İslâm dininin beş gayesini günümüzde nasıl anlamalı? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______15.12.2018_______

İslâm dininin beş gayesini günümüzde nasıl anlamalı?

Nusret Çam

Her fikrin, ideolojinin ve dinin belli gâyesi, hedefi ve olmazsa olmaz ilkeleri vardır. İslâm dininin bu en belirleyici değerleri ve hedefleri de genel hatlarıyla “zaruret-i hamse”, “makâsıdu’ş-şeria” , “ahkâmü’d-diniye”, “ahkâmu’ş-şeriyye, “külliyât-ı hamse” olarak bilinen beş husustur. Hangi terimle adlandırılırsa adlandırılsın, bu beş temel ilkenin aklı, dini, canı, malı ve nesli korumaktan meydana geldiği kabul edilmiştir. İslâm fıkhının belli başlı konularından biri olan bu mesele yüzyıllardan beri çok işlenmiş ve üzerinde kitaplar, risaleler yazılmış, tezler yapılmıştır[1].

Bununla beraber konuyu sistemleştiren Şâtıbî’den sonra usûl eserlerinde makâsıd konusunda önemli bir gelişme kaydedilmemiştir. Zaman içinde bu beş şarta İbn-i Rüşt tarafından “adalet ve erdemli toplum yaratma”,  İbn-i Aşûr tarafından “hürriyet ve eşitlik”, Dehlevî tarafından “sosyal düzen ve güvenin sağlanması” ve son olarak Faslı Allâl tarafından yapılan “yeryüzünün imarı” teklifleri[2] pek dikkate alınmamış ve klasik görüşlerin tekrarıyla yetinilmiştir[3].

Oysa İslâm dininin belli bir zaman, mekân ve kavimle sınırlı ilkel bir din değil, bütün zamanlara, bütün coğrafyalara ve bütün toplumlara hitap eden evrensel bir din olması hasebiyle, dinî hükümlerin de bunlara uygun şekilde bütün hedeflerini kapsayıcı mahiyette olması icap eder. Bu sebeple dinin maksatları konusunda da bazı hususların, özellikle gelişen dünya şartlarında tekrar düşünülerek İslâm’ın her konuda tatminkâr bir mesajının olması gerçeğinin, insanlara en güzel şekilde takdim edilmesi zarureti artık daha yakından hissedilmeye başlanmıştır.

Her şeyden önce bu makâsıdu’ş-şeriayı (İslâm dininin beş gayesi), insanın yeryüzündeki asıl görevinin halifelik ve İslâm’ın da doğrudan doğruya bir medeniyet projesi olduğu gerçeğinden hareketle ele almak gerekir. Konuya böyle bir açıdan bakılmadığı durumlarda insanın en aslî görevlerinden biri olan “tarihî eserleri, tabiatı ve çevreyi korumak” kaybolup gider. Böylece Müslümanlar en önemli vazifelerinden birini yerine getirmekte yetersiz kalır veya onu önemsemez bir duruma düşer. Çünkü insanın daha yaratılış aşamasında kendisine tebliğ edilen halifelik görevi, ancak, bilgi, sevgi ve estetik gibi kök değerlerin işbirliğinin sonucunda elde edilen uygarlık ile mümkündür. Aynı şekilde, eğer çevreye ve tarihî eserlere önem vermezsek, “Yeryüzünü geziniz…” diye emir kipiyle başlayan en az on iki tane ayetle sabit olduğu halde geçmiş kavimlerin başına nelerin geldiğini öğrenmemiz ve dünyanın nasıl yaratıldığını araştırmamız da imkânsız hâle gelir. Hâbuki ayetlerle sabit olduğuna göre yerküre; içindeki, dışındaki ve çevresindeki her şeyiyle birlikte tamamen insana emanet edilmiş, onun sorumluluğuna verilmiştir.

İnsanların yeryüzünü araştırması, incelemesi ve sonunda “muhsin” sıfatıyla iyileştirip, güzelleştirmesi ancak böyle bir tabiat, çevre ve tarih şuuruyla mümkün olabilir. Şunu da itiraf etmek gerekir ki, bilhassa günümüzde dünyada tarih ve tarihî eserleri koruma bilincinin en az geliştiği kimseler ne yazık ki Müslümanlardır. Buradan hareketle yüzlerce yıldan beri İslam ülkelerinin, dünya medeniyetine hiçbir katkı sağlayamamasının belki de en baş sebebi, tarihi, tabiatı ve çevresiyle birlikte dünyayı koruma ve imar ilkesinin İslâm’ın temel hedefleri, yani makâsıdu’d-diniye arasında görülmemesidir.

Doğrusunu söylemek gerekirse Müslümanlarda böyle bir çevre bilinci ve çevrecilik, zaman zaman idarecilerin ve hayırsever insanların meşreplerine göre varlıklarını hissettirmişse de asla diğer ibadetler gibi kurumsallaşamamıştır. Bu nedenle, çevreciliğin ve insan hakları kavramının pek gelişmediği yerlerin, hep İslam ülkeleri olması sebepsiz değildir. Bu noksanlık, geçmiş asırlarda Hristiyan Batı ülkelerinin dünya gerçeklerinin dışında hurafeye dayalı, hayattan kopuk bir hayat sürmeleri yüzünden Ortaçağda pek fazla dikkati çekmemiştir. Oysa önce Batı ülkelerinin, daha sonra da diğer başka ülkelerin kendilerini yenilemeleriyle, Müslümanlar arasındaki bu eksiklik daha bariz şekilde belli olmaya başlamıştır. Mesela dünyamıza bir göktaşı çarpıp küresel çapta bir felaket meydana getirecek veya gezegenimiz buzul çağına girecek olsa bu felaketleri önceden tahmin edip çareler üretebilecek hiçbir İslam ülkesi mevcut değildir. Ve böyle tehlikeler karşısında gözlerimizi ve kulaklarımızı dikip beklediğimiz adres, yine her fırsatta kötülediğimiz Batı ülkeleri olmaktadır. Bu örnekler de gösteriyor ki, Müslümanların; insanların yeryüzüne gönderiliş maksadına, yani yeryüzünde uygarlık yaratma misyonuna uygun olarak çevreyi korumayı da bu hükümler arasında alma zarureti âciliyet kazanmıştır.

Tarihi, tabiatı ve çevreyi korumanın, makâsudu’ş-şeriadaki beş şartın içinde zaten mevcut olduğu yönündeki görüş gerçekçi değildir. En azından böylesine önemli bir konuya dikkat çekmek için bunun altıncı bir madde halinde ele alınması gereği vardır. Nitekim Batı dünyasının, özellikle 19. Yüzyılla birlikte, sadece yaşantısıyla değil, araştırmaları, keşifleri ve birçoğu insanlığın kendi hatalarının ve aç gözlüğünün neticesinde ortaya çıkan çevre ile ilgili meseleleri çözümleme gayretleriyle de dünyaya yönelince İslâm dünyasının tarih, tabiat ve çevre konusundaki bu eksikliği daha çok meydana çıkmıştır.

 

Yine insanın, yaratılmasının ve yeryüzünde görevlendirilmesinin asıl sebebinin halifelik, yani dünyayı en iyi şekilde idare etmek olduğunu bilirsek, makâsıdu’ş-şerianın mevcut beş maddesinden biri olan nesli korumak çok daha kapsamlı ve önemli hâle gelecektir. Mevcut yaygın anlayışa göre İslâm’daki nesli korumak, genel hatlarıyla insanın hangi anadan ve babadan meydana geldiğinin açık şekilde belli olmasını sağlamaktan ibarettir. Bunun için de zina haram kılınmıştır. Oysa insanın dünyaya gönderilmesindeki asıl maksadın, medeniyet tesis etmek olduğunu bilirsek, nesli korumanın sahih neseplere sahip olmanın yanında, kâmil bir ruh ve beden sağlığına sahip nesilleri de kapsaması gerektiğini daha iyi anlarız. Çünkü insanın dinî ve dünyevî vazifelerini en iyi şekilde yapması ancak ruhen ve bedenen sağlam olmasıyla mümkün olur. Son yıllarda birçok İslam ülkesinde okumuş kesimlerde gençlerin bilhassa geçim sıkıntısı sebebiyle evlenmemeleri veya çocuk sahibi olmak istememeleri de neslin korunması ilkesi içerisinde ele alınmalıdır. Nesli korumanın başka bir şekli de insan üremesine ve sağlığına zarar verecek her şeyin dikkatle takibe alınmasıdır. Kola türü içecekler bütün İslam ülkelerinde serbest olduğu halde, sırf bu zararları sebebiyle Hindistan gibi ülkelerde yasaktır veya çok kısıtlı şekilde serbesttir.

İnsanın yeryüzündeki asıl görevinin dünyayı imar etmek olması demek aynı zamanda dünyadaki ektir. İster hayvan, ister bitki genlerinde istenilen değişikliği yapmanın ve bunun sonucunda istenilmeyen hastalıkların, genetik bozuklukların ve daha henüz farkına varmadığımız, fakat belki de dünyamızı geri dönüşü olmayan olumsuzlukların mümkün ve olağan hale geldiği günümüzde, nesli korumanın böyle geniş bir açıdan ele alınması zarureti kaçınılmaz olmaktadır. Bu tür konularda söz sahibi olmak için önce hissiyat ve inanç sahibi olmak gerekir. Tahmin edileceği üzere bunları bilgi ve teknoloji takip edecektir.

Benzeri şekilde, aklı korumak ilkesi de aklı sadece alkolden ve uyuşturucudan koruma ile sınırlı görülmemelidir. İnsanlarımızı daha çocukluktan itibaren aklını hür şekilde, hurafelerden arınmış, muhakeme yapabilecek ve tenkit edebilecek;  doğru veya yanlış kimden gelirse gelsin doğruyu kabul, yanlışı reddedecek ve aklını, vicdanını midesinin emrine vermeyecek biçimde yetiştirmek de aklı koruma ilkesi içinde düşünülmelidir. Zira alkol ve uyuşturucu insanı belli bir süre için kontrolüne aldığı halde, akıl konusunda saydığımız bu şeyler insanları, özellikle de yönetici konumundaki insanları hem daha uzun süreli, hem de etkisini daha da artırarak tesiri altında tutmaktadır. Bu sebeple Müslümanların, aklı kullanırken Kur’an’da belirtildiği üzere meselenin bu yönüne de dikkat etmeleri gerekir.

Makâsıdu’ş-şeria içine “tarihi, tabiatı ve çevreyi korumayı” altıncı ilke olarak dâhil edip, “aklı” ve “nesli” korumayı günümüz şartlarına ve ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde genişlemesine ve derinlemesine anlayıp uygulamak, Müslümanlık ve insanlık için maddi ve manevi büyük kazançlar getirecektir. Zira böyle bir bilince erişmekle her şeyden önce yaratılışımızın asıl gayesi olan yeryüzündeki halifelik görevimizi ifa etmiş olacağız. Bunu, terörle, savaşlarla, yoksullukla ve diğer olumsuzluklarla anılmak yerine dünya çağında itibar kazanmamız takip edecektir. Yani keşiflerde, icatlarda ve yeni ilim dallarının ve bilgilerin elde edilmesinde Müslümanlar da söz sahibi olacaktır. Sonuçta, aklen, fikren ve bedenen sağlam nesiller yetiştiği gibi yerkürenin her türlü doğal kaynaklarını, güzelliklerini ve insanların canlarını, mallarını daha etkili şekilde koruması mümkün hâle gelecektir. Bu ise tam da İslâm’ın gerçekleştirmek istediği refah, huzur, barış, onur, sağlık, esenlik, bolluk ve bereket demektir.

[1] Geniş bilgi için bakınız: Ertuğrul Boynukalın, “Makâsıdu’ş-Şerîa”, TDVİA, cilt 27, Ankara, 2003, s. 423-427.

[2] Allâl el-Fasî, İslâm Hukuk Felsefesi Kaynaklar-Yöntemler-Amaçlar, İstanbul, 2014, s. 62.

[3] Boynukalın, a.g.e., s. 426.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları