24.09.2021

Dilaver Cebeci ile söyleşi

"Şiir, bir kültür yansımasıdır. İcabında aşk şiirindeki birkaç sembol, idealist bir gence, millî sıkıntılarında ferahlık getirecek imajlara sahip olabilir. Yani şiiri bir bütün olarak ele almak lâzım."


Rahmetli Dilaver Cebeci ile Peyami Çelikcan tarafından yapılan

bu söyleşi 1983 yılında Töre Dergisi’nin 149. Sayısında yayımlanmıştır.

ÇELİKCAN: Şiirle alâkanız daha eski yıllara gitmekle beraber, isterseniz 1966 yılında İlahiyat Fakültesi’ndeki öğrencilik yıllarınızdan başlayarak sizi tanımaya çalışalım. Fakülte öğrencisi iken, Türk Ocağı’ndaki faaliyetlere iştirak ediyordunuz. Bize, edebî faaliyetler açısından o günleri anlatır mısınız?

CEBECİ  Türk Ocağı çok faal bir müesseseydi. Özellikle Ankara Ocağı, geniş imkânlara sahipti ve bunu çok iyi değerlendiriyordu. Şimdi müze olarak kullanılan Opera’daki binasında; Ümit RIZA, Ahmet Uğralp, A. Nihat Asya gibi edebiyatımıza emeği geçmiş şahsiyetlerin sık sık toplantıları yapılırdı. Ayrıca, Bakanlıklar’da, eski Halkevleri binasının yanındaki bir salonda da devamlı şiir toplantıları düzenlenirdi. Bu toplantılara büyük şairler, edipler katılırdı. Tabii bizim gibi genç şairler de bu toplantıların devamlı üyesiydi.

ÇELİKCAN: Bu faaliyetlere katılmanız, şiir sahasında gelişmenize yardımcı oldu mu?

CEBECİ: Elbette. O zaman Ankara’da iyi bir şiir potansiyeli vardı ve gençlerle ilgilenenler, onlara yol gösterenler çoktu. İnsan böyle bir ortamda, ister istemez bir şeyler alıyor. Türk Ocağı’nın faaliyetleri esnasında birçok şey öğrendim. Ama, şiir aslında, öyle öğretimle olacak bir iş değil. Daha çok yaradılışla ilgili. Çevrenin etkisi; daha çok, şairin şiirinin şekillenmesi istikametindedir. Türk Ocağı’ndaki faaliyetler arasında, kasabalara kadar gidip, şiir sohbetleri düzenlemek de vardı. Bu toplantılara, rahmetli A. Nihat ASYA ile beraber birkaç defa ben de katıldım. Halk, bizi ilgiyle karşılardı. Şiire karşı büyük alaka vardı.

ÇELİKCAN: Bu kabîl faaliyetler, bugün de yapılsa aynı alâka gösterilir miydi acaba?

CEBECİ: Ben gösterilir kanaatindeyim. Çünkü, milletimiz huzurlu olduğu zaman, sanatla ilgili faaliyetlere her zaman ilgi göstermiştir. Yalnız, bu faaliyetlerin başlatılıp devam ettirilmesi lâzımdır.

ÇELİKCAN: Şiirimizin entelektüel bir seviye kazanması, dolayısıyla halktan belirli mesafelerle uzaklaşması; bu alakanın azalmasına sebep teşkil etmez mi? Buna bir de ananevi şiir tarzımızdan farklı tarzlarda şiir yazılmasını ilâve edebiliriz.

CEBECİ: Benim şiir anlayışıma göre; şiir, entelektüel seviyede olmalıdır. Hatta, şiir entelektüelin işidir derim. Ama, halkımız bu seviyedeki şiire de rağbet gösterir. Çünkü bizim halkımız, ariftir. Sembollerden mana çıkarmasını bilir. Şiirdeki semboller herkese birtakım tedailer yaptıracaktır. Yani, bizim münevverin dışında gördüğümüz köylümüz de bu sembollerden kendisine göre manalar çıkaracaktır. Sonra bizim halkımız güzel sözden de hoşlanır. Bu bakımdan şiirle her zaman alâkalı olacaktır. Aslında, şiiri, her şeyiyle anlamak da şart değil kanaatimce. Bizim, halk şairlerimiz var. Bunlar Anadolu’da halâ revaçtadır. Bunu biz de seviyoruz. Bundan anlaşılıyor ki, bizim okumamış köylümüz ile münevverimiz arasında fark yok. Yalnız, münevverin bu milletin insanı olduğunu ortaya koyacak tavrı olsun. Halkımız, milletin dilinden kopmuş bir münevverin dilinden anlamaz. Önemli olan milletin duygularını dile getirmektir. Bu, serbestle de olur, heceyle de olur. Milletimiz bunların hepsine gereken ilgiyi gösterir. Önemli olan muhtevanın millete ait olmasıdır.

ÇELİKCAN: Efendim, bildiğiniz gibi dergimizin gençlerle ilgili çeşitli faaliyetleri var. Bu faaliyetlerimiz esnasında şunu müşahede ettik; gençlik büyük sıkıntılar içinde ve bu sıkıntılarını şiirde veya diğer edebî türlerde görmek istiyor. Yani okuduğu bir şiirde, ruhundaki çatışmaları, isyanları kısacası kendini bulmak istiyor. Ama bulamıyor. Kendisi bu şekilde şiir yazıyor, şiir olarak kabul edilmiyor. Sonuç olarak gençlerimiz ile şairlerimiz arasında tam manasıyla bir diyalog kurulamıyor. Çünkü meseleleri değerlendiriş şekilleri ve hatta duygu ve düşünceleri bir hayli farklı. Bu meselenin sebepleri hakkında siz neler söyleyebilirsiniz?

 

CEBECİ: Biz, tarımdan sanayiye geçmekte olan bir milletiz. Sanayileşme, beraberinde birtakım problemler de getiriyor. Modern bir cemiyet olmak zorundayız. Modern olmaktan, ilim ve teknikte Batı’nın seviyesine çıkmayı değil, onun önüne geçmeyi ve aynı zamanda ahlâk ve kültürde de millî olmayı kastediyorum. Şehirleşirken nasıl millî kalınacak? Geçiş dönemlerinde bunun ölçüsü kaçıyor. Dünyanın her tarafı ile sıkı temas halindeyiz. Çeşitli kültürlerle her an karşı karşıyayız. Dolayısıyla, şehirleşirken, teknikleşirken, millî katmak bir hayli zorlaşıyor. Bizim milliyetçi gençler, batı kültürünün her an millî kültürümüzü aşındırdığını, erozyona tâbi tuttuğunu fark etmekte ve direnmekte. Ama, bu hayatın içinde yaşamak zorundadır gencimiz. Bu, hâliyle rahatsızlıklara sebep oluyor.

ÇELİKCAN: Zamanla, istemese de Batı Kültürü’nün normlarına göre hareket etmek mecburiyetinde kalıyor.

CEBECİ: İşte o zaman genç isyankâr oluyor. Şiirde, resimde, romanda, musikide bu isyankâr ruhunu ortaya koyacak, terennüm edecek şeyler istiyor. Bunun için de bir şair aşk şiiri yazmışsa, “aşkla, meşkle uğraşılacak zaman mı?” diyor. Aslında şiiri bu şekilde ele almamak lâzım. Aşk şiiri de insana bir şeyler verir. Çünkü şiir, bir kültür yansımasıdır. İcabında aşk şiirindeki birkaç sembol, idealist bir gence, millî sıkıntılarında ferahlık getirecek imajlara sahip olabilir. Yani şiiri bir bütün olarak ele almak lâzım.

Geçenlerde bir arkadaşımız “biraz sosyal içerikli şeyler yazın” diye sitemde bulundu. Şiirin sosyal içerikli diye bir türü yok. Şair ne duyarsa onu yazar. Bir şairin şiirinde, şöyle ya da böyle bir sosyal hâdise muhakkak vardır. Yani, bunu mutlaka maden işçilerine veya ekin biçen köylüye münhasır tutmak şart değil. Şair bu cemiyetin içinde yaşayan, bu cemiyetten aldıklarını yine bu cemiyete veren insandır. Önce bunu anlamak lâzım. Meselâ Karacaoğlan’ın aşk şiirlerinde de o dönemin sosyal hayatı hakkında, bilgi veren imalar vardır. Önemli olan şiiri dikkatli okumak, alabileceğine göre bir şeyler alabilmektir. Şiirden herkes hissesine düşeni alır.

Şairlerimizle yeni yetişen gençlerimiz arasındaki anlayış farkını da normal karşılamak gerekir. Çünkü, bunların her biri ayrı birer şahsiyettir. Ruhunun derinliklerinde ne varsa onu ortaya koyuyor. Kendi orijinalitesini ortaya koyuyor: “Ben buyum, beni böyle kabul edebilir misin?” diyor. Şair bilgiyi ve duyguyu şuur altında, ruhunun derinliklerinde yoğuruyor. Bu, onun şahsiyetinin, karakterinin ortaya koyduğu bir şey, elbette farklı olacak. O bakımdan bence bunlar, birer çeşnidir. Her birinin ayrı ayrı değerlendirilip bunda şunu gördüm, bunda bunu gördüm denmesi gerekir. Aslında gençliğimizin şiire çok dikkatli baktığını zannetmiyorum.

ÇELİKCAN: Artık, şiirin şahsî duygulardan öte, bir misyon yüklenmesi ve bunun da millî bir sanat sentezi üzerine oturtulması bekleniyor. Fakat, bazı istisnaların dışında çoğu zaman tekrara düşüldüğü ve ananevi şiir tarzımızdan sadece taklit yoluyla faydalanıldığı yolunda bir kanaat var. Yani şiire; belki farklı bir açıdan bakılıyor, şiirden farklı şeyler bekleniyor. Ne dersiniz?

CEBECİ: Şiirde ortak bir tavrın yakalanması; bence böyle özel davetlerle yapılacak bir iş değil, bu, zaman isteyen bir iştir. Yunan şiirini misal olarak ele aldığımız zaman; 600 yıldan fazla bir mazisinin olduğunu görürüz. Bizim klâsik şiirimizin de Yahya Kemâl’e kadar devam eden ortak yönleri vardır. Bu ortak yönler; daha ziyade şekildedir. Bir şekil beraberliği vardır. Muhteva ise zamana göre tabii olarak değişmiş ama kullanılan semboller daha az değişmiştir. Diyelim ki, bir Lale Devri’nin eğlenceli hayatı içinde yaşamış olan Nedim’in ve O’nun çağdaşı olan şairlerin söyledikleri; aşka, sevgiye dair olmuş. Savaş zamanının şairleri de cenge dair şiirler yazmışlar. Demek ki, şiirin muhtevası zamana göre değişiyor.

Şimdi günümüzde de belli bir ortak tavır görülüyor. Türk Milleti artık başka türlü bir mücadelenin içinde. Kültüründen kopmamanın mücadelesini veriyor. Millî kültürüne bağlı bir şekilde; yükselmeye, sanayileşmeye çalışıyor. Bunun karşısında da bizi millî kültürümüzden koparmaya çalışan, bizi tarihî karakterimizden başka bir karaktere büründürmeye çalışan güçler var. Büyük bir mücadele içindeyiz. Türk Milliyetçiliğini esas kabul etmiş şairlerimiz bu esasta yürüyerek şiirlerini yazıyorlar. Günümüz şairlerinden N. Yıldırım Gençosmanoğlu’nun şiirlerinde destan havası olmakla beraber bugünün meselelerine parmak bastığını görüyoruz.

ÇELİKCAN: Pek sık değil herhalde…

CEBECİ: Hayır. İşte ben, biraz önce bunu söyledim. Biz şiire dikkatle bakmıyoruz. Yani bugünkü gençlik şiiri dikkatli okumuyor. Bir Dede Korkut hikâyesini şiirleştiren Gençosmanoğlu, bakıyorsunuz, günümüzle ilgili pek çok öğütler veriyor. Ben, bu açıdan şiiri çok dikkatli okumalarını tavsiye ediyorum. Kaldı ki, Gençosmanoğlu’nda bu o kadar açıktır ki, fazla dikkat etmeye de lüzum yoktur. Bu öğütleri hemen görmek mümkündür. Yani, sadece eski devri sinema şeridi gibi gözümüzün önünden geçirmekten ibaret değil onlar. Bir iki misâl daha vereyim: Abdurrahim Karakoç’un şiirlerinde de bu endişe bir bütün halinde var. Tarz farklı ama dikkat edin, Gençosmanoğlu ile Karakoç arasında aynı endişe var.

Dilaver Cebeci, Abdurrahim Karakoç ile birlikte

Abdurrahim Karakoç’tan çok farklı yazan, O’nun ağabeyi; Bahattin Karakoç’ta da endişe aynıdır. Diğer şair arkadaşlarımızı düşünün, bir Ali Akbaş. Ortak endişeyi onun şiirlerinde de görmek mümkün. Keza Y. Bülent Bakiler’de de aynı şeyler var. Türk Milliyetçiliğini esas kabul eden arkadaşlarımızın hepsi çağımızın olayı dediğimiz bu olayı değişik tarzlarda dile getirmeye çalışıyorlar. Bunu hangi tür şiir yazarsam yazayım ben de yapıyorum. Dolayısıyla Türk şiirinde ortak bir tavrın olduğunu söyleyebiliriz. Ancak, şekilde elbette farklılıklar olacaktır. Şunu da belirtmek isterim; Türk Şiiri, Türk Milliyetçiliğini esas kabul etmiş olan şairlerin şiiridir. Ben bunun dışında şiir kabul etmiyorum. Solun sosyal içerikli bilmem ne diye yazdığı şiirleri, şiir diye kabul etmiyor ve solda şiir yoktur diyorum.

 

ÇELİKCAN: Sizin şiirlerinizde ve mensurelerinizde Türk Tarihi’nde, Türk Kültürü’nde önemli manaları olan çeşitli mefhumların sık sık kullanıldığım görüyoruz. Geçmişin daha doğrusu koptuğumuz bir medeniyetin ifadeleri ile bugüne seslenmek bir hayli zor olsa gerek. Bu dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?

CEBECİ: Bu iş için özel bir gayret sarf etmiyorum aslında. Yazdığım herhangi bir şiirde ya da mensurede geçmişten şunu alayım da şurada kullanayım diye çalışmıyorum. Şiirlerimde görüldüğü gibi dinî semboller var. Bu sembolleri ben ilham kaynağı olarak ele alıyorum. O motif, o kelime, o mefhum bana mutlaka bir şeyler veriyor. Hatta bir kelime üzerine pek çok şey söylemek mümkün benim açımdan. Bu, herhalde maziyi çok sevmemden kaynaklanıyor. Muhakkak ki, geçmişte yaşamıyorum. Yirminci asırda yaşayan bir insanım. Bu çağa ayak uydurmak zorundayım. Ama elimden geldiği kadar da millî ahlâkı, törelerimizi yaşamaya, yaşatmaya gayret ediyorum. Yani geçmişten kopmayarak bugüne ayak uydurmaya çalışıyorum. Geçmiş devirler, benim o çok yükselttiğim devirler iyi miydi, kötü müydü bilmiyorum. Ama o devirde; benim fazilet kabul ettiğim pek çok şey var. Ve bugünden kopmadan, onları günümüzde yaşatmak mümkündür.

ÇELİKCAN: Geçmişten genellikle, yeniçeri, kılıç, teşbih, zemzem gibi müşahhas mefhumlar alıyorsunuz. Fakat bu mefhumlar bizi mücerret bir atmosfer içine sokuyor. Bizim İslâm Sanatlarındaki gibi «mücerrete ulaşmak» şeklinde bir amacınız var mı?

CEBECİ: Semboller mutlaka bir şeyler ifade ediyor. Diyelim kılıç: Türk tarihi boyunca çeşitli manalara gelmiştir. Asıl müşahhas manası dışında meselâ «kılıç artığı» tabiri kullanılır. Bu, bir savaş sonrası canını kurtarabilenler için kullanılır. Artık savaşlar top, tüfek ile yapılmasına rağmen «kılıç artığı» tâbirinin halâ kullanılmakta olduğunu görüyoruz. Yahut dînî bir motif olan rahmet. Bizce yağmur manasına kullanılmıştır. Ve halkımız yağmura halâ rahmet der. Yani, müşahhas fakat mücerrede varabilen kelimeleri kullanıyorum. Fakat bunu bir endişe olarak hissettiğimi söyleyemem.

ÇELİKCAN: Bu kabil sembolleri anlayabilmek için vasatın üzerinde, Türk Tarihi ve İslam Dini hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Bugünün şartlarında da bu, özel bir gayret gerektiriyor. Bu bakımdan, anlaşılmakta zorluk çekme gibi bir problem karşınıza çıkıyor herhalde. Bunu bir dezavantaj olarak değerlendirmek mi gerekir acaba?

CEBECİ: Ben bunun farkındayım aslında. Sadece şiirde değil, mizahî yazılarımda hatta mensurelerimde şuurlu olarak yaptığım bir şey, farkındayım. Yazar, okuyucusuna bir şey verirken onun derinleşmesini de sağlamalıdır. Meselâ yazılarımın bir kısmında, bazı kelimelerin altına manasını koymuyorum. Okuyucu açıp sözlüğe baksın. Ben istiyorum ki, okuyucu orada rastladığı bir kelimeyi araştırmaya da yönelsin. Ve bir şeyler karıştırma imkânı da bularak bize ait bazı değerleri öğrensin. Bu şekilde Türk kültürü gelişir, geçmişten kopmaz. Ben böyle bir heves güdüyorum işte. Son yazdığım bir siir var yanımda. Henüz neşretmedim. Üç dört aydır bir iki kelimeyi değiştireceğim diye bekletiyorum. Değiştirince neşredilmek üzere Töre’ye veririm. Bakın bu şiirde de sizin bahsettiğiniz semboller var.

“Üsküdar’da Geceler Benim” isimli bu son şiirimden bazı örnekler vereyim. “Bir Firuze Yazmayı Avucumda Tutuyorum” burada firuze var. Firuze, bizim unutmaya başladığımız muhteşem bir kelime, rengi de muhteşem. Firuze bir renktir aslında. Biz firuze renkli yazma yerine firuze yazma dedik. Bu, sanat tarihimizde sık sık geçen ve bizim mimarimize sinmiş bir kelimedir. “Bir Mahyanın Altında Geceyle Sevişiyorum”, mahyayı unutmadık ama eski önemini kaybettiğini söyleyebiliriz. Bu da İslâm’a ait bir mefhum. Hem kelime olarak güzel hem de pek çok şeyler hatırlatıyor.

”Piri Fâni Huzmeler Uzaktan El Sundu”, pir-i fâni tamamen eskiye ait divan tarzının kullandığı bir tabirdir. Ama belli bir şeyi ifade etmesi bakımından kullanmakta mahzur görmedim. “Nakışlı Bir Seccadede İsa’ya Gebe Kızlar”, nakışlı seccade; hem kelimeler güzel, hem de tedaileri olan kelimeler. İsa da öyle… Bunlar şiire muhteva kazandırıyor. Yani çeşitli şeyler tedai ettirdiklerinden okuyucu hem bunları okumaktan haz alıyor hem de bunlardan bilmediklerine alışıyor. Şiiri dikkatle okumak gerekir, bu açıdan anlaşılamamak gibi bir endişeye mahal yok. Anlaşılmasa bile kelimenin fonetik güzelliği kâfi gelir.

ÇELİKCAN:  Zannedersem, Türk Tarihi ve Kültürünü yakından tanıdığınızı söyleyebiliriz. Sizi bu sahaya yönelten sebepler neler oldu?

CEBECİ: Herhalde özel bir gayretle olmamıştır. Aslında Türk Tarihi ve kültürü hakkında fazlaca bir şey bildiğimi sanmıyorum. Yalnız çocukluğumdan beri okuduğum eserler hep bu sahaya yönelmişti. Çünkü tarihi romanları zevkle oturdum. Daha sonra edebiyata düşkünlüğüm bu sahada eserler okumamı gerektirdi. Ayrıca Divân Edebiyatını çok sevmem o sahada da çok şey okumama sebep oldu. Fakültede de bunlara ait bir tahsil gördüm. Lisans tezim de Tarih oldu. Bu arada, pek çok eski eseri orijinalinden okumayı sevdim. Meselâ bir Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’ni sadeleştirilmiş şeklinden değil de orijinalinden okumayı tercih ettim. Şüphesiz bunları okurken bilemediğim birçok tabirle karşılaşırım. Sözlüklerden kitaplardan manasını bulur ve öğrenirim. Herhâlde bütün bunlar Türk tarihi konusunda böyle bir intiba bırakmama sebep oldu. Fakat Türk Kültürü üzerine fazla bir bilgim olduğunu söyleyemem. Keşke olsa… benimki bir nokta belki.

ÇELİKCAN:  Şiirde, şekil üzerinde fazla ısrarlı olmadığınızı söylemek yanlış olmaz herhalde…

CEBECİ: Ben şekle önem veriyorum aslında. Yazdıklarımın her birinde, değişik bir şekil var. Ve şekil, şiiri yazarken kendiliğinden gelir. Meselâ son yazdığım şiir neşredildiği zaman göreceksiniz. Orada hiç yapılmamış veya çok az yapılmış bir şekil denedim. Her kıt’anın birinci mısrasının ilk cümlesi ile kıtanın son cümlesi aynıdır. Fakat bunu bu şekilde yapayım diye önceden bir plân yapmadım. Baktım şiir öyle gidiyor. Zaten, rahmetli Arif Nihat ASYA derdi : Şiir ölçüsüyle ve beraber gelir.” Hakikaten de şiir, ya hece vezniyle, ya serbest olarak veya herhangi bir şekle bürünüp gelir.

ÇELİKCAN: Son sözlerinizle ilgili olarak şunu sormak istiyorum: Bu, şiirin geliş hadisesi, mevcut şiir anlayışı ile de ilgili olmuyor mu? Meselâ bir divan şairine şiir herhâlde serbest tarzda gelmezdi. Yahut bugünün şairine şiir, aruz ölçüsü ile gelmiyor. Bildiği veya kabul ettiği ölçülerle geliyor.

CEBECİ: Tabiî, öyle bir hal ki, şiirin heceyle geldiğini anlıyorum. O şekilde yazıyorum. O şekilde duyuyor, hissediyor ve yazıyorum.

ÇELİKCAN: Yani serbest duysanız, serbest yazacaksınız.

CEBECİ: Evet yazarım. Ama, o serbest kendi içinde de bir şekillenmeye doğru gider. Ve ben şiiri takip ediyorum. Yani şiirin arkasından ben gidiyorum. Şiir beni alıp götürüyor, bir noktaya getiriyor. Ben böyle yazıyorum. Bilmiyorum, diğer şairlerde nasıl oluyor.

ÇELİKCAN: Malûmunuz olduğu üzere, özellikle gençler arasında serbest şiir daha fazla tercih ediliyor. Bu tercihe sebep olarak da, hecede tekrara düşme tehlikesinin fazla olduğu ve hecenin ölçüleri içinde, bugünü anlatmanın zor olduğu gösteriliyor. Bu konuda ne diyorsunuz?

CEBECİ: Gençlerin, heceyle bugünü ifade edecek şiirler yazılamayacağı şeklinde bir kanaatleri varsa yanlıştır derim. Hece ölçüsüyle her zaman fevkalâde şiirler yazılabilir. Bir de hecede tekrar düşme endişesinin olduğunu söylüyorsun…

ÇELİKCAN: Kafiyelerdeki kalıplaşmayı kastetmiştim…

CEBECİ: Şair kafiye düzenini değiştirebilir. Şairin, muhakkak âşık tarzında veya mesnevi tarzında yazması şart değil. Şair mısrayı belli ölçüde tutarak kaç kaçlık yazacaksa kullanılmamış orijinal şekiller bularak, şiir yazabilir. Benim gençlerde her zaman tenkît ettiğim bir husus; hemen serbeste sarılıyorlar. O zaman da serbest şiiri bulamıyorlar. Bir defa heceden muhakkak geçmesi heceyi başarılı bir şekilde halletmesi lazım. Ondan sonra serbest şiire geçilebilir. Çünkü serbest şiir, şiirin zirvesi… Ve serbest şiir her devirde olmuştur. Günümüze ait değildir. Bizim; Hunlar, Göktürkler dönemine ait serbest şiirlerimiz var. Serbest şiir, klâsik resimden karikatüre sıçramak… Karikatür de bence resmin zirvesi. Şiirde de serbest şiir zirve. İşe buradan başlamak, aşağı doğru gitmektir.

ÇELİKCAN: Serbest veya hece ile yazmak, bir yerde şairin iç dünyası ile ilgili değil mi? Heceyle yazılan şiirde bir nizam, bir ahenk var…

CEBECİ: Serbestte de var.

ÇELİKCAN: Fakat bunlar kesin ölçüler değil kanaatimce, şairin ortaya koyduğu ölçüler.

CEBECİ: Evet. Ben diyorum ki, hece vezninde de bu yapılabilir aslında. Fakat mısra esas olmak şartıyla. Ben şiirde mısradan yanayım. Şiirde esas mısradır. Beşir Ayvazoğlu’nun son kitabî Gülnâme hakkında yazdığım yazıyı okuduysanız orada da mısranın esas alınması gerektiğini belirttim. Ecdadımız da “Bir beyit yapmak, bir ev yapmaktır.” diyor. Beyit, zaten Arapça’da ev manasına geliyor. Yahya Kemâl: “Mısra benim namusumdur.” diyor. Demek istediğim, mısra esas tutulmak şartıyla eskiden kullanılmamış ölçüler kullanılarak da şiir yazılabilir. Klâsik hece tarzımızı takip etmek gibi bir mecburiyet yok. Kaldı ki, onu takip ederek de güzel şiirler yazılabilir. Bu konuda Yetik Ozan önemli bir misaldir.

ÇELİKCAN: Tekrara düşme endişesinin sebeplerinden biri de, bu dil kargaşası yüzünden gençlerin kelime hazinelerinin sınırlı kalmasıdır herhâlde.

CEBECİ: Tabii. Aslında bu, kafiyeden kaçıştır. Halbuki, kafiyesiz şiirin tadı daha azdır. Her türlü şiirde, kafiye yapmak mümkündür. Dikkat ederseniz serbest şiirde de kafiye unsuruna yer veriliyor.

ÇELİKCAN: Ama klasik manadaki kafiyeden farklı olarak.

CEBECİ: Tabii… şiirin arkasından gitmek bu zaten. Şiir nasıl götürüyorsa, kafiyeyi o şekilde yapacaksın. Tabii, bu benim anlayışımda.

ÇELİKCAN: Türk şiirinin bugünkü durumu hakkında neler düşünüyorsunuz?

CEBECİ: Türk şiirinin gelişme içinde olduğu kanaatindeyim. Daha ileride sizin dediğiniz ortak tavır gerçekleşir zannediyorum. İyi şairler yetişiyor, güzel şeyler yazıyorlar. Yalnız, gençlerde gördüğüm bir durum var, onu hatırlatayım; şiirle tefekkürü birbirine karıştıranlar var. Bu şekilde yazanların merhum Necip Fâzıl’dan ilham aldıkları kanaatindeyim. Necip Fâzıl gibi, şiirle tefekkürü birleştirecek bir şair zor çıkar. O, bunu çok ölçülü bir şekilde yapıyordu. Bizim genç şairler hep tefekkürü öne çıkarıyor. Yalnız kafiye ile de şiir olmuyor. Şiir başka şey, tefekkür başka.

ÇELİKCAN: Ancak, birbirinden tamamen ayrı olarak da düşünülemez değil mi?

CEBECİ: Şüphesiz. Ama bunun farkını çok iyi bilmeleri ve hataya düşmemeleri lâzım Çünkü şiirde tefekkür olacaktır ama, duygu; hâkim ve esastır.

ÇELİKCAN: İlk şiir kitabınız 1972 yılında Töre-Devlet Yayınevi tarafından Hun Aşkı ismiyle neşredilmişti. Hun Aşkı’ndaki şiir anlayışınızla şu andaki şiir anlayışınız arasında bir değişiklik görüyor musunuz?

CEBECİ: Bu kitabımdaki şiirler, lise yıllarımdan 1972 yılına kadar yazmış olduğum şiirler arasından seçilmişti. Şimdi, Hun Aşkı’ndaki şiirlerimi beğenmiyorum demeyeyim de oradaki şiir anlayışından farklı bir noktaya geldim. Bu bir ilerleme midir, gerileme midir bilmiyorum ama, değişikliğin farkındayım. Tabii o dönemdeki heyecanlarım farklıydı. Ve o günün heyecanlarına göre bir görev yüklendiğime inanıyordum. Duygularım taşkındı. Dolayısıyla, şiirlerimde biraz cenge dair, nârabaz, cesur havalar hakim oldu. Bugünkü çizgime yakın şiirler de var aslında. Ama Hun Aşkı yukarıda belirttiğim karakterde tanındı daha çok.

ÇELİKCAN: Aradan geçen 11 yıllık uzun zaman sonunda, herhalde yeni kitap hazırlıklarınız vardır. Bunlardan da kısaca bahsedebilir misiniz?

CEBECİ: Şimdi, son çizgime ait 30 kadar şiirimi seçtim. Bunları Orkun Yayınevi, Ekim’e kadar “Şafağa Çekilenler” ismiyle neşredecek. 1974 yıllarında yazdığım bir tiyatro eseri vardı. Bu da Orkun Yayınevi tarafından neşredilecek. Hun Aşkı’nın ilaveli ikinci baskısını çok evvelden hazırlayan Orkun Yayınevi, yakında onu da neşredecek. Mensurelerim; önümüzdeki aylarda, Ocak Yayınevi tarafından neşredilecek. “Devletnâme” ismiyle bir kitap halinde topladığım Çelebi yazılarım da bir şanssızlık eseri, matbaanın kapanması sebebiyle elimizde kalmıştı. Şimdi, Yeni Düşünce Dergisi, bu kitabı basmaya çalışacak. Kitap çalışmaları da bu safhada.

ÇELİKCAN: Şiirleriniz ve mensureleriniz dışında Seyyah-ı Fakir imzası ile yazdığınız yazılar var. Bu üslupla ve imzayla yazı yazma fikri nasıl doğdu?

CEBECİ: Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi malûmdur. Gezip gördüğü yerleri tatlı bir üslupla yazmış. İnsanı zaman zaman güldüren, düşündüren ve bir şeyler öğreten tarafları var. Muhteşem bir eser. Fakültede öğrenciyken, şimdi Konya Selçuk Üniversitesi’nde görevli olan, Metin Atak çok samimi arkadaşımdı. Bu arkadaş da eski Türkçeye çok ilgi duyardı. Ona, Ankara’daki durumlar hakkında haberler veren, Osmanlıca bir mektup yazmıştım. Bu mektubu da o zamanlar Site Yurdu’nda beraber kaldığımız Mehmet Nuri Özşahin’e (O da Oğuz Ata Altaylı imzası ile çeşitli yazılar yazıyordu) okudum. Çok beğendi. Ve, “günün olaylarını eski Türk ağzıyla ne güzel karikatürüze etmişsin. Gel bunu Devlet’te neşredelim.” dedi. Ben de tereddüt etmekle beraber kabul ettim ve mektubu Devlet’e götürdük, neşredildi.

Yazı çok tutuldu. Daha sonra benden, her hafta yazmamı istediler. Zor olacağını söylememe rağmen kabul etmek mecburiyetinde kaldım. Böylece bu yazıları haftalık olarak yazmaya başladım. Yazılar çok ilgi görüyordu. Hatta bir gün Dündar Ağabey, (o zaman Devlet ile de ilgileniyordu.) “Bıktım senin elinden. Herkes bu yazıları benim yazdığımı zannediyor. Durmadan telefon ediyorlar. Ama şunu da bil; benim Osmanlıcam, seninkinden biraz daha iyidir.” demişti. Şimdi, imzaya gelelim… Bu mektubumda, baktım; güldürücü, düşündürücü unsurlar var. Üslup Evliya Çelebinin üslubu. Tavır Evliya Çelebi’nin tavrı. Aynen de Evliya Çelebi’nin imzasını koymaya hakkımız yoktu. Başına bir şey ekleyelim de farklı olduğumuz belli olsun dedik. Evliya Çelebi bu kadar yeri gezip dolaşırken, bir hayli parası varmış, sultanlarla, hükümdarlarla düşüp kalkmış, onlardan destek almış. Biz de fukaralıktan gezemeyeceğimize göre, fakir seyyah manasına Seyyâh-ı Fakîr tâbirini kullandık.

Bilindiği gibi Fakîr, aynı zamanda, bir tevazu kelimesi. Hem yukarıdaki manaya, hem de tevazu manasına bunu kullanmaya karar verdim ve bugüne kadar devam ettirdim. (Seyyah-ı Fakir Evliya Çelebi günümüzde çok azalmış nüktedan, ölçüleri Türk’e göre olan bîr tipi temsil etmektedir.) Devlet’ten sonra günlük gazetelerden, Ortadoğu’da ve üç dört sene Hergün’de yazdım. Bir ara Ayrıntılı Haber çıkmıştı, onda da yazdım. Tabii bazen ara veriyordum. Uzun süre Töre’de de bu yazılarımı neşrettim. Birkaç sene evvel de Seyyah-ı Fakır Evliya Çelebi’yi öldürmeye karar vermiştim güya. Eşin dostun ısrarı ve Töre’nin ricası ile yeniden yazmaya başladım.

CELİKCAN: Efendim, yazmadığınız sürece okuyucularımızdan Seyyâh-ı Fakîr’in tekrar yazması hususunda çeşitli mektuplar aldık. Bunun üzerine biz de, yazmaya devam etmenizi rica ettik. Siz de kabul ettiniz. Ve Evliya Çelebi, o hoş mizacı ile tekrar aramıza katıldı. Demek ki, yazılarınıza karşı bir alâka var. Bu alâka hakkında ne diyorsunuz?

CEBECİ: Alâka, bir kaç yönden kaynaklanıyor zannedersem. Aslında, ilgi duyan çevreler mahduttur. Bunlar eski kültürümüze vâkıf, Osmanlıca eserler okumuş ve onun zevkine varmış belli bir okuyucu… Bu yazılarımızda millî kültürümüze ait bazı mefhumlar var. Bunlardan hoşlanılıyor. Tabii, içinde mizah var. Bu yazılarımızda; günümüzde tenkit edilebilecek alaya alınabilecek durumları, Türk ahlâk ve zevkine göre ele alıyorum. Bu, şunu gösteriyor; bizim münevverimiz hâlâ eski kültürümüzle alâkalı. Onu seviyor ve zaman zaman ona göre davranıyor. Bu yazılardaki genel üslup, Türk’ün dünyaya yukarıdan ve hakim tavırla bakmasıdır. Fakat bu çok ölçülüdür.

Karacaoğlan’ın “Alçaklarda otur gözet kendini, Katı yükseklerden uçucu olma.” öğüdündeki gibidir. Yani, Çelebi; dünyaya ve diğer insanlara efendi olarak bakarken, «hakîr ü pür taksîr» ifadesinde olduğu gibi tevazuyu elden bırakmaz. Bu yazılarda, Seyyâh-ı Fakîr Evliya Çelebi, günümüzde çok azalmış rind, nüktedan, millî kültüre bağlı, imanı sağlam, ölçüleri Türk’e ve Türklüğe göre olan, haksızlığa tahammül edemeyen, yerinde cengâver, yerinde çok merhametli bir tipi temsil etmektedir. Bu tipe ait saydığımız vasıflar, bugün de Türk insanın sahip olması gereken vasıflardır. Belki bizim bu yazılarımızı dil açısından aşırı bulanlar vardır. Ancak, benim için ölçü, okuyucunun bu yazılara gösterdiği ilgidir. Okuyucu ilgi gösteriyorsa bunlarda aşırılık yok demektir. Şayet “arı dilciler” kendi dilleri ile böyle bir mizah yapmaya çalışsalardı, kaç kişi okurdu? İsterse denesinler…

ÇELİKCAN: Epey vaktinizi aldım. Açıklamalarınız için teşekkür ederim; Allah kaleminize kuvvet versin. Son olarak ilâve etmek istediğiniz bir şey var mıydı?

CEBECİ: Bu vesile ile TÖRE okuyucularına ve bana bu fırsatı veren siz kardeşime teşekkürlerimi, sağlık ve saadet dileklerimi sunuyorum.

Yazar

Töre Dergisi

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.