Pehlevi rejiminin asimilasyon siyaseti: Türklüğün mazlum millete dönüşmesi – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______01.05.2020_______

Pehlevi rejiminin asimilasyon siyaseti: Türklüğün mazlum millete dönüşmesi

Nesib Nesibli
Rıza Şah Pehlevi
“Rıza Şah’ın diktatörlük rejiminin timsalinde devlet, Türklerin varlığını modernleşen İran’ın bütünlüğü için bir tehlike olarak görmüş ve Türk kültürünü hedef alarak ciddi darbeler vurmuştur.”

Yıllarca İran’ın dağılmasını önlemeye, onu merkezileştirmeye ve çağdaş bir devlete dönüştürmeye çağıran milliyetçi-modernist çevreler artık geleceğe ümitle bakabilirlerdi. Onların amaçlarını ve heyecanlarını destekleyen Rıza Şah, yönetim gücünü elinde toplamış ve İran’da modern bir millet-devlet kuracağını vaat etmekteydi. Rıza’nın şah ilan edildiği 1925 yılında  Ayende dergisinin sahibi Mahmud Afşar Yezdi, ‘İran tarihine, Fars dili ve Şiiliğe’ değer verenleri şuna ikna etmek istiyordu: Vatandaşlar kendilerini önce Türk, Arap, Kürt, Bahtiyar ya da Türkmen olarak bilirlerse İran devleti dağılacak. Ondan ötürü, bu ‘azınlıkların’ dilini, bölgeciliği, kavimlerine sadakat hislerini yok etmek, ‘modern İran’ın farklı sakinlerini bir millete dönüştürmek lazım. [1]

Mahmud Afşar diğer bir makalesinde İran’ın bütün, müteşşekil bir devlete dönüştürülmesinde Şiiliğin yeterli olmadığı, ülkenin Türk ‘sarı tehlikesi’ ve Arap ‘yeşil tehlikesi’ karşısında kaldığını savunuyordu. Hükümeti ayrı ayrı toplumlar arasında medeni, ekonomik ve coğrafi ilişkileri artırmaya davet ediyordu. Bunun için Fars dili ve İran tarih bilincini ülkenin bütün bölgelerine yayma, ülke çapında demiryolu şebekesini geliştirme, Farsça dışındaki coğrafi adları değiştirme, Türk ve Arap aşiretlerini sınır bölgelerinden ülkenin merkezine taşıma, merkezî hâkimiyetin verimliliğini artırma tekliflerini getiriyordu.[2]

Millet inşası dönemi

Tahran’da hâkimiyetin merkezileştirilmesi süreci 1920’li yıllarda eyaletlerdeki millî-demokratik hareketlerin bastırılması ile başlamıştı. Azerbaycan, Gilan ve Horasan’daki hareketlerin dağıtılmasını, ülkenin çeşitli yerlerinde merkezî hâkimiyeti formal olarak tanıyan aşiretlerin silahlı gücünün yok edilmesi takip etti. Azerbaycan’da Şahseven aşiretinin bazı liderleri katledildi, topraklarının bir bölümü devlet mülkiyetine geçirildi. Ülkenin çeşitli yerlerine göç ettirilmiş Şahsevenlerin bazı arazilerine göçebe Kürt aşiretleri (Celaliler) yerleştirildi. 1924 yılında uzun yıllar ayakta kalmayı başarabilmiş olan yarı bağımsız Makı Hanlığı yok edildi.

Ülkenin merkezileştirilmesi ayrı ayrı silahlı kuvvetlerin birleştirilmesi ile başladı. (Bu, 1919 yılı Britanya-İran antlaşmasında da tasarlanmıştı.) Kazak tümeni ile jandarma kuvvetlerini birleştirdikten sonra Savunma Bakanı Rıza Han, emrinde 40 bin kişiden oluşan bir ordu kurdu. Devlet topraklarının ve dolaylı vergilerin gelirlerini denetimi altına alan Rıza Han, ordunun sayısının hızlı bir şekilde arttırılmasını sağladı. 1926-1941 yılları arasında savaş bütçesi 5 kat arttı, 1941 yılında ordunun büyüklüğü 127 bin askere ulaştı. [3] Rıza Şah’a yakın askerler devlet kurumlarına yerleştirildi, bu zümrenin devlet yönetimindeki ağırlıkları sürekli arttı. Sivil bürokrasi de yeniden kuruldu. 90 bin sivil devlet memuru aracılığıyla merkezî hükümet ülkeyi ilk kez sınırlara kadar kontrol etme imkânını elde ediyordu. Şah sarayının ülkenin yönetimindeki yeri görülmemiş bir şekilde arttı. Rıza Han’ın merkezileştirme siyaseti 30’lu yıllarda onun şahsi hâkimiyetinin pekiştirilmesi, diktatörlüğünün şekillenmesi, Pehlevilerin İran’ın en varlıklı ailesine dönüşmesi ile sonuçlandı. Safeviler’den sonra ilk defa devlet sıkı idarecilik, güç mekanizmalarıyla toplumu tam anlamıyla kontrol altına alabildi.

