Yönetici masum mudur? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______25.08.2019_______

Yönetici masum mudur?

Mustafa Levent Yener

Türk devlet yönetiminde dinin yeri özellikle kağanların konumu açısından oldukça ilgi çekicidir. Konu, özellikle laiklik kavramıyla birlikte ele alındığında kağanların dinle ilişkileri hakkındaki tartışmalar alevlenir. Siyasal İslam cephesinin Osmanlı yöneticilerini, özellikle halifelik makamıyla birleştirerek, aynı zamanda birer dinî lider olarak görmeye ve göstermeye, hükümdarlara bu yolla kutsallık atfetmeye çalıştıkları açıkça bellidir. Öyle ki işi Çanakkale ve İstiklâl savaşlarını velilerin, erenlerin kazandığını söylemeye kadar götürürler. Cübbeli nâm şahıs 26 Kasım 2016 tarihinde “İzmir’i işgâlden Salat-ı tefriciyelerle kurtardılar. Millet de zannediyor ki bilmem kim kurtardı.[1] diyebilecek kadar gaflete düşer.

Türk hükümdarlarının dinle ve dini temsil ile ilişkili konumlarına onlar için kullanılan sıfatlar incelenerek açıklık getirilebilir. Bu sıfatlar ve ifadeler, Türk kağanlarının kendilerini nasıl gördüğünü ve başkalarının onları nasıl algıladıklarını da ortaya çıkaracaktır.

Eski Türk kağanlarının unvanlarında kullanılan sıfatlar

Hun kağanları için Şan-Yu veya Tan-Hu unvanı kullanılıyordu. Bu unvan “gökten kudret alan” anlamındaydı (Arslan, 1984, s. 118). Yine Bengü Taşlar’da “Tanrı gibi gökte yaratılmış Türk Bilge Kağan” (Ergin, 1988, s. 17); Tenride bolmuş il itmiş Bilge Kağan (Ergin, 1988, s. 38), Tuna Bulgarlarına ait Çatalar yazıtında “Tanrıya benzer Tanrı tarafından tahta çıkarılmış Melemir Han” ifadeleri geçer. (Ögel, 1984). Bu ifadelere bakıldığında her şeyin hâkimi olan bir güç olarak Tanrı inancının bulunduğu ancak Tanrı gibi, Tanrıya benzer ifadeleriyle de kağanın “tanrıyla eş” tutulmadığını görmek mümkündür. Kutadgu Bilig’te ise ajunçı ifadesi sıklıkla kullanılmıştır. Burada ifade edilmek istenen “dünya yöneticisi”dir.

Eski Türk inanç sisteminde tüm evrenin hâkimi olan Tanrıdır ve Türkler, Tanrı’nın koruması ve emrindedir. Türk anlatılarında Tanrı karşısındaki tevazu ifadeleri dikkate alındığında bu durum kağan için de geçerlidir. Kağan da Tanrı’nın korumasında ve emrindedir. Yani her biri Tanrı’nın memurlarıdır. Türk kağanları bu nedenle Tanrı olarak kabul edilmezler.

Tanrı kral anlayışı

Birçok eski uygarlıkta hükümdar; tanrının gölgesi, eşi ve hatta ta kendisi olarak düşünülürdü. Bu da birçok uygarlıkta tanrı kral anlayışını geliştirmişti. “Mısırda ka, Akhamenidlerde fravashi, Makedon Krallığı’nda agathos daimon ya da daimon, Roma’da genius olarak karşımıza çıkan ‘kutsal ruh’ inancıdır”. MÖ 3. bin yıldan itibaren devlet hiyerarşisinin tam olarak oluşumunu tamamladığı ve güçlü yönetim/yöneticilerin ortaya çıktığı görülür. Bu dönemden itibaren özellikle Mezopotamya merkezli kurulmuş büyük devletlerde hiyerarşik olarak ve toplum nezdinde krallığın kendisi her zaman kutsaldır. Hükümdar ve hükümdar soyu kutsal görülür. Mısır’da yaşayan kral, Tanrı olarak görülür. Aynı dönemde Mezopotamya’da ise ilk Tanrı-krallar ortaya çıkmıştır ancak bunlar Mısır geleneğinden farklıdır. Mezopotamya ve Anadolu’ da Tanrı-kral anlayışı değil ‘kutsal krallık, kutsal hanedan’ anlayışı hâkim olmuştur ve kralların kutsallıkları sadece onun rahip kişiliği ile birebir ilişkilidir. Araştırmacılar, doğru ve iyi bir yönetim gerçekleştirebilmeleri ve halkı koruyabilmeleri için hükümdarların iyi bir ruha sahip olması gerektiği düşüncesinin Tanrı-kral anlayışını doğurduğunu düşünürler. Bir başka açıklama da kahraman kültü ve atalar kültünün Tanrı kral anlayışının doğmasına neden olduğu yönündedir. Bu kült, daha sonraları halkın krala tapınmasına kadar varmıştır (Yurtsever, 2015, s. 1-16).

“İranlıların İslam öncesi devlet ve imparatorluk tarihlerine ve bu devirlerde yaşayan milletlerinin kültürel tarihine bakıldığında, kral, imparator ya da şah, adına ne derse denilsin en tepedeki otorite sahiplerinin, ilahi güçlerle doğrudan ilişkilendirildiği, bunların bazen Tanrı, bazen onun yeryüzündeki temsilcisi bazen de Tanrı’nın güçleriyle donatılmış yarı Tanrılar olduklarına inanıldığı görülmektedir.” (Topaloğlu, 2016, s. 79).

Benzer özellikleri daha sonra tek tanrılı dinlerin ortaya çıkmaya başladığı çağlarda da görüyoruz. Yöneticiler artık kendileri doğrudan doğruya Tanrı sayılmasalar da Tanrı’nın gölgesi olarak hareket eden onun adına karar alan ve asla yanılmayıp yaptıklarından sorumlu tutulmayan yöneticiler haline gelirler. Katolik kilisesinin başındaki papadan İmamiyye Şia’sına kadar her yönetici masumdur çünkü Tanrı’dan aldığı yetkiyi kullanır (Özalp, 2017, s. 373-392).

Protestanlığın öncüsü sayılan Luther’e göre insanın kaderi belirlenmiştir, bireyin özgürlüğünden bahsedilmez. İnsan iradesi ya Tanrı’nın ya da Şeytan’ın etkisi altındadır. Üstün irade bu ikisinden ibarettir ve zaten özgür olmayan insan bu ikisinden birine koşulsuz itaat etmelidir (Savaş, 2018). Ona göre “Otoriteyi ellerinde tutanlar kötü veya imansız olsalar bile otorite ve otoritenin sahip olduğu güç her şeye rağmen iyidir ve tanrısaldır.” (Fromm, 1972, s. 84). Bu sakat din ve yönetim anlayışı, ilkel toplumlardan gelen ancak yavaş yavaş tek tanrılı dinlerdeki ruhban sınıfının ve onun uzantısı olan despot yöneticilerin elindeki bir koz olmuştur. Yönetici bu şekilde, yaptıklarından sorumlu tutulmaz, yargılanmaz ve tahtından olmaz.

Türk kağanları masum değildir

Türk düşüncesinde ve günlük yaşamında “kut” önemli bir kavramdır. Türk halk inanışından kaynaklanan bu kavram, zaman içinde gelişerek devlet düşüncesi ve felsefesinin temelini oluşturmuştur. Böylece Türk topluluklarının düzenini sağlayan en önemli öğe haline gelmiştir. İnsanoğluna “kut”, her şeyin en üstünde bulunan Tanrı tarafından verilir (Ögel, 2016, s. 185).

Kağanlar, Tanrı kut verdiği için, kut buldukları için kağanlık tahtına Tanrı tarafından oturtulurlar. Bu bakımdan “kut” doğuştan gelen bir şey değil, çeşitli iyi nitelikleri bulunduğu için Tanrı tarafından verilen bir çeşit şans, talih ya da fırsat gibi değerlendirilebilir (Ögel, 2016, s. 185 vd). Bu nedenle olsa gerek, kağan ve soyu kutsal görülse de Tanrı yerine konmaz. Türk devletleri bu anlamda bir din devleti de değildir.

Hükümdarların Tanrı olarak görüldüğü toplumlarda, hükümdarlar “masumiyet” ya da “yanılmazlık” özelliğine sahiptirler. Kutsal oldukları ve tanrının soyundan geldikleri inancıyla, tanrı yerine konan hükümdarlar tıpkı Tanrı gibi hiçbir zaman yanılmazlar. Bu nedenle de eylemlerinden sorumlu tutulmazlar ve her zaman masumdurlar. Din karakterli yönetimlerde ilahi yanılmazlık, politik anlamdaki tartışılamayan kararla eşdeğerdir. Tanrı düzeninin yanılmazlığı ve kusursuzluğu ilkesi, devlet düzenindeki yanılmazlık ya da masumiyet ilkesiyle eş değerdir (Ay, 2005, s. 117). Türk kağanları hiçbir zaman “yanılmaz” veya “masum” sıfatına sahip olmamıştır (Kösoğlu, 1996, s. 75). “Kut” doğuştan gelmez; erdem, fazilet bilgi ve hizmet etme özellikleri nedeniyle Tanrı tarafından verilir (Ögel, 2016, s. 193), kağandan yine Tanrı tarafından geri alınabilir (Özdemir, 1995, s. 49).

Türk hakanları hizmet edebildikleri ölçüde kutlu sayılırlar. Tanrı’yı bütün evrenin hâkimi ve koruyucusu olarak bildiklerinden bütün dünya üzerindeki insanların hakanı olarak belli bazı görevleri yerine getirmeleri beklenir. Bahaeddin Ögel “Türk Devlet Anlayışı” adlı çalışmasında bu görevleri şöyle sıralar:

  1. Eğitmek, özen göstermek, ihtimam etmek;
  2. Devleti, milleti ve töreyi düzenlemek;
  3. Millet ve devleti bir arada tutmak;
  4. Halkı ve nüfusu çoğaltmak;
  5. Açı doyurmak, çıplağı giydirmek;
  6. Hizmet hakkını [hak ettiği maaşı/ücreti] vermek;
  7. Milleti ekonomik olarak güçlendirmek, zenginleştirmek;
  8. Devlette asayiş, mal ve can güvenliği, milli birliği, anlaşma ve kaynaşmayı, refahı ve sosyal adaleti sağlamak;
  9. İskân ve barınma ihtiyacını karşılamak;
  10. Milletine iş, güç sağlama yani istihdam;
  11. Devlet ve milleti yönetmek. (Ögel, 2016, s. 143-171)

Bu görevleri yerine eksiksiz getirebilen kişi kağan olur ve olmaya devam eder. Başaramazsa “kut”u yani karizmasını kaybetmiş sayılır ve tahttan indirilir.

Kutadgu Bilig’in ana fikri toplumsal yaşamda en önemli iki kurum olan din ve devletin, birbirini kontrol altına almaması gerektiğidir. Aslında eserin büyük bir kısmı bu konuya ayrılmıştır; 6645 beyitten oluşan Kutadgu Bilig’in 3132. beytinden başlayarak son beytine kadar din ve devlet ilişkisi hemen hemen tek konu olarak karşımıza çıkmaktadır.” (Doğan, 2016, s. 120). Doğan’ın çıkarımlarına göre, Kutadgu Bilig’de din adamı etiği ile devlet adamı etiği birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmıştır. Biri öte dünya inancının diğeri ise bu dünyanın gerçekliği içinde kendi davranış kalıpları ve sorumluluklarına sahiptir. Bu anlamda birbirlerine yardımcı olsalar da birbirlerinin sorumluluk alanlarına girmezler. Girerlerse düzen bozulur. (Doğan, 2016, s. 125).

Burada, yukarıda Luther’den alıntıladığımız yöneten-yönetici ikileminin Türk töresinde tam tersine döndüğü görülür. “Kutadgu Bilig’de devlet adamı etiği ve din adamı etiğine paralel olarak, “kul-hür” ayrımı vardır. Yusuf’a göre bazı hür insanlar devlet yönetimine girerek kendi iradeleriyle kul olmuşlardır (Hacib, 1988: 220). Odgurmış, bu devlet adamı etiğini reddeder ve hükümdarın kendisinden üstün olmadığını söyleyerek hareketlerinde hür olduğunu ve devlet yönetimi için zorlanamayacağını savunur. Çünkü ermişe göre, insan ancak Allah’ın kuludur.” (Doğan, 2016, s. 125-126).

Luther’i hatırlayacak olursak tam tersini savunmuştur. İnsan özgür değildir; Tanrı’nın ya da Şeytan’ın otoritesine tabiidir ve yönetici ne kadar despot olursa olsun Tanrı’nın hükmetme özelliğini kullandığı için sıradan insan, yöneticiye biat etmelidir. Hür bir insan olduğunu iddia eden Odgurmış, hükümdardan farklı olmadığını açıkça belirtir.

Türk devlet anlayışı bu bakımdan Tanrı kral anlayışına ve masum yöneticilere sahip değildir. İbn- Fadlan İdareleri şura iledir. Yalnız, bazen bir konuda ittifak edip o işi yapmaya karar verirler. İçlerinden en değersiz biri gelir bu ittifakı bozabilir.” (Fadlan, 2010, s. 21). şeklindeki ifadesinde, Türklerde hür düşüncenin, en değersiz kişinin bile yöneticinin düşüncesine karşı gelebileceğini ve alınan kararı değiştirebileceğini gösterir. Hariciler olarak ayırdıkları gruplarla imamet tartışmaları içinde masumiyet özellikleri pekişen Abbasî halifesi için görev yapan İbn-i Fadlan açısından oldukça şaşırtıcı bir durumdu çünkü Türklerde sıradan bir insan yöneticilere itiraz edip topluca alınan bir kararı değiştirebiliyordu.

İmâmet, dini koruyan ve dünyevî yönetimde nübüvvetin yerini alan bir müessesedir. Peygamberler vahiy yoluyla Tanrı’nın emirlerini ilettikleri için nasıl masumsa imamet makamında olan yönetici de masum sayılır (Öz & İlhan, 2019).

Yönetici masum mudur?

Mısır’da, Akhamenidlerde, Makedon Krallığı’nda, Roma’da karşımıza çıkan ‘kutsal ruh’ inancı temelinde oluşan, MÖ 3. bin yılda şekillenmeye başlayan yöneticinin Tanrı yerine konması anlayışı Türklerde gelişmemiştir. Hatta kam sınıfıyla kağan arasında bir yetki savaşı olmasına rağmen (Çobanoğlu, 2003, s. 19-49) bunun kurumsallaşmadığı Bengü Taşlar’dan, Kutadgu Bilig’den anlaşılmaktadır. “Karizmatik hâkimiyete bağlı olanlar genellikle dinî topluluklar olduğu halde, Türk siyasî birlikleri dinî bir nitelik taşımıyor. Peygamberler ya da velîler tarafından yönetilen Türk devleti yoktur.” (Kafesoğlu, 1977, s. 220-21).

Burada din ve devlet etiği arasında çizilen kesin bir sınırın bulunduğu anlaşılmaktadır. Gerçekten de Kutadgu Bilig boyunca “şeriat ve hilâfet gibi İslâmın temel prensiplerinden ve İslâmın hukukî, dinî kurumlarından söz edilmemiştir. Yine fâkihlerin, müderrislerin, kadıların da sözü geçmemektedir.” (Arslan, 1984, s. 141).

Savaşları, dua ile kazanan yüce ruhlar, veliler ve erenlerden değil; eli kılıç tutan alp /alperen beylerdir. Kanlı canlı ancak yüksek yaradılışlı insanlardır bunlar. Yaradılışlarındaki yücelik, devleti derleyip toparlamalarıyla, açı doyurup çıplağı giydirmeleriyle belli olur. Yukarıda saydığımız on bir görev yerine geldiği sürece sevilip sayılırlar ancak Tanrı yerine konmazlar. Türk kağanı, görevini yerine getirmek için “gece uyumaz, gündüz oturmaz” çünkü bu dünya gerçekliğini öte dünya inancına feda etmez. Sıradan bir insan olarak bu dünyadaki görevlerini yerine getirdiği zaman diğer dünyada mutlu olacağına inanmıştır. “Zamanı Tanrı yaşarmış, insanoğlu hep ölümlü yaratılmış.” diyecek kadar da mütevazıdır. Sorumsuz ve yanılmaz görmez kendini.

Bengü Taşlar’da hem beylere hem de halka sıkça seslenilir ve hatalı davranışların sonucunda devletin ve bağımsızlığın kaybedileceği konusunda Türk milleti uyarılır. Kül Tigin taşında devletin nasıl kurulup yaşatılacağı konusunda bilgi vermek için bu taşın dikildiği anlatılır. Güney 11’de seslenilen Türk beylerinden ve halkından bunları okuyup öğrenmeleri istenir. “Ey sadık Türk halkı ve beyleri, bu devirde bana itaat eden beyler, sizler mi yanılacaksınız.” (Tekin, 1998, s. 37) denmiştir. Soru aslında beylerin ve halkın “yanılmaları ihtimalini” hatırlatır. Kül Tigin taşının doğu yüzünde daha önceki devletlerin akılsız, yaradılışları ve yetenekleri açısından yetersiz kağanlar ve beyler yüzünden çöktüğü anlatılır (Tekin, 1998, s. 41). Anlaşılan odur ki daha önce yönetimde bulunanlar “yanılmışlar.” Bu durum Türk yönetim anlayışında “yanılmaz, sorumsuz” görülen bir kağan anlayışı olmadığını gösteriyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nda kuruluşundan Yavuz Sultan Selim’in Mekke’yi fethine kadarki dönemlerde padişahlar unvanlarında “hükümdar, büyük hükümdar, imparator” gibi anlamlara gelebilecek daha çok dünyevi sıfatları kullanırlar. Mekke’nin fethinden sonra Yavuz Sultan Selim “hâdimü’l-Haremeyni’ş-şerîfeyn” unvanını, Kanuni Sultan Süleyman da “halîfe-i rûy-i zemîn ve halîfetü’l-müslimîn” unvanlarını kullanmaya başlar. Şeyhülislamların Yavuz Sultan Selim döneminde divana katılıp devlet işlerine katılmaya başlaması (İnalcık, 2007) Türk devlet yönetiminde din ve devlet etiği arasına çizilen çizginin silinmeye başladığını gösterir.

Türk İslam anlayışının yavaş yavaş Selefi, Vahabi, Eşari anlayışa kaymasıyla yönetici ve yönetilenin anlayışlarında da kayma görülür. Bugün “biatçılık” olarak eleştirdiğimiz herhangi bir yöneticiyi hatasız, kusursuz ve sorumsuz kabul etme mantığı aslında köklerini Tanrı-kral anlayışından alır. Bazı yöneticilerin, yönetimde bulundukları sürece yaptıklarından sorumsuz kalmayı kanun maddeleri ile sağlamaları acaba kendilerini Tanrı yerine koymalarından mıdır? Yönetilen açısından bakılacak olursa; yöneticiyi sorgulanamaz, her dediği doğru, asla yanlış yapmayan bir Tanrı yerine koymak nasıl bir sakat düşüncenin ürünüdür?

Bugün her alanda yaşanan tıkanmanın sebebi Türk töresinin tamamen yabancısı olduğu bu “Tanrı-kral” anlayışının yaygınlaşmasıyla ilgilidir. Kimse mükemmel, kusursuz, sorgulanamaz bir kişilik ya da yaradılışa sahip değildir, sıradan bir insan olarak yetenekleri ve bilgisi ölçüsünde kararlar alabilir ve aldığı kararların sorumluluğunu yüklenmelidir. Türk tipi yönetim sistemi, yöneticinin “masumiyet”ini reddeder.

Hiçbir yönetici masum değildir…

Kaynakça

Arslan, M. (1984). Eski Türk Devlet Anlayışı ve Kutadgu-Bilig. Sosyoloji Konferansları(20), 117-160.

Ay, M. (2005). Tanrı Tasavvurlarının Politik Tasarımlara Yansıması. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 46(2), 107-130.

Çobanoğlu, Ö. (2003). Kağanlık ve Kamlık Kurumları Arasındaki Çekişmenin Türk Mitolojisine Yansıması Problematiğinde Yöntem Sorunları. Bilig, 27 , 19-49.

Doğan, N. (2016). Kutadgu Bilig’de Din ve Devlet İlişkisi: İki Dünyada Da Mutlu Olmak. Manas Sosyal Araştırmalar Dergisi, 5(1), 113-131.

Ergin, M. (1988). Orhun Abideleri, (12. Baskı b.). İstanbul: Boğaziçi Yayınları,.

Fadlan, İ.-i. (2010). İbni-Fadlan Seyahatnamesi. İstanbul: Yeditepe.

Fromm, E. (1972). Hürriyetten Kaçış. Ankara: Tur Yayınları.

İnalcık, H. (2007). Padişah. 07 21, 2019 tarihinde TDV İslâm Ansiklopedisi: https://islamansiklopedisi.org.tr/padisah adresinden alındı

Kafesoğlu, İ. (1977). Türk Milli Kültürü. Ankara: T.I.A.C.E.

Kösoğlu, N. (1996). Türk Kimliği ve Türk Dünyası. İstanbul: Ötüken Yayınevi.

Ögel, B. (1984). İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi -Orta Asya Kaynak ve Buluntularına Göre- (2 b.). Ankara: TTK.

Ögel, B. (2016). Türklerde Devlet Anlayışı. (Y. K. Taştan, Dü.) İstanbul: Ötüken Neşriyat.

Öz, M., & İlhan, A. (2019, 08 21). İmâmet. TDV İslâm Ansiklopedisi: https://islamansiklopedisi.org.tr/imamet#1 adresinden alındı

Özalp, M. (2017). Katolik Kilisesi ve İmamiyye Şiası’nın Yanılmazlık/Masumiyet Anlayışlarının Mukayesesi. Turkish Studies International Periodical for the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, 12(27), 373-392.

Özdemir, M. N. (1995). Türk Devlet Felsefesi (2. Baskı b.). İstanbul: Ötüken Yayınevi.

Savaş, M. (2018, Haziran 03). Emperyalizmin ve Kapitalizmin Teolojik Arka Planı. 08 2019, 2019 tarihinde www.kirmizililar.com: https://www.kirmizilar.com/tr/index.php/guncel-yazilar3/3410-emperyalizmin-ve-kapitalizmin-teolojik-arka-plani adresinden alındı

Tekin, T. (1998). Orhun Yazıtları. İstanbul: Simurg.

Topaloğlu, F. (2016). Eski İran’daki Yarı Tanrı-Kral Anlayışının Şii İmamet İnancına Etkisi. Pamukkale Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 3(6), 72-81.

Yurtsever, A. (2015). Neokoros Düşüncesinin Kökeni ve Gelişimi: Tanrı, Kutsal Krallık ve Yönetici İlişkisi. AÜSBD, 15(2), 1-16.

 

[1] https://youtu.be/1VWZvOvZB_U (Cübbeli Ahmet Hoca “İzmir’i İşgalden Tefrîciyye Kurtarır, Bilmeyenler Onu Kim Yaptı Sanır!” Erişim Tarihi: 20.08.2019).

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları