniversitedeki derslerin hemen hepsi Almancaydı. Fakat Petro biliyordu ki, bu gibi müesseseler herhangi bir memlekette vücuttaki kalp ve dimağ yerindedir ve onların vazifelerini yaparlar. Bu müesseselerden taşan fikir ve his ışıkları vücudun her tarafına yayılır ve ona her gün yeni tazelik, yeni hayat verir. O biliyordu ki, bir müddet sonra aynı akademide, aynı üniversitede Rus dili hakim olacak ve hem de her gün ilerleyerek, yükselerek bir gün Avrupa’nın en önemli dillerinden biri halini alacaktır. Gerçekten, daha bir kuşak geçmeden Lomonosof gibi Rus alim ve edipleri yetişti. İki kuşak sonra ise, Puşkin’lerle Lermontof’lar Rus diline dünyanın en mükemmel dilleri kadar parlaklık, neşe ve akıcılık verdiler. Aynı zamanda Petersburg, Moskova ve başka şehirlerde yeni üniversiteler doğmuş, birçok Rus alimleri yetişmiş, akademi ise Rus diline eski Yunan, Roma, Fransız, Alman, İngiliz, İspanyol, İtalyan fikir güçlerinin bütün eserlerini şiir ve nesir olarak çevirmek suretiyle, Rus edebiyatını en yüksek bir noktaya çıkarmışlardı. Daha bir kuşak sonra, Turgenyev’ler, Dostoyevski’ler, Tolstoy’lar, hukukçu Martin’ler, kimyacı Mendelef’ler bütün dünyayı hayretlere düşürüyorlardı.

Yazık ki, bizde ne Tanzimat Devri bu gibi müesseselerin önemini takdir ve ne de onu takip eden devirler artık taklit etmeye mecbur olduğumuz medeniyetin can kaynağını keşfederek ondan hayat almak yolunu tutabildiler. Bütün dikkat memur yetiştirmeye verildi. Biz anlayamadık ki, memurlar birer maniveladan başka bir şey değildirler. Esaslı, düzenli ve ahenkli bir surette işleyecek bir makine kurulmadan, manivelanın hiçbir önemi olmayacağı belli idi. Nasıl ki, yüz yıllık tecrübe devremiz bu gerçeği bize pek acı, pek ağır derslerle ispat etti. Fakat bu dersler bile bizi hala insaf ve mürüvvete döndüremedi.

Harp sırasında iyi-kötü, az-çok kurulmuş olan bir üniversite, mütareke sırasında iş başına gelmiş olan başka bir parti tarafından, sırf kendisinden evvel gelmiş olan bir partinin eseri olduğundan, mahvedildi, işlemeye başlamış, ilmi hayata alışmak üzere bulunan çalışma ocakları söndürüldü. Kürsüleri kaldırıldı. Pek çok fedakarlıklarla tertip edilmiş olan kütüphaneler dağıtıldı. Bir zamanlar İran padişahlarının, kendilerinden evvel gelmiş olan hükümdarların eserlerini; mesela kervansaraylarını, çeşmelerini ve hatta halılarını bile tahrip etmiş olduklarını işitmiştim. Ben o zaman bu gibi vahşi ve hayvani duyguların insanda bulunabileceğine inanmıyordum. Fakat bu kere İstanbul’ da sırf parti ihtirasları ile yapılan tahripleri gördüm. Doğu’ da birtakım insanların her şeyi yapabileceklerine artık iman ettim.

İlim müesseselerinin yokluğu yüzünden, bizde ilim, fen ve dolayısıyla fikir ve felsefe akımları ve bu akımların doğurdukları fikir dayanışmaları ve toplu heyecanlar olamamıştır. Fikir nazariyelerinin verdikleri heyecanları, ferahlıkları biz bilmiyoruz. Bir Kantizm, Hegelianizm, bir pozitivizm, bir Darwinizm mücadeleleri ve bu mücadeleler etrafında kurulan fikir zümreleri bize tamamıyla yabancıdır.

Son zamanlarda çok bilgili görünmek hevesiyle ve amatör sıfatıyla, Avrupa sofrasından bir lokma olarak aldığımız “felsefe” kelimesi ve attığımız “filozof” imzaları cambazlıktan başka bir şey değildir. Parti ihtiraslarına alet ve en aşağılık gayelerin elde edilmesine yönelmiş bulunan bu gibi felsefeler, bizde hiçbir zaman bir meslek, bir nazariye mahiyetini kazanmamıştır; etrafına zümreler toplayarak ciddi tartışmalar, fikri çalışmalar doğurmamıştır. Bundan dolayı, ne gençlikte bir iman ve heyecan ve ne de ihtiyarlıkta bir hiddet ve itiraz uyandırmıştır. Böyle durgun bir fikir hayatı yaşayan bir çevre içinde, tabiidir ki, “societe” dedikleri, yani belli ve ortak düşünceleri, zevkleri ve heyecanları taşıyan bir topluluk meydana gelemez.

Edebiyat hayatımız

Yukarıda toplayıcı ve birleştirici amiller arasında bir de edebiyatı söylemiştik. Yazar ve şair, yalnız kendi ruhunun değil, içinde bulunduğu çağdaş cemiyetin ruh heyecanlarını da aksettirir. Başka bir deyimle, edebiyat hayattır. O, zaman ve mekanla beraber yürür. Hatta onları aksettirmekle kalmaz, onları ileri ye doğru iter. Yeni fikirlerin, hislerin ve temayüllerin yayılmasına ve gelişmesine sebep ve vasıta olur. Bu suretle edebiyat, en büyük fazileti olan eğitim etkisini haşmetli bir surette yapar. Bizim eski edebiyatta hayata ait büyük bir şey bulamazsınız. Zaten hayatı özellikle konu yapan hikaye, roman, trajedi, komedi ve benzeri gibi edebi şekiller, edebiyatımıza hemen tamamıyla yabancıdır. Hakim olan şekiller kaside, hiciv ve gazeldir. Gerçi ta en eski Fars ediplerinden beri, Hüsrev ve Şirin, Ferhat ve Şirin, Leyla ve Mecnun, İskendername gibi
romanımsı bazı eserler varsa da, bunların adları bile hayattan pek uzak olduklarını gösteriyor. Aralarında birkaç yüzyıllık zaman geçtiği halde çeşitli çevrelere mensup şairler, yazarlar aynı konuyu almış ve hayatı değil, hayallerinde kurmuş oldukları bir aşkı ve o aşkı taşıyan tamamıyla asılsız ve hayali insanları tasvir edegelmişlerdir. Nizami’nin Leyla-Mecnun’u ile Fuzuli’nin Leyla-Mecnun’u arasında ne fark vardır?

İşte hayattan böylece uzaklaşmış olan eski edebiyatımız, ne kendisi hayattan müteessir olmuş ve ne de hayat üzerine tesir yapabilmiştir. Başka milletlerde olduğu gibi, edebiyatımız bir fikirler ve duygular sistemi olamamıştır. Fransız inkılabını inceleyenler, bu büyük ve insanlık tarihini altüst etmiş olan olayı, 17. yüzyıl Fransız edebiyatının etkisine bağlıyorlar.

Gözümüzün önünde geçen emsalsiz Rus fırtınasının kasırgalarını hiç şüphe yok ki, Tolstoy’lar, Gorki’ler hazırlamışlardır, İslam edebiyatında buna benzer bir şey aramak boşunadır. Gerçi, merhum Namık Kemal o dünya çapındaki ruhu ile bu hususta da buruk bir inkılap yaptı. Edebiyatı hayata yaklaştırdı . Edebi şekillerin hayatla ilgili olan bütün kısımlarını edebiyatımıza sokmaktan başka onları konu ve temayüller bakımından da canlandırdı. İşte yalnız ondan sonradır ki, edebiyatın oyuncak, eğlence olmadığı, aksine gayet ciddi, çok önemli ruhi ve içtimai bir amil olduğunu anlamaya başladık.