1920 ile 1930’lu yıllarda sosyal alanda yürütülen reformlar arasında eğitim sisteminin çağdaşlaştırılması dikkati çekmektedir. Bu doğrultuda büyük adımlar atıldı. Ruhanilerin denetimi altında olan okullardan bağımsız, Eğitim Bakanlığı’na bağlı dünyevi (modern sistemli) okullar ağı oluşturuldu. 1922 yılında bu ilkokulların sayısı 440 iken, 1942 yılında artık 2401 okul vardı. Dolayısıyla öğrencilerin sayısı da 43 binden 244 bine ulaştı.[4] Tahran’da üniversite, diğer şehirlerde de yüksek öğrenim kurumları kuruldu, onların da öğrenci sayıları hızlıca artmaktaydı. 1929 yılından itibaren hükümet her yıl Avrupa’da öğrenim görmek isteyen 100 öğrencinin eğitim harcını ödemeye başladı.

Arı dil çabaları: “Temiz Farsça” hareketi

1920 ve 1930’lu yıllar İran tarihinde aktif millet inşası dönemidir. Rıza Pehlevi yönetiminin siyaseti çok milletli, çok kültürlü imparatorluğu bir millet, bir dil, bir kültür, bir siyasi hâkimiyetten ibaret üniter devlete dönüştürmek gibi iddialı bir amaç taşıyordu. Fars milliyetçiliği, resmî devlet siyasetinin temelini oluşturuyordu. 1930 yılında Fars dili tek resmî devlet dili ilan edildi, diğer dillerin eğitim sisteminde, basın-yayında ve devlet yönetim sisteminde kullanılması yasaklandı. 1933 yılında reklam levhalarının diğer dillerden Farsça’ya tercüme edilmesi hakkında bütün işyeri ve mağaza sahiplerine talimat verildi. Farsça dışındaki diğer dillerde olan özel isimler küçük harflerle yazılmalıydı. Arap dilinin öğretimi eski okulların ders programlarından çıkartıldı. Ders kitaplarının tamamı Farsça idi ve Tahran’da basılıyordu. Fars dilinin diğer dillerden aldığı alıntı sözlerden temizlenmesi ve genel olarak dil sahasındaki reformlar için dil cemiyeti (Ferhengistan) kuruldu. Bu meseleyi araştırmış olan R. Galunov, 1936 yılında yazıyordu ki; nispeten az miktarda Türkçe ve Avrupa sözcüklerinden şimdiki Farsçayı temizleme görevini yerine getirmek mümkün görünüyor. Fakat Fars dilinin söz varlığının %50’sini oluşturan Arapça sözcüklerden onu arındırmak pek mümkün değil. [5]

Savunma Bakanlığında ise askeri terminolojinin Türkçe sözcüklerden temizlenmesi için özel bir komisyon kuruldu. Polisin sansür dairesine yazılı materyallerde Fars dilinin ‘temizliğini’ denetleme görevi verildi. Peyman (editörü Ahmed Kesrevi) ve Şefege Sorh gazetesi ‘temiz Farsça’ hareketinin öncüleriydiler. Resmî yerlerde ve etkinliklerde geleneksel giyimlerin kullanılması yasaklandı, tüm erkeklerin ‘Pehlevi Papağı’ takmaları emredildi. Kadınların halka açık yerlerde geleneksel baş örtüsü takmaları yasaklandı. 1938’de yeni neslin ‘vatana hizmet’ için eğitilmesi görevini taşıyan Sazemane Pervereşe Efkar (Fikirlerin Yayılması Teşkilatı) adlı devlet kurumu kuruldu.

Meşrutiyet döneminden kalma ‘İran milleti’ anlayışına yeni renkler katıldı. Eski İran tarihinin, özellikle Sasani döneminin idealleştirilmesi resmî tarihçiliğin özünü oluşturdu. Okullarda tedris edilen ve basın yayın organlarında savunulan ‘Ariya İrsi’, insanlığın en kıymetli tarihî değeri olarak takdim ediliyordu. 1933’te Ahameni/Hehameneş padişahı Daryuş’un büyüklüğü ve Tahtı-Cemşid sarayının önemi hakkında yazılacak en güzel şiir için bir yarışma düzenlendi.[6] Mümkün olduğu surette Arap terimleri ve sözcükleri eski İran/Fars terimleri ile değiştirildi. Arapça “vatan” sözcüğü “mihen” ile değiştirildi. Silahlı kuvvetlerin başkomutanı artık Sasani döneminin arteşbod terimi ile tanımlanıyor, eyaletler ostanlara, vilayetler  şehristanlara, bölükler behşlere dönüşüyordu. Eski Ariya mirasının propagandası Faşist Almanyası ile 1930’lu yılların ikinci yarısında yakınlaşma sonrasında daha da güçlendi. “Kuzey Aryalılar” ile “Zerdüştün halkı” arasında manevi birlik her vasıtayla övülüyordu. 1936’da Hitler Reich’ının özel kararıyla İranlılar “temiz Ariyalılar” ilan edildiler.[7]

Resmî “İran milleti” anlayışı bu ülkede Farsça konuşan İranlıların dışında bir milletin varlığını inkâr ediyordu. (Müslüman olmayan azınlıklar istisnadır). Hükümet farklı bir bakışın olmasına bile tahammül edemiyordu.[8] Milletler Cemiyeti araştırma komisyonunun 1933’te İran halkının etnik yapısı hakkındaki raporuna İran basınının bakışı acı gerçeği ortaya koymaktadır. Setare gazetesi 28 Mayıs 1933 tarihli sayısında şöyle yazıyordu: “Öyle görünüyor ki rapor yazarının etnografiden haberi yoktur, Kürtler ve Lurlar’ın en temiz İranlı olduklarını bilmiyor. İran Türklerine gelince, onların ırk bakımından Faslardan hiçbir farkları yoktur.” [9]

Yeni Pehlevi hanedanı hâkimiyetinin güçlenmesi milliyetçi-modernistler tarafından İran’ın yabancıların hâkimiyetinden (Kacar Hanedanından) kurtulması, hâkimiyetin ‘doğal sahibine’ geçmesi olarak kabul ediliyordu. Buna mukabil, Türk asıllı, fakat bir hayli derecede Farslaşmış Kacarların hâkimiyetten gitmesi özellikle Türklük üzerine saldırıların meşrulaşmasına dayanak oluşturdu.

Ceza sandıkları

Rıza Şah hükümetinin ırkçı siyasetinin asıl hedeflerinden biri İran’da Türk dilinin kullanım alanını sınırlamak ve eğer mümkünse bu dili unutturmaktı. Azerbaycan’da yeni açılan devlet okullarında Türkçe derslerin konulmasının yasaklanması bir yana, okullarda sözlü sohbetlerde Türkçeden yararlanma, ana dili Türkçeden diğer dil bilmeyen çocuklara derslerin Türkçe anlatılması bile yasaklandı. Tahran’dan gönderilen maarif müdürleri bu alanda özellikle aktif faaliyet gösterdiler. Onların arasında A. Mövsümi ve G. Zövki ayrıca anılmalıdır. Mövsümi’nin “Türkçe konuşanların boynuna boyunduruk geçirip ahıra bağlayın” önerisi, Zövki’nin ise Azerbaycan’daki eski okullarda teneffüs zamanı Türkçe konuşanları cezalandırmak için “ceza sandıkları” konulması yönündeki önerisi uzun yıllar yerli halkın hafızasından silinmedi.[10]

1920-1930’lu yıllarda Güney Azerbaycan’daki eğitimin durumunu gösteren en inandırıcı kaynaklardan biri, görkemli medeniyet adamı Muhammed Ali Ferzane’nin hatıralarıdır. Dr. Ferzane, okuduğu eski okullardan birinde Türk diline karşı devletin yaklaşımını şöyle anlatmıştır:

Bu okulun müdürü eski özel okulun sahibiydi, bu okulun devlet okuluna dönüşmesinden sonra o, okula müdür olarak atanmış, öğretmenlik de yapıyordu. Cenap müdür çocukların dini ve akidevi terbiyelerine çok önem verir, Kur’an’ı doğru okutmakta ve ahkami-şeriyeyi doğru anlatmakta çok çabalardı. Ayrıca bu müdür-öğretmen Fars edebiyatına da çok vakıfmış. Sadi’nin Gülistan’ını, Hafız’ı, Rumi’nin Mesnevi’sini ezberden okur, öğrencilerine bunları güzelce anlatırmış. Fakat onun izahı her zaman Türkçe olurdu. Kağıttan bakmazsa Farsça konuşamazdı. İki kelime konuşacak olsa dili dolaşır, sözleri karıştırırdı. Farsçayı iyi konuşamayan bu müdür-öğretmenin problemi okula müfettişin gelmesinden sonra başlar. Derste sınıfa giren heyet üyelerinden biri müdürün karışık dille “Hoş geldiniz” demesinden bu öğretmenin Farsçayı iyi konuşamadığını anlar ve şöyle der: “Bu nasıl müdür ki kendisi Farsça konuşamıyor, çocuklara nasıl ders verebilir? Niye eğitimli bir müdür seçmediniz?” Müfettişler gittikten sonra müdürün ve sınıftaki öğrencilerin durumunu Dr. Ferzane şöyle anlatıyor: “Biçare müdürün rengi sararmış, destek vermeseler yıkılacaktı. Heyettekiler geldikleri gibi çıkıp gittiler. Çocuklardan biri gidip su getirdi. Müdür bir yudum içip sandalyeye oturdu. Çocuklar üzülmüşlerdi, içlerinde ağlayanlar da vardı.” [11]

Anadilleri sosyal-kültürel hayatın diğer alanlarından da çıkartıldı. Anadilde kitap ve gazete basımı, gösteriler düzenlemek, hatta yas ve taziye meclislerinde Türk dilinde konuşmanın önüne geçilmeye çalışılıyordu. Bir zamanlar Tebriz’de tiyatrolar insanların ilgisini çekerken, daha sonra tiyatro eserlerinin Farsçaya çevrilmesi tiyatro salonlarının boş kalmasına neden olmuştu.[12]

Azerbaycan’da Türklüğün izlerini silmek için buradaki Türkçe eski yer adlarının değiştirilmesiyle işe başlandı. Urmiye [Urmu] şehrinin adı Rezaiye olarak değiştirildi. Acı Çay tercüme edilerek Telhrud, Karaçimen-Siyahçimen oldu. Karacadağ resmî olarak Arasbaran adlandırıldı.

1937-1938’li yıllarda ülkenin arazi-idari yapısında değişiklik yapıldı. Bu değişikliğin amaçlarından biri Fars olmayanların birliğini mümkün olduğu kadar bozmaktı. Bu değişiklikle aynı zamanda eski yer adlarını da hafızalardan silmek amaçlanıyordu. Yeni arazi bölümlemesine göre, Azerbaycan eyaleti iki parçaya ayrıldı. Bununla birlikte eyaletin tarihî-coğrafi adı yok edildi ve isimlerin yerini sadece numaralar aldı. Eyaletin esas kısmı üçüncü (merkezi Tebriz şehri) ve dördüncü (merkezi Rezaiye, önceki Urmu) onların bünyesine katıldı. Zencan vilayeti ve Türklerin yaşadığı diğer bölgeler bunların bünyesine dahil edilmedi, onlara bağımsız idari statü de verilmedi. Daha sonraları 3. ostan Doğu Azerbaycan, 4. ostan ise Batı Azerbaycan olarak adlandırıldı.

“Devletin iktisadi alandaki siyaseti de ayrımcılığa dayalıydı”

1920-1930’lu yıllar, Azerbaycan’daki kurumlara merkezden gönderilen memurların sayısının artmasıyla da dikkati çekmektedir. Pek çok kurumun memurları daha önce de Tahran’dan gönderiliyordu. Rıza Şah döneminde bu, kitlesel bir hâl almaya başladı. Bu memurların yerel halkın dilini bilmeleri zorunlu sayılmıyordu. Aksine, onlara Türk dilinin ve medeniyetinin aşağılanması, böylelikle Azerbaycan Türklerinde aşağılık kompleksi oluşturarak asimilasyona yönlendirme görevi veriliyordu. Azerbaycan’a vali olarak gönderilmiş olan Abdulla Mustofi sonraları baskı altında tuttuğu Azerbaycan halkı hakkında şöyle yazıyordu: “Azerbaycan halkının Türkçe kırıldatmasına [bolgur kerden] rağmen, onlarda olan İranlılık ruhu ülkemizin hiçbir yerinde yoktur.”[13] Bu ostanda Türk dilinin matem yerlerinde konuşulması bile yasaklanmıştı, çünkü ‘Daryuş ve Kambiz’in halefleri Efrasiyab ve Cengiz’in dilinde konuşamazlardı.’[14]

Türkçenin yazı dili olarak yasaklandığı, konuşma dilinin kullanıldığı alanın sınırlandığı bir ortamda millî edebiyatın gelişmesini beklemek doğru değildir. Devlet mekanizmasının eğitimli kesim arasında aşağılık kompleksini yaydığı bir muhitte anadilde yeni edebi eser örneklerinin ortaya çıkması mümkün değildi. Böyle bir ortamda Mirza Ali Möcüz (1873-1934) yaratıcılığının ortaya çıkması olağanüstü bir olaydı. Şebüster’de doğmuş olan Möcüz’ün şahsiyetinin şekillenmesinde genç yaşlarında 16 yıl İstanbul’da yaşaması son derece etkili olmuştur. Çeşitli konularda anadilinde esasen satirik şiirler yazan Möcüz, millî şair Sabir’in güneydeki devamı sayılmaktadır. [15] Möcüz, elyazısıyla kaleme aldığı özgeçmişinde şunları aktarmıştır: “Atam Şebüster’in tüccarlarındandı. Ben onaltı yaşındayken babam vefat etti. Böylece İstanbul’a gittim, orada on altı yıl kaldıktan sonra ayrıldım ve vatanımın ağlar halini görüp, vaizliğe başladım. Bu növhehanlığım bazı din bilginlerinin hoşuna gitmedi, bana savaş ilan ettiler. 26 yıl birbirimizle çatıştık. Hayrat verdiler, çağırmadılar. Düğün oldu, ben katılmadım. Bununla bile sonuna kadar mücadele ettim, ben yazdım, hem de kendi anadilimde yazdım… Fars dilini çok da iyi bilmiyorum ve bu dilde de çok az yazmışımdır. Hem de öyle sanıyorum ki, Azerbaycanlılar Fars dilinden o kadar da hoşlanmazlar.”[16]

Devletin iktisadi alandaki siyaseti de ayrımcılığa dayalıydı. 1930’lu yıllarda hükümet altyapı ve üretim alanlarına büyük harcamalar yaptı. Trans-İran demiryolu ve şose yollar yapıldı. Yiyecek mahsulleri, dokuma-tekstil, kimya, madencilik, inşaat ve diğer alanlarda devlet 83 büyük fabrika kurdu. Bunlardan yalnızca biri, Miyandab’taki (İkiçayarası) şeker fabrikası Azerbaycan’ın payına düştü. Yeni açılan bu devlet işletmelerinin çoğu İsfahan, Tahran ve Mazenderan’da bulunuyordu. İşte bu 1930’lu yıllarda özel sermayenin Azerbaycan’dan İsfahan, Tahran ve İran’ın diğer Fars bölgelerine geçişi gerçekleşti.[17]

Yukarıdakileri özetleyecek olursak şunları söyleyebiliriz: 19. yy. sonlarından itibaren Azerbaycan Türklerinin ülke siyasetindeki güçlerini adım adım yitirmeleri, onları 1920-1930’lu yıllarda mazlum bir millet konumuna düşürmüştür. Rıza Şah’ın diktatörlük rejiminin timsalinde devlet, Türklerin varlığını modernleşen İran’ın bütünlüğü için bir tehlike olarak görmüş ve Türk kültürünü hedef alarak ciddi darbeler vurmuştur. Pan-İranizm ideolojisi, Rıza Şah hükümetinin resmî siyasetinin temelini oluşturmuştur. Farslar arasında etnik konsolidasyon süreci ise kıyaslanamayacak bir hızla ilerledi. Türkler arasında eğitimli kitle, özellikle memur kesimi arasında İrancılığa bağlılığın artmasına rağmen, Türk halkının çoğunluğu arasında İran devleti- Türk milleti münasebetlerine açıklık geldi. Türk halkının bir bölümünde “İran devleti” anlayışından kopuş süreci yaşandı.

Dipnotlar

1 Ayende, 1925, s. 5-6.

2 A.g.e., 1926, II yıl, s. 599-560

3 Ervand Abrahamian, İran Between Two Revolutions, p. 136.

4Touraj Atabaki, Azerbaijan. Ethnicity and Autonomy in Twentieth-century Iran, p. 58.

5 Р. Галунов, ‘Реформа языка в Иране’, Материалы по национально-колониальным проблемам, N 34, 1936, c. 246.

6 А. Востров, ‘Племена Ирана и племенная политика иранского правительства’, Материалы по национально-колониальным проблемам, N 34, 1936, c. 191.

7 George Lenczowski, Russia and the West in Iran 1918-1948, New York: Cornell University Press, 1949, p. 160.

8Aslında, 1920-1930’lu yıllarda ülkede Farsça ‘İran milleti’ konseptinden farklı, gerekçelendirilmiş diğer bir konsept ortaya konulmadı. İran Komünist Partisi’nin ikinci Urmu kurultayında İran halkının çok milletli bir yapıya sahip olması, Fars olmayanların kendi kaderlerini belirleme haklarının olduğu beyan edilse de, bu fikir bir beyanattan öteye gitmedi. O dönem İran komünistlerinin lideri sayılabilecek Dr. Tağı Erani azınlıklar meselesinde hükümetin resmî stratejisini destekliyordu. O, hızlı çağdaşlaşma sürecini savunuyor, aynı zamanda Fars dilinin  yabancı sözcüklerden temizlenmesini, Zerdüştlük fikirlerine yeniden şans verilmesini, Sasani İmparatorluğu devrinde mevcut olan, merkezileştirilmiş idareciliğin restorasyonunu savunuyordu. Azerbaycan: İran’ın Ölüm-Kalım Meselesi adlı makalesinde ise Türkçe’nin Azerbaycan’da kökünün kazınmasını, Azerbaycan’da Farsça okulların açılmasını, bu bölgeye Farsça kitapların, dergi ve gazetelerin gönderilmesini teklif ediyordu. Bkz: Ervand Abrahamian, ‘Communism and Communalism in İran: The Tudah and the Firqah-i Dimukrat’, İnternational Journal of Middle East Studies, vol. 1, 1970, no 4, p. 297-298.

9 Alıntı: А. Востров, ‘Племена Ирана и племенная политика иранского правительства’, c. 192.

10 Şövkət Tağıyeva, Əkrəm Rəhimli (Bije), Səməd Bayramzadə, Güney Azərbaycan, Bakı: Orxan, 2000, s. 203.

11 M.Ə.Fərzanə, ‘Ana dilimiz ve milli varlığımız uğrunda hatıralar (3)’, Varlıq, V il sayı 5 və 6 (ardıcıl sayı 51 və 52), avqust-sentyabr 1983, s. 47-48.

12 Şövkət Tağıyeva, Əkrəm Rəhimli (Bije), Səməd Bayramzadə, Güney Azərbaycan, s. 203.

13 Abdulla Mustofi, Şərhe zendegiye mən ya tarixe ectemai və edariye doureye Qacariyye, III cild, II hissə, Tehran, 1326, s. 178.

14 Dədə Qorqud, N 2, 1980, s. 24.

15 Möcüz’ü ana dilindeki satirik şiirlerine bakarak onu Güney’in Sabir’i olarak sayabiliriz. Fakat O, Sabir’den farklı olarak Türk milliyetçisi olmamıştır. Vatanını İran saymış, şiirlerinde sık sık eski İran hadiselerine ve mitlerine yer vermiştir. 1920’li yılların başında ‘Serdar Sepeh’e” dönüşen ve ali hakimiyeti süratle ele geçirmekte olan Rıza Han’ı öven şiirler yazmış, sonraları onun haydutluğunu görüp “Serhil” (at sürüsünün başındaki kişi) olarak tanımlamıştır. (Şəbüstərli Mirzə Əli Möcüz’ü eserleri, derleyen Məhəmməd Tağı Zehtabi, Birinci cild, Şəbüstər: […],1389, s. 114-16). Əli Rıza Nabdil sonraları şöyle yazacaktı; Möcüz’ün Türkçe yazması onun milliyetçiliğinden değil, halkçılığından kaynaklanıyordu. Ana dilinde yazmasaydı Şebüster’de onun yazdıklarını hiç kimse okumazdı. (Əlireza Nabdel), Azərbaycan və məsəleyi melli, s.16.)

16 Şəbüstərli Mirzə Əli Möcüzün əsərləri, toplayan Məhəmməd Tağı Zehtabi, Birinici cild, s. 12; Şəbüstərli Mirzə Əli Möcüz, Şeirləri, tərtib edəni Kamil Vəli Nərimanoğlu, Bakı: Oskar, 2007, s. 3-4.

17 Bkz:Машаллах Рабизаде, Развитие капиталистического предпринимательства в промышленности Ирана в 30-х годах ХХ века, Баку: Элм, 1970, с.76, 85.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları