18.09.2021

Medeniyet ve milliyetçilik

Bilgi çağında hiçbir insanımızın cehaletini hoş görmemeliyiz. Toplumun her hücresi, hem cihan şümul medeniyetin ve hem de millî kültürün zenginliği ile beslenip gelişmelidir. Türk milliyetçiliğinin gayesi, Türk milletinin bekasıdır.


Medeniyet ve hars bir mi ayrı mı?

Medeniyet kavramının tanımı, herhalde pek kolay değil. Avrupalı sosyologlara göre medeniyet ve kültür ayrıdır. Sosyolojinin doğum yeri Avrupa olduğuna göre bu görüşü ciddiye almak zorundayız. Bilindiği gibi Gökalp Türk harsı ve Batı medeniyeti der. Atıf yapmaya gerek yok; Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak kitabının başlığı yeterlidir.  “Türk milletindeniz, İslam ümmetindeniz, Garp medeniyetindeniz” de onun umdesidir. Türkçülüğün teorisinin yapıldığı merkezlerden biri İstanbul ve bilhassa Türk Ocağı’dır. Gökalp, Diyarbakır’dan sonra İstanbul’da ve Türk Ocağı’ndayken Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kurucusu ve cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzade de oradadır. 1918’de kurulan Azerbaycan’ın bayrağında Gökalp’in fikri görülür: Mavi Türklük, kırmızı medeniyet, yeşil de İslamiyet’tir. O dönemde, mesela Almanya’da, “Medeniyet kültürümüzü bozmasın” gibi endişeler dile getirilir.

İkinci dünya harbinden sonra sosyoloji, diğer bilimlerle birlikte ABD’ye göçünce, medeniyetle kültür arasındaki bu ayrım bulanıklaştı. O kadar ki, meselâ arkeolojide, “çizgili çömlek kültürü” gibi, Gökalp’in katiyen harsa sokmayacağı maddî unsurlara da kültür dendi.

Medeniyette ileri ve geri

Bir başka soru, medeniyetin bir çizgi üstünde ilkelden gelişmişe doğru yürüyüp yürümediğidir. Modernite çağında, kendilerini modern, dünyanın geri kalanını da iptidaî gören emperyalist düşünceye göre şüphe yok ki öyledir. Bir dönem Batı’nın solunda da, sağında da, ortasında da bu görüş hâkimdi.

Burada, artık terkedilmiş bir anlayış, tarihin tek ray üzerinde ilerleyen bir tren gibi davrandığı görüşü beliriyor. Popper’in historicism- tarihselcilik dediği ve yerden yere vurduğu bakış açısı[1]. Erol Güngör, tek raylı tarih görüşünü şöyle özetliyor:

Kısacası Batılı düşünürler dünyanın uzak köşelerindeki ilkel top­lulukları insanlığın ilk halinin temsilcileri olarak kabul ediyorlar, onlardan itibaren ondokuzuncu yüzyılın Batı Cemiyetine doğru uzun bir çizgi çekiyorlar ve rastladık­ları her cemiyeti bu çizginin üzerinde bir yere oturtu­yorlardı.

Medeniyetin (burada kültür de dâhil olmak üzere geniş manada) bir tek olduğu doğru değildir: onun hep ileriye doğru gittiği ve zaman içinde bir sonraki halin bir öncekinden daima daha «ileri» yi temsil ettiği de doğru değildir, daha doğrusu böyle olması için hiçbir zaruret yoktur.[2]

Bu tek raylı şablonlardan biri insanlığın

avcı-toplayıcı => göçebe => yerleşik tarım

şeklinde “ilerlediği”dir.

Aslında göçebe geri, yerleşik düzen ileri, çok basit bir kavram kargaşasının ürünüdür. İşin aslı şu: Avcı toplayıcının oradan oraya dolaşması ile göçebe veya konar-göçer toplum yapısının hareketliliğinin bir biriyle ilgisi yoktur.

İnsan yüzbinlerce yıl avlanarak ve tabiatın verdiklerini toplayarak yaşamış. Bunu sağlamak için fert başına kilometrekarelerce arazi gerekiyor. Tıpkı doğadaki başka büyük memelilere geniş araziler gerektiği gibi. Avcı-toplayıcı diye küçümsememek lazım. O avcı toplayıcı insan, kendinden yırtıcı, kendinden güçlü, kendinden hızlı hayvanlara galebe çalmış ve beş kıta üzerinde hâkimiyetini kurmuş.

Tarım başlıyor

İlk yerleşik düzen, insanoğlunun tarımı keşfiyle başlıyor. Son buz devrinin hemen arkasından; 10.000 yıl önce… Arazinin yoğun insan topluluklarını besleyebilmesi ancak tarımla mümkün oluyor. Avcı-toplayıcılık ekonomisinde geniş bir bölge bir klana, bir kavme ancak yetebiliyor. Klan veya oba veya kavim denilen bu toplum biriminin nüfusu 100-150 civarında. Tarımın icadıyla birlikte bu sayı aşılabiliyor. Yerleşik hayatta tarım sayesinde, kabile-aşiret nüfuslarına erişebiliyoruz. Binlerce insan, köylere, kasabalara yerleşip hayatlarını sürdürebiliyor. İşte verimli hilal denen, Dicle-Fırat arasından Anadolu’ya çıkıp Akdeniz kıyısından tekrar Güney’e dönen hilal şeklindeki coğrafya ve bu alanın Batı’ya, Anadolu’ya doğru uzantısı, Çatalhöyük, bu ilk yerleşikliklerin sahası.

Tarım toplumunun ehlileştirdiği ilk canlı, bitkiler. Otlardan arpa, buğdaya ve diğer tarım ürünlerine uzanan, insanoğlunun işine yarayan tohumların seçilmesiyle gerçekleşen bitki evrimi. Ottan tahıla, darıdan mısıra… Bunun ardından hayvanların ehlileştirilmesi geliyor. Ehlileştirmekle kalmıyoruz, hayvanları da seçerek kendi maksadımıza uygun hâle getiriyoruz. Koyun ve keçinin ataları, tüysüz, ceylana benzer, bugünkülerden küçük hayvanlar. Onları seçe seçe, hem daha çok et, daha çok süt veren, hem de bol yapağılı cinslere çeviriyoruz. Böylece sırf hayvancılığa dayanan bir ekonomi mümkün hâle geliyor.

At sahneye çıkıyor

Bu noktadan sonra atılan en büyük adım, atın ehlileştirilmesi. Onu da daha zayıf-nahif hâlinden alıp, güçlü, dayanıklı, yalnız araba çekebilen değil, üstüne binilebilir hâle getiriyoruz. At, bu yeni vücuduyla ulaşım için, savaşmak için, hatta büyük sürüleri yayıp denetlemek için kullanılabiliyor. Bunu beceren grupların hayat tarzı değişiyor. At sayesinde yerleşikler üzerinde üstünlük sağlıyorlar. Atı ilk ehlileştirenler M. Ö. 4000- 2000 arasında Karadeniz’le Ural Dağları arasında, Kafkasların Kuzeyinde yerleşik olduğu düşünülen bir halk, Hint-Avrupalılar. Kurgan Hipotezi denilen bir teoriye göre bunlar at sayesinde, Güney’de Anadolu’ya, Batı’da Avrupa’nın Atlantik sahiline ve Doğu’da İran ve Hindistan’a kadar bütün toplulukları kültürlerine ram ediyor, hepsini kendi dilleriyle konuşur hâle getiriyorlar. Atların çektiği savaş arabaları ile… Bulgular M. Ö. 4000’de bugünkü Kazakistan’ın kuzeyinde de atın ehlileştirildiğini gösteriyor.

Atın gücüyle siyasî üstünlük sağlama sırası Hint-Avrupalılar’dan sonra Türklere geçiyor. Onların bıraktıkları noktadan başlayıp Doğu’da Çin Seddi’ne ve Pasifik Okyanusu’na, Güney’de Hint Okyanusu’na, Batı’da Kuzey’den Adriyatiğe, Güney’den Arap Yarımadası ve Kuzey Afrika’ya kadar… Hint Avrupalılar’dan farkı, Türklerin atı askerî amaçla kullanırken arabaya koşmak yerine üstüne binmeleri. Bu M. Ö. 1000 civarında gerçekleşiyor. Atın ancak bu tarihte üzerine binilecek güce eriştirildiği söyleniyor. Üzengi, mahmuz bu teknolojinin icatları. Süvarilik,  savaş arabalarından daha ileri bir adım. Bundan bin yıl sonra aynı işi Moğollar yapıyor.

Hint-Avrupa, Türk ve Moğol’ların atla siyasî hâkimiyet kurmalarının hikâyesini tekstil arkeoloğu Elizabeth Wayland Barber’in Mummies of Ürümchi (Urumçi Mumyaları) kitabından okuyabilirsiniz.

Ata herkes biner ama

O halde insanın keşif sırası şöyle görünüyor: Bitkilerin ehlileştirilmesi ile tarım ve yerleşik düzen, tarıma ehli hayvanların eklenmesi, daha sonra atın ehlileştirilmesi ile konar-göçerlik. Profesör Barber, atı ehlileştiren toplumların yerleşik tarım toplumlarına karşı ekonomik ve askerî üstünlük sağladığını anlatıyor. Barber’in değerlendirmesi ile göçebelik, yerleşik tarım toplumuna göre bir üst ekonomik, askerî ve siyasî aşama.

Bizim bozkır atlılarının üstünlüğü sadece attan ve Mete’nin ıslık çalan oklarından değil. Öyle olsaydı, Roma’da Çin’e, herkes derhal ıslık çalan oklar yapar, atlanıp gelirlerdi. Gerçi Türk atlarını elde etmek de kolay değildi ama azmedene engel yoktur. Bu atlar farklıydı. Bugün bile “rahvan” denilen ve binicisinin sarsılmadan üzerinde uyumasını sağlayan yürüyüş, ne Arap, ne de İngiliz atlarında vardır. Diğer atlar gösteride başlarını aşağı eğerken Türk atları kafa havada, tehlikeyi gözler. Türkmen Ahal Teke’si öyle bir silahtı ki, 20. asırda Stalin bu tehlikeden kurtulmak için atlara soykırım uyguladı, 70.000 Ahal Teke’yi öldürttüğü söylenir.

Türklerde olup başkalarında olmayan ve kolay elde edilmeyen asıl üstünlük, daha neredeyse bebekken ata binip bir daha inmemelerinde, at üstünde uyuyup, at üstünde yaşayabilmelerindeydi. Atlar çalınır, oklar imal edilirdi ama hayat tarzı bir ömür ve bir halk isterdi. Çinliler, kendi kurgulu mekanik yayları ile bir Hiyong Nu öldürene kadar bir Hiyong Nu savaşçısının bir düzine Çinliyi okladığını anlatıyorlar. Türkler at üstünde oku her yöne, hatta geriye doğru, tam isabetle fırlatabiliyordu.

Atlı medeniyetten barut medeniyetine

Yerleşik tarım toplumu, avcı-toplayıcıya göre nasıl bir üstünlük sağlamışsa, konar-göçer de yerleşik tarım toplumuna karşı öyle bir üstünlük sağlamış. Nereye kadar? Aşılması zor surlarla çevrili şehirlerin ortaya çıkmasına, tüfek ve topun gelişmesine kadar. Öyle anlaşılıyor ki bizim Osmanlı tam bu değişmenin ortasında yer almış. Konar-göçer atlılarla başlayıp barut medeniyetinde de başı çekmiş.

Birinci bin yılın sonuna kadar konar-göçerler üstün. İkinci bin yılda da bu bir miktar devam edip sönüyor. Ian Morris, Dünyaya Neden Batı Hükmediyor– Şimdilik[3] eserinde Çin’den, hatta Pasifik’ten, Macar Ovası’na, oradan da Roma’ya, uzanan konar-göçer koridorunun başka bir deyişle, bozkır koridorunun, 17 asırda tüfek ve topla tamamen kapanması, insanlık tarihinin dönüm noktalarından biridir diyor. Konar-göçerin üstünlüğünü bu kapanıştan bir-iki asır önce kaybetmiş zaten…

Şartlar değiştikçe yeni şartlara uyanlar yaşıyor, uyum sağlayamayanlar siliniyor.

Demek ki illâ raylar çizmek gerekirse, doğru şema şöyle olabilir:

Tabi bu da bir ray. Hiç olmazsa tek ray değil. Muhtemelen bu da mutlak doğru değil. Şehir, göçebe ile birlikte var ve büyüyor. Atın üstünlüğü daha ziyade bozkırda geçerli. Sibiryada ata değil, geyiğe binmişiz. Afrika’da göçebelik attan ziyade deveye dayanmış. Hindistan’da harp, fillerle yapılmış. Bunlar da yüzde yüz doğru ifadeler değil. Afrika’da at, Asya’da deve kullanıldığı da az değil. Bozkır kökenli Gazneli Mahmut’un ve Timur’un ordularında at kadar fil de var; zaten onlar şehir hayatına geçmişler.

Tarih döneminde Türkler’in geçirdiği aşamalar, Avrupa’nın İlk Çağ– Orta Çağ — Yeni Çağ — Yakın Çağ sınıflandırmasına benzemiyor. Türk tarihinin çağları üzerinde çalışan Ercilasun[4], “Avrupa gibi küçük ve aynı kalan bir bölgede tasnif yapmak şüphesiz bütün Avrasya’da rol oynayan ve büyük bir nüfus kayması da gerçekleştiren Türklerin tarihini tasniften kolaydır.” dedikten sonra bizim için şu tasnifi teklif ediyor: “Arkeolojik Çağ– Bozkır Çağı– Erken İslam Çağı– Büyük Hanedanlar Çağı– Modernleşme ve Cumhuriyetler Çağı“.

Medeniyet birikimdir

Tek ray üzerinde ilerleyen tarih anlayışını eleştirdim. Tek ray üzerinde ilerleyen bir medeniyetten de bahsedilemez. O halde, medeniyette ileri-geri, daha medenî ve daha az medenî millet ve ülke yok mudur? Bu sorunun cevabının da “vardır” olduğunu biliyoruz. O halde?

O halde, bir ray, bir ilerilik, gerilik değilse de az veya çok medenilik diye bir kavram olmalı. Artık medeniyetin ne olduğu sorusuna cevap vermeden ilerlememiz mümkün değil. Benim cevabım, medeniyet, eskilerin terk edilerek veya yıkılarak yenilerin sıfırdan kurulduğu yatay bir gidiş değil, üst üste konularak elde edilen düşey bir birikimdir. Kısaca, Medeniyet birikimdir[5]. Bu birikim de iletişimle gerçekleşir.

Daha önce birçok yerde yazdıklarımı[6] bir paragrafta özetlemem gerekirse, insan ortaya çıkışından bu yana malumat biriktirerek insan olmuş, medeniyet kurmuştur. Bu malumatın yatay ve düşey iletişimi gereklidir. Yatay iletişim, belli bir zamanda yaşayan insanlar arasında, bilginin yayılmasıdır. Düşey iletim de nesiller arasında, bir neslin öğrendiklerinin bir sonrakilere iletilmesidir. Medeniyet ancak bu iletişimlerle mümkündür.

İletişim, önce lisanla, sonra yazıyla, sonra matbaayla, 20. asırda elektronik vasıtalar ve en sonunda ve en önemlisi, İnternet ile gerçekleşti.

Lisanla ilerleyen iletişimin hem hacmi, hem sadakati düşüktür. Buna “sözlü gelenek” diyoruz. Nesilden nesile ancak bir veya birkaç masal ve destan hacminde bilgi intikal eder ve iletim sırasında kayıplar olur. Çocukların telefonculuk oyunundaki gibi; bir uçtan giren mesaj, öbür uçtan çıkana kadar epey değişebilir. İnsanlar bilgi kaybını bir nebze olsun önleyebilmek için destanlarına vezin ve kafiye eklemiş. Fakat eklemeler, çıkartmalar olagelmiş. Bir asrın kahramanı birkaç asır sonraki ile birlikte yaşar gibi anlaşılmış. Tarım bilgisinin ve marifetinin, Çatalhöyük’ten Trakya’ya ulaşması 2000 yıl almış! Bu kadar yavaş bir yayılmada, dünyanın bir bölgesinin, diğerinden medeniyetçe “geri” kalması anlaşılabilir bir şey. İletişim sıkıntılıyken bir bölgenin diğerine “medeniyet götürmesi” de anlaşılır.

Yazı- matbaa- İnternet

Yazının keşfi ve kullanılması sözlü geleneğin eksiklerinin önemli bir kısmını gidermiş. Ancak yazılan bilgiler birer nüsha hâlinde ve kolayca kayboluyor. Orta Asya’da İslam medeniyetinin yükseliş çağında, 950- 1250 arasında İbni Sina, Farabî, Birunî gibi dehaların yazdıklarının ancak %10-15’i elimizde[7]. Itrî, Meragî gibi sanatkârların da… Bugün rakipler ve düşmanların medya üzerinden yürüttüğü algı muharebeleri gibi matbaanın kullanılmaya başladığı 15. asra kadar bir coğrafyayı ele geçiren rakip gücün yaptığı ilk iş, kendinden önceki egemenin kütüphanelerini yakmak.

Matbaa, medeniyetin yayılmasını da hassasiyetini de arttırmış. Kütüphaneler yakılmaya, kitaplar yasaklanmaya devam ediyor ama bu, büyük merkezî devletlerin bulunmadığı Avrupa gibi coğrafyalarda, hâkim gücün zararlı addettiği fikirleri tamamen sansürleyemiyor. Avrupa Orta Çağı boyunca Papalığın bir “indeks”i var; yasak kitaplar listesi: Index Librorum Prohibitorum. Öyle ortaçağdan falan kalma da değil, İndex’i ancak Papa VI Paul 14 Haziran 1966 tarihinde kapatmış. Fakat Katoliklerin yasakladığını protestanlar kolayca yayıyor. Avrupa’nın doğusunda, yani bizde ve çevremizde, matbaa asırlarca gecikiyor. Yasaklar daha etkili çünkü doğuda büyük ve güçlü siyasî merkezler var. Fakat doğuda da batıda da cin şişeden çıkmıştır.

Nihayet 20. asrın radyo, televizyon ve en son, İnternet dünyasına geliyoruz. Bunların yasaklanması, yasakçılar açısından artık çok zor ve tam anlamıyla yokuş yukarı bir çaba.

Tek medeniyet mi?

Geldiğimiz noktada dünyanın bir noktasındaki “medeniyet”in diğer noktasına varması, bu diğer nokta isterse birincinin antipodunda olsun, saniyenin kesri içinde gerçekleşir. Buna bakınca, dünya tek medeniyete gidiyor hükmünü vermek mümkündür. Biraz üzerinde düşünürsek bu hükmün hem doğru, hem yanlış olduğunu anlarız. Medeniyet bilgi birikimidir dedik. Biriktirilen bilgi insandan ayrı, fizik, kimya, astronomi bilgisiyse bunları kapsayan medeniyet artık tektir. Bilimlerin ve tekniğin medeniyeti bir midir? Eski çağlara göre bugün büyük çapta öyledir ama bunun bile istisnaları var; bu istisnaların bir kısmını ülkemizde yaşıyoruz[8].

Dünyanın her yerinde, bütün insan toplulukları için kolayca eşit miktarlarda biriktirilip paylaşılacak bilgi, bilim ve tekniğin bilgisidir. Zaten bilim ve tekniğin derin bilgisinin lisanı, millî diller değil, matematiğin ve bilim dallarının kendi icat ettikleri dillerdir; kimyanın formülleri, fiziğin bolca kullanılan diyagramları gibi. Bilim ve teknikte lisanın gerektiği noktalarda da devrin yaygın bilim dili- lingua francası- anlaşmayı sağlar. Yaygın dili bilmeyenler için de bilenlerin basit bir tercüme çalışması paylaşım için yeterlidir.

Bilimin tanımladığı medeniyetin yayılması önündeki engel, onun iletilmesi değil, alıcının anlayışı ve bilgiye açıklığıdır.

Yine hars

Matematik ve tabiat bilimleri kadar kolay yayılıp homojen bir yapıya evrilmeyen bilgi cinsi, zihne ait, insan algısına ait olandır. İşte bu noktada Gökalp’in kültür-medeniyet ayrımına başka bir anlamla, başka bir düzeyde dönüyoruz. Dil, edebiyat, mûsikî, sanatlar, tıpkı bilim ve teknik gibi birikimle yükselir. Şüphe yok ki onlar da medeniyetin ve insanoğlunun biriktirmesinin, üst üste koyuşunun bileşenleridir. İşte zihne ait olan ve nesilden nesile üst üste konan bu bilgiler, her yerde aynı değildir. Medeniyetin bu tarafı, Gökalp’in hars dediği şeydir.

Harsın nasıl üst üste koymayı gerektirdiği ayrıca incelenmelidir; incelenmiştir. En karmaşık canlı, mesela insan, nasıl en basit canlının genetiğinden parçalar taşıyorsa, nesrimiz, şiirimiz, mûsikîmiz ve her türlü sanatımız da en eski çağlarımızdan parçalar taşır. En basit canlının DNA’sının parçaları olmadan insan olmuyorsa, asırlar öncesinin şiirinin, destanının hafızası olmadan da bugünkü şiiri veya nesri yazamayız. Bizim Göktürkler dediğimiz Büyük Türk Kağanlığı’nın Bengü Taşları’nı okuduğumuzda bu edebiyatın ve bu alfabenin mutlaka asırlar öncesine dayanan bir geçmişinin bulunması gerektiğini düşünmemiz bundandır. Mûsikînin haram olduğu iddiasındaki yobazların şöyle ifadeleri var, “Itrî tekbiri ve ezanları bestelemiştir, bu hizmettir, ama…“. Itrî bir sabah uyanıp o besteleri yapamaz. Bir tek Itrî ile de o Itrî ortaya çıkmaz. Medeniyet üst üste konularak yükselir.

Dil gelişerek, değişerek gelişen harsın en önemli unsurudur. Ernest Gellner’in dediği gibi[9], “Dil kültürün bir unsuru değildir. Dil kültürdür.” Bu hüküm yüzde yüz doğru olmayabilir; Gellner bombastik ifadeleri sever. Fakat hiç olmazsa %80-90 doğrudur. Çünkü medeniyetin en millî bileşeni dildir. Medeniyetin mûsikî, sanat, mutfak gibi diğer millî bileşenleri dile nazaran milletten millete daha kolay ödünç alınıp verilir.

Mûsikî de kazanılan bir zevktir. Çok küçük yaşlardan beri dinlenen mûsikî cümleleri, eser icra edilirken dinleyicinin neyi beklemesi gerektiğini belirler. Dinleyen bunu, çocukluğundan beri, ninnilerden başlayarak dinlediklerinden, farkına varmadan öğrenmiştir. Benlenen gelmediğinde de sürprizin ve bu beklenmedik gelişmenin anlamı ve zevki idrak edilir. Bu yüzden meselâ Türk mûsikîsini daha önce hiç duymamış bir batılı veya batı müziğini ilk defa dinleyen bir Türk, yabancı bir dili dinlemiş gibi reaksiyon verir. Tıpkı bilinmeyen bir dilde konuşulanlar dinlenirken, bir kelimenin bitip öbürünün başladığının anlaşılamaması gibi. Fakat başka milletlerin müziklerinin zevki, başka milletlerin dillerine göre daha kolay edinilebilir.

Mimari, resim, heykel de kültürdür, yani millîdir. Fakat bunlar mûsikîden de kolay ödünç alınıp verilir.

Mutfak da öyle. Mutfağın her bileşeni değil galiba; mesele ben, hiçbir yabancı arkadaşıma ayranı sevdiremedim.

Bu liste uzatılabilir, fakat bu yazının gayesi kültürün tek tek bütün unsurlarının transfer edilebilirliğinin tayini değildir.

Huntington’un medeniyetler çatışmasındaki[10] şu kadar ayrı medeniyet, gerçek midir? Gerçek ise, bunların bir kısmı ileri, bir kısmı geri medeniyetler midir? Yoksa medeniyet tek ve cihan-şümul, bütün dünyaya ait midir? Şimdi bu sorulara da cevap verebiliriz. Medeniyet tektir ama milletler, farklı aynalar gibi bunu farklı şekillerde yansıtır diye bir telif teşebbüsü vardır. Buna karşılık “Medeniyetler Çatışması“nın mucidi Huntington’un medeniyet dediği şey de Gökalp’teki harstır. Gökalp’i teyid ve tekrardan başka çare kalmıyor: Medeniyet tek; hars millîdir. Ancak harsta da diğer kültürlerden söz konusu unsurun niteliğine göre değişen miktarlarda transfer edilebilen ögeler vardır. Gökalp’in tezhip dediği şey… Terimler farklı kullanılsa da olgu değişmiyor.

Medeniyet ve milliyetçilik

Son soruya geliyoruz: Medeniyetin millîsi olabilir mi? Milliyetçilikle ve medeniyetin ilişkisi var mıdır; varsa nedir?

Artık bu soruların cevabını vermek de zor değil. Medeniyet birikim ve iletişime dayandığına göre ve bu iki unsur da geçmişte görülmediği kadar hızlı ve dayanıklı olduğuna göre medeniyet cihan şümuldür. Medeniyeti öğrenmek değil, öğrenmemek gittikçe daha zor hâle geliyor. Fakat medeniyetle eş anlamlı gibi ele alınan, bazen medeniyetin kendisiymiş, bazen bir parçasıymış gibi anlaşılan, fakat değişen miktarlarda millî olan unsurlar cihan-şümul değildir. Bunlardan bazıları, en millî olandan en etki kabul edene doğru, mesela dil – edebiyat – mûsikî – mimari- mutfak diye sıralanabilir. Bunlar toplumların kimliğini, milliyetini belirler.

Sonuçta, aralarında geçilmez setler bulunmadığı şuuruyla medeniyetle harsı, yani medeniyetle kültürü ayrı düşünmek en sağlıklısıdır. Aralarında geçilmez setler bulunmadığı şuuruyla!

O halde Türk milliyetçiliğinin medeniyet ve kültür programı da bellidir. Toplumun kimliğini ve sosyal sermayeyi, yani birliği sağlayan hars, en eski mirasımızdan en yeni kazanımlarımıza kadar toplumda canlı tutulmalı, işlenmeli, üst üste konularak yükseltilmelidir. Yeniden, yeniden üretilmelidir. Kültür unsurlarımızı yabancı unsurlarla eşmiş gibi gösterip yozlaştırmak ne kadar kabul edilemezse, başka kültürlere karşı mutlak tecrit iddiası ve gayreti de o ölçüde hatalıdır. Ancak bu konuda politikalar belirlenirken kültürün bütün unsurlarının geçirgenliğinin aynı derecede olmadığı göz önünde tutulmalıdır.

Buna karşılık medeniyetin, yani cihanşümul ve tek olan bilgi ve birikimin de mutlaka toplumun bütün bireylerine ulaşması sağlanmalıdır. Bilgi çağında hiçbir insanımızın cehaletini hoş görmemeliyiz. Toplumun her hücresi, hem cihan şümul medeniyetin ve hem de millî kültürün zenginliği ile beslenip gelişmelidir. Türk milliyetçiliğinin gayesi, Türk milletinin bekasıdır.

Bu beka medeniyetin de kültürün de yaşanıp yükseltilmesiyle sağlanabilir. Bu ikisinden birini seçip diğerini ihmal etmek mümkün değildir.

[1] Karl Raimond Popper, The Poverty of Historicism, Routledge, 1957, Türkçesi, Tarihselciliğin Sefaleti, İnsan Yayınları, 1998.

[2] Erol Güngör, Dünden Bugünden- Tarih- Kültür- Milliyetçilik, Ötüken Neşriyat, 2. Baskı 1984, sayfa 141- 143.

[3] Ian Morris, Why the West Rules– For Now, Picador, 2011. Türkçesi: Dünyaya Neden Batı Hükmediyor –Şimdilik, Alfa Yayınları,  2017.

[4] Konuralp Ercilasun, Türk Tarihinin Çağları, Ötüken Neşriyat, 2020.

[5] Bakınız, İskender Öksüz, Üst Üste Koyarak, Millî Düşünce ve Karar, https://millidusunce.com/ust-uste-koyarak/ ve https://www.karar.com/yazarlar/iskender-oksuz/ust-uste-koyarak-1578801 6-7 Ağustos 2020 ile İskender Öksüz, Bilgi Birikimi, Millî Düşünce ve Karar, https://millidusunce.com/bilgi-birikimi/ ve https://www.karar.com/yazarlar/iskender-oksuz/bilgi-birikimi-1579090 7-9 Ağustos 2020.

[6] İletişim ve birikim için bakınız, İskender Öksüz, Türk’üm Özür Dilerim, Panama Yayınları, 2014, sayfa 184 ve devamı; İskender Öksüz, Bilim, Din ve Türkçülük, Panama Yayınları, 2019, sayfa 175 ve devamı.

[7] Mesela bakınız: S. Frederick Starr, Lost Enlightenment, Princeton University Press, 2013. Türkçesi: Kayıp Aydınlanma, Kronik Kitap, 2019.

[8] Teknik belki de bilimin bazı dallarında işler bu kadar kolay olmayabilir. Galile’nin hapsedildiği, Tycho Brahe’nin yakıldığı çağlar geride kalmış görünse de, ülkemizde mesela evrimin okullarda öğretilmesi yasaklanmıştır. Devletin Diyanet İşleri Başkanı’nın riyasetinde sözde üniversitelerimizin sözde bilim adamları (kasten bilim insanları demiyorum, aralarına pek kadın almıyorlar) yaratılış teorisini yüceltme ve Darwin’i tel’in toplantıları yapıyorlar.

[9] Ernest Gellner, Thought and Change, University of Chicago Press, 1964 s 195

[10] Samuel P. Huntington, The Clash of Civilizations?, Foreign Affairs, Yaz, 1993. Huntington’un meşhur eseri bu makaleyle başladı. Sonra eklerle kitap hâlinde yayımlandı. Üzerine yazılanlarla birlikte daha büyük bir kitap halinde tekrar yayımlandı.

 

  • Bu makale, Ayşegül Doğrucan’ın editörlüğünü yaptığı Medeniyet Tartışmaları- Türk Milliyetçisi Akademisyenlerin Bakışıyla, Altınordu Yayınları, 2020 eserde yayımlanmıştır.
Yazar

İskender Öksüz

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.