İlk olarak Doğu anladı ki, edebi eserler hayatla ilgili olursa içtimai bakımdan en kuvvetli, en kudretli bir eğitici olur.
Kalem ve kağıdından başka elinde hiçbir şey olmayan, yarı aç, yarı çıplak bir yazarın ateşli ilhamları önünde en zorba müstebitler boyun eğmeye başlar; en derin, en kökleşmiş taassuplar, inançlar yıkılır, İstanbul’ un ıssız köşelerinden
birisinde ve belki sönük bir mum önünde yazılmış bir beyit Trabzon’ da gençleri ayaklanmaya götürür ve istibdadın kökünü titretir. Fakat Namık Kemal’ in ilahi dehasıyla açılmış ve yalnız Osmanlıları değil, belki de bütün İslam doğusunu canlandırabilecek bir cereyan halini almış olan o büyük devir, (Bugün Azerbaycan’a gidiniz, her evde Namık Kemal’in “Vaveyla”sını çerçeve içinde duvara asılmış görürsünüz) pek uzun sürmedi. Gerçi onun kabul etmiş olduğu edebi şekiller, tarz ve üslup yaşadı. Fakat eski, zamansız ve mekansızlığa ve eski cansızlığa yine daldı, içinde bulunduğu çevreyi
görüp onu aksettirmediğinden, konuları çok kere uydurma, tasvirleri sahtedir. Namık Kemal’in yolu hiç olmazsa iki kuşak takip edilmiş olsaydı, şüphe yok ki, bugün gerek geçmişteki ve gerek içinde yaşadığımız hayat edebi eserlere aksedecekti. Halbuki bugün Osmanlı ve özellikle Türk hayatını edebi eserlerimizde aramak boş yeredir. Bir Türk köylüsünü, bir Türk tüccarını, memurunu, sanatkarını, öğretmenini, siyaset adamını, işçisini, kızını, annesini, fikir adamını, inkılapçısını, gencini, bunların dertlerini, isteklerini, fikirlerini, emellerini Türk edebiyatında gördünüz mü?

Zamansızlık edebiyatmıza hakimdir: “Besi rene kerdem derin sal-i si Acem zinde kerdem bedin farsi” (Bu otuz yıl içinde çok sıkıntı çektim; Acem’i (İranlıyı) bu Farsça ile dirilttim.) diyerek, milleti için ne yaptığını iyi bilen Firdevsi’ye Şehname’yi yazdıran Gazneli Mahmut’un ruhundaki “Türk’e karşı yabancılık” hala içimizde yaşıyor. Rus edebiyatına dikkat ediniz, Rus ruhunu, Rus idealizmini yapan bu edebiyattır. Rus kadınının yüksekliği, Rus gençliğinin idealistliği herkesçe takdir edilmektedir. Halbuki henüz Büyük Petro zamanında Rus kadınlan, bütün Doğu kadınları gibi, haremlere kapanmış, cemiyet hayatından yoksun, yarı hayvani bir durumdaydı. Fakat, Puşkin’den başlayarak, Turgenyev’e, Tolstoy’a, Gorki’ye kadar Rus ediplerinin hepsi, bu Rus kadınlarının ruhlarında, kalplerinde birikmiş olan sonsuz faziletleri keşfederek, “Tatiana”lar, “Lisa”lar gibi kız tipleri ile birer örnek yarattılar. Bunlar, kadınlık için, kadın fedakarlığı, kadın sadakati, kadın şefkati, kadın hürriyeti, kadın sevgisi için, birer örnek oldular ve hayatta taklit edildiler. Gitgide evvelce hayal olan bir tip, bu defa sırf edebiyat sayesinde, bir gerçek şeklini aldı.

Bunun gibi, bütün diğer mefkureler de, hayattan alınarak hayata verildiler. Turgenyev’in hemen bütün romanları, Gorki’nin eserlerinin çoğu Rus gençliğinin ruhundaki inkılap temayüllerini, istibdatla çarpışmak isteklerini, kölelik zincirlerini kırmak hırslarını ve nihilist denilen tipi yaratmaya çalışmışlardır. Lenin gerçekte bu ülkücü edebiyatın manevi mahsulüdür.

Yazık ki, bizim edebiyatımız bütünü itibariyle Namık Kemal’ den sonra bu gibi cereyanlara yabancı kalmıştır. Bizde baykuştan korkan bir erkekle şimşekten bayılan bir kız arasındaki aşkın cansız bir çevre içinde ve inlemeler arasında geçen üzüntülü macerası veya fahişe, rakı ve meze ile çevrili kaba bir şehvet tasviri, işte konular! “Tacire-i Facire” bu çeşit edebiyatımızın en belli bir örneğidir. Eski edebiyatımızda hayat yoktur. Gerçek sanata ve tabiattaki güzelliğe de tamamıyla yabancı kalmıştır. Bunları da duymamış ve anlayamamıştır. Zaten onun taklit ettiği Arap ve Acem edebiyatı da, tabiat ve hayata tamamıyla yabancıdırlar.

Eski edebiyatımızda hayatı ve tabiatı tasvir eden bir tek gerçek levhaya rastlayamazsınız. Yeni edebiyatımız bu hususta Avrupa edebiyatını taklit etmeye koyuldu ise de, yine hakikati tasvirden pek uzaktır. Gerek şiirde ve gerek nesirde tabii hayatın gösterdiği levhadan ziyade, o levhanın uyandırdığı duyguları tasvir ediyor. Halbuki hayat ve tabiatı görebilmek, onlardaki ahengi ve müziği anlayabilmek, bir olayın ruhumuz üzerinde yaptığı etkileri tasvir etmek değildir.

Vatan aşkı işte böyle doğar, böyle kuvvetlenir

Eğer bütün Paris ve Paris’in tarihi yeryüzünden kalkıp, yalnız Victor Hugo’nun Notre Dame de Paris’i ile Zola’nın Vente de Paris adlı eserleri kalmış olsaydı, biz yine Paris’in gerek ortaçağ ve gerek daha sonra gelen zamanlardaki hayatı hakkında tam bir fikir edinebilirdik. Sokaklarından, mimarisinden, giyiniş tarzından, evlerin döşemesinden başlayarak, kiliselerindeki ayinlerine, hallerdeki köy satıcılarına kadar, hayalimizde canlandırabilirdik. Bu hususta Rus ve İngiliz edebiyatı o kadar ileri gitmiştir ki, Rusya’da ve İngiltere’de tasvir edilmemiş, canlandırılmamış tek bir nehir, tek bir orman, tek bir step, tek bir hayvan, tek bir insan ve yaşayış tarzı bırakmamışlardır.

Bu gibi tasvirlerin gerek estetik ve gerek içtimai bakımdan pedagojik tesirleri büyüktür. Bu tasvirler basit bir bakışla görülmeyecek güzellikler gösterir. Okuyucu, onları okurken, yanından kayıtsız geçerek hiç dikkatini çekmeyen olaylarda, ne kadar ahenk ve müzik olduğunu anlamaya başlar. Yavaş yavaş, kendisi de güzellikleri görmeye, keşfetmeye koyulur. Ruhu, kalbi yükselir, incelik kazanır. Diğer taraftan, tasvir olunan levhalardaki güzellikler, istemeden okuyucuda bu levhalara karşı bir sevgi, bir bağlılık uyandırır. Bu hususta edebiyat sihirli bir amildir.

Bana ilk evvel Kafkasya’yı sevdiren, Kafkasya’nın güzelliklerini anlatan Lermontof’la Puşkin’in tasvirleri olmuştur. Bunun gibi, Kafkasya köylüsüne, onun saf ve temiz hayatına karsı ilk hissi bağlılığımı, yine bu yazarların eserleri uyandırmıştır. Vatan sevgisi, vatan aşkı işte böyle doğar, böyle kuvvetlenir. Bu aşk ve sevgi, telkinlerden, zihni etkilerden ziyade, duygu terbiyesiyle doğar. Almanya’ dan geçerken, çam ormanlarının çokluğuna, temizliğine, ağaçlara karşı küçük çocuklar tarafından bile gösterilen bağlılığa şaşıyordum. Yanımdaki Alman: “Efendim, bu duyguları bize şair Goethe aşılamıştır” dedi. Görüyorsunuz, edebiyat, ağacından insanına kadar, her şeyi birbirine sevdiriyor, bağlıyor. Güzelliklerini keşfettiriyor, aralarında büyük ve derin bir bağ meydana getiriyor. Bizim edebiyatımız bu kudretten mahrumdur. Nedim’ in Kağıthane veya Göksu hakkında yazmış olduğu birkaç beyit, hala daha oralara, gidenlerde, o yerlere karşı özel bir duygu uyandırmıyor mu?

Yukarıdan buraya kadar saydığımız noksanlar, edebiyatımızı genel olarak eğitici faziletten yoksun ettirmiştir. Namık Kemal ve onun yolundakiler istisna edilmek şartıyla, edebiyatımız sosyal vazifesini ters bir biçimde yapagelmiştir. Bu hususta Namık Kemal devrinden sonra, tek istisna teşkil eden kısım, “Türkçü” dediğimiz edebiyattır. Zaten Türkçüler manevi olarak Namık Kemal’in takipçisidirler. Aradaki aralık, Kemal’e de Türkçülere de aynı derecede ilgisizdir. Edebiyatta Kemal’in ruhunu canlandıran, onun mesleğini yenileyen Türkçülerdir. Aralık devrinin, şekle rağmen, eski edebiyatla manevi bağlılığı ne kadarsa, Türkçü edebiyatın da, yine şekle rağmen, manevi olarak Namık Kemal devri ile bağlılığı o nispettedir. Namık Kemal memlekete İslam ve vatan aşkını soktu. Ruhlara bu aşkın güzelliğini, heyecanlarını aşıladı. Türkçüler de, aynı zemin üzerinde yürüyerek, gençliğe Türklük ve vatan aşkını aşılamakta, Türklük ve vatan konularını sevdirmektedirler. Bu bakımdan, Türkçü edebiyat, genel edebiyatımızın mahrum olduğu bütün hususları, çekirdek halinde olsun taşıyor. Bu edebiyat idealisttir. Çünkü aldığı konuyu idealize ediyor. Millidir; çünkü konusu Türk hayatıdır, Türk vatanıdır. Tabiatçıdır; çünkü tabiatı sevmeye, sevdirmeye başlamıştır.

Buradan Bakü’ye ve Bakü’den Türkistan’ın ortalarına kadar, bütün Türk kalplerini birleştiren, aynı heyecanla çarptıran, Türk’ ün dertlerini, sevinçlerini, eksiklerini ve ihtiyaçlarını, mütevazı hayatını dile getirerek, birbirine karşı, bir bağlılık kuran dört yazar görüyorum: Namık Kemal, Mehmet Emin, Mehmet Akif ve Reşat Nuri beyler. Azerbaycan evlerinde “Vaveyla” ile “Ben bir Türk’üm”, “Bülbül”, “Çalıkuşu” yan yana duruyorlar ve aynı fikirlerle, aynı duyguları uyandırmaktadırlar. Bir şairi, bir yazarı takdir etmek için, edebiyata sosyal bir olay gözüyle bakan birisi için, bence bu kadarı yeter. Ama zarif ve ince efendiler, şairden parlak benzetişler, zengin kafiyeler, beklenmeyen mecazlarla hasta bir kalple hasta bir ruhun güneş batması karşısında hastalıklı dalışlarının tasvirini istiyorlarmış. Ben kendimde bu ihtiyacı duymuyorum ve zannedersem, yüzde doksanı da duymuyor. Zaten bu gibiler aradıkları şiirleri bol bol bulacaklardır.

Türk’ün yüzyıllardan beri istibdat altında ezilmiş ruhu, zulüm ve cehalet içinde yuvarlanmış hayatı, kendine yol gösterecek, ümit verecek, iman aşılayacak bir önder arıyor. Bu önderliği kim üzerine alırsa, ona minnettar olacaktır.

Müzik ve tiyatro

Cemiyet hayatının kuruluş amillerinden olan müzik ve tiyatro’ya gelince, bu iki amilin tesiri bizde yazık ki pek sınırlıdır. Müziğin hayat üzerinde yaptığı tesirlerden bahsetmek lüzumsuzdur, bu gerçeği herkes kendi tecrübeleriyle anlamıştır. Bu yüzyılda müziği olmayan bir millet, kalbi olmayan bir vücuda benzer. Avrupa’ da konservatuarlarla operaların; ortak duyguların beslenmesi, milli zevkin incelmesi, toplu hayatın güzelleşmesi bakımından, büyük tesirleri vardır. Bir operada toplanmış olan halk, hiç olmazsa dört-beş saatlik bir müddet için, arasındaki sınıf, rütbe, servet farklarını unutarak ortak bir heyecan hayatı yaşıyor. Bu saatlerin sayısı ne kadar artarsa, o fertler arasındaki duygu ortaklığı ve beraberliği o nispette artar. Hele Wagner gibi, Alman tarihini müziği ile dile getiren, Tchaikovsky gibi Rus duygularını müzik ile söyleyen bestekarlar da yetişirlerse, müziğin topluma tesirleri en yüksek dereceye ulaşır.

Tiyatro da, aynı mahiyette sosyal bir amildir. Sahne üzerinde gelişip giden bir oyun, sahneyi seyredenlerin hepsinde aynı fikir ve duyguları yaratır. Cemiyetin değişik sınıf, tabaka ve zümrelerine mensup herkes, dilin en mükemmel örneğini, en iyi telaffuz eden ağızlardan işitir. Temsil edilen hayatın iyi ve kötü taraflarını ayırır. Sahnede temsil edilen faziletlere ister istemez saygı, kötülüklere nefret duyar. Bu suretle, tiyatro genellikle içtimai amillerin en esaslısı olan dilin, ahlakın, ortak duyguların gelişmesine, yükselme ve birleşmesine hizmet ederek, fikir ve his birliğini sağlar. İçtimai ve tarihi olayları konu
yapan tiyatrolar ise, milliyet şuurunun doğmasında önemli bir amil olurlar.

Bilinmektedir ki, Paris’te 1871 yılı inkılabı, Victor Hugo’nun Hernani adlı eserinin tesiriyle, bir tiyatroda başlamıştır. Fakat, yazık ki, bizim zavallı çevremiz bu amillerden yoksundur. Bizde insanın ruhi ve manevi ihtiyaçları inkar edilegelmiştir. Bütün Doğu’ da olduğu gibi, bizde de hayat, ya yiyip içmek veya bir köşeye çekilip devamlı ibadet etmek şekillerinde kabul edilmiştir. Halbuki insan tabiatı ferahlamaya muhtaçtır. Bu ferahlığın en tatlı, en zevkli, en tesirli şekli, toplu olarak duyulandır. Mahiyeti itibariyle munis olan insan, ruh ve kalbinin başka ruhlarla, başka kalplerle birlikte çarpmasını ister. İşte tiyatrolar, operalar bu insan ihtiyacının en mükemmel, en makul, en içtimai bir tatmin şeklidir. Fakat yazık ki, bütün Doğu, ta öteden beri uğradığı müthiş bir istibdadın baskısı ile, bu gibi içtimai ferahlıkların, fikir ve his akımlarının, heyecanların kaynağı olan toplantı yerlerinden korkarak, onların kuruluş ve gelişmesine meydan vermemiştir.

Vücudumuz gibi, ruhlarımız da ezilmiş, sıkılınca yalnızlıklara sürüklenmiştir. Ruhumuzdan taşıp gelen sesler, mahzun, üzüntülü iniltiler şeklini almıştır. Ney’in bütün ahenkleri, sazın bütün şikayetleri, udun bütün ahları, Doğu’nun o yüzyıllarca ezilmiş ruhunun birer iniltisidir. Bu iniltiler, serbest yaşayan, serbest düşünen, serbest nefes alan, serbest duyan göğüslerden çıkmaz. Onlar, padişah celladının bıçağı altında titreyenlerin, kadı efendinin kafir sayması ve lanetlemesi ile susmaya mecbur olanların veya haremin sıkıntıları içinde ezilen bir kadının ruhundan kopan feryatlardır ki, bugün de dinlediğimiz zaman bize ferahlık yerine üzüntü, heyecan yerine sıkıntı ve keder veriyor. Artık yetişmez mi bu kadar üzüntüler, yetişmez mi bu kadar iniltiler ve ağlayışlar? İstibdadın maddi timsalini attık. Bir de onun manevi timsallerini atalım. Meyhanelerin pis ve murdar köşelerinde sarhoş ve harap olmaktansa, operaların, tiyatroların o aydın salonlarında vakit geçirsek, daha iyi olmaz mı? Türk göğsüne Bizans kiliselerinden gelen alçaltıcı inlemelerden ziyade, Wagner’lerin gürlemeleri daha uygun değil midir? Yörük Ali’ye Rum kızının göbek atmalarından ziyade, Batı polka ve mazurkası daha ziyade yakışmaz mı?

Cemiyet hayatının doğuş ve gelişmesini sağlayan amilleri birer birer gözden geçirdik. Bizde bunlardan bazılarının tamamıyla yok olduğunu ve bazılarının da mahiyeti bozularak cemiyet dışı bir şekil almış bulunduğunu görüyoruz. Bu olayın neticesi olarak, bizde cemiyet yoktur. Mihaniki olarak ve tesadüfle bir yere toplanmış insanlar vardır. Cemiyet olmadığı için, dernekler de yoktur. Bunun en açık ispatı, on yıldan beri bizde kurulmuş olan derneklerin, partilerin uğradıkları akıbetlerdir. Genellikle denebilir ki, az çok devamlı olarak yalnız İttihat ve Terakki Partisi yaşadı. Ötekilerin hepsi, zaten beş-on kişinin bir yere toplanışlarından ibaret olduklarından, bir müddet parladılarsa da, bu parlayışlar ‘suni ve geçici’ olduğundan pek çabuk söndüler.

İttihat ve Terakki” ye gelince, bu parti de ilk ciddi çatışmada dağıldı. Demek ki, bu partinin fertleri arasında da ilgi ve bağlantı sırf mihaniki imiş, kimyevi bir mahiyet kazanamamış. Hemen on yıl İttihat ve Terakki Partisinde bakanlık yapmış adamlar gördük ki, mütareke sırasında ve tehlike önünde bu partiyle hiç bir ilgileri olmadığını açıkça ve herkesin önünde iddia ettiler. Aynı iddiayı bu parti zamanında Ayan Reisliği (senato başkanlığı) yapmış bir ihtiyardan da işittik.

Malta’ da aramızda birçok muhtaç arkadaşlar vardı. Zenginlerimizden ikisi müstesna olmak üzere, başkaları kendilerini bu muhtaç arkadaşlara karşı herhangi insani bir vazife ile mükellef saymadılar. Bazen öyle zamanlar oluyordu ki, yan yana iki odadan birisinde bir arkadaş açlıktan kıvranıyor, İngilizlerin verdikleri kokmuş et parçasından başka bir şey bulamıyor, ötekinde çeşit çeşit yiyecekler taşıp dökülüyor, fakat muhtaç ve aç arkadaş hiç hatıra gelmiyordu. Zenginlerden birisi, fakir arkadaşlarının önünde, üzümünü soğuk suya batırarak: “Parayı veren düdüğü çalar” diyerek ağzına koyuyordu.(1) Bu kadar adi bir bencillik içinde hangi cemiyet yaşar! Tabiatıyla biz de cemiyet hayatı yaşayamadık, iki yıl içinde bir tek ortak teşebbüste bulunamadık. Herkes kendini düşündü. Hatta başkanlar arasında bile fikir ve his’ beraberliği olmadığını şaşırarak gördüm. Bunların, bunca yıl, nasıl birlikte “baş” olduklarına hayret ettim. Çok düşündüm, çok araştırdım. Nihayet anladım ki, bunlar ayrı ayrı ve aralarında hiçbir fikir ve his münasebeti ve bağı bulunmayan gruplardan ibaretmişler ve her grup diğerinden çekindiği için öteki ile geçinmek, idare-i maslahat etmek zorundaymış, işte bizde en sağlam, en esaslı görünen partinin mahiyeti! Bu hal ile bir cemiyet uzun müddet yaşayabilir mi? İşte üzerinde uzun uzun durulacak bir mesele.

Biz yaşayabilmek için yeni bir medeniyet zümresi içine atıldık. Başarılı olmak, dilek ve emelindeysek, durmadan hayatımızın bütün temellerini bu yeni medeniyete göre kurmalıyız. Aksi halde kurtuluş yoktur.

Dipnotlar:

  1. Eski Mısır hidivlerinden biri. (T.T.)
Yazar

MİSAK Editörü

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar