04.02.2023

Rahmi Oruç Güvenç ile Türk Müziği üzerine bir sohbet

Rahmetli şairimiz Dilaver Cebeci'nin rahmetli müzisyenimiz Rahmi Oruç Güvenç ile 1984 yılında TÖRE Dergisinin 155. sayısında yaptığı röportajı okurlarımıza sunuyoruz. 


Rahmi Oruç Güvenç, 1976 yılında, Türk musikisinin doğuşunu, gelişmesini, tedavi değerini, repertuar ve enstrüman zenginliğini araştırmak ve tanıtmak amacı ile Türk musikisini Araştırma ve Tanıtma Grubunu (TÜMATA) kurmuşur. TÜMATA, binlerce yıllık Türk müziğini repertuar, icra şekilleri, dansları, kıyafet ve dekor vb. yönlerinden araştırma ve yeniden canlandırmanın yanında, müzik terapi çalışmalarıyla tanınıyor. TÜMATA, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde de müzik ve müzik terapi çalışmaları yapmaktadır. Rahmetli şairimiz Dilaver Cebeci’nin rahmetli müzisyenimiz Rahmi Oruç Güvenç ile 1984 yılında TÖRE Dergisinin 155. sayısında yaptığı röportajı okurlarımıza sunuyoruz. 

CEBECİ — Kendi ölçülerim içinde, Batı mûsikîsi ile Türk mûsikîsinin karşılaştırmasını yaptım ve şu vaziyeti müşahade ettim : Batı mûsi­kisinin sesleri tamamen tabiattan alınma, bir nev’i maddenin taklidi. Bizim mûsikîmizin sesleri yeryüzünde bulunmayan, âdeta semavî sesler. Orijinal ve maddeyi aşmış görünüyor. Bu konuda ne dersiniz?

GÜVENÇ — Batı mûsikîsi hâlen vardığı yer itibâriyle en gelişmiş şeklini «caz»da bulmuştur. Caz; içine doğduğu gibi o anda hissedilenler açısından bir müzik ortaya koyma tarzıdır,

Türk Mûsikîsinin tarihine baktığımız zaman, meselâ Dede Korkut zamanında caz’ın yapıldığını görüyoruz. 0 halde, Batı müziğinin tekâ­mül etmiş şekli dahi Türk Mûsikîsinin iptidâi sayılan şekline ancak yak­laşmaktadır. Aradaki büyük fark budur. Sonra sizin de belirttiğiniz gibi batı müziği bir takım kalıpların içindedir ve henüz o kalıpların dışına çıkamamıştır.

Türk mûsikîsinde batı mûsikîsinden ayrı olan koma sesler diye bir bahis vardır. Ona da temas etmek istediğinizi zannediyorum. Türk mûsikîsinin özelliği : Değişik bir atmosferin, içinde bulunduğumuz za­mana ircâ edilmesini oluşturan bir tesirdir. Batı müziği belli bir takım on – oniki kalıbın dışına çıkamaz. Bunlar, tonlardır. Majör, minör ve benzeri tonlar. Fakat, Türk mûsikîsi bunların çok Ötesinde bir takım âhenkleri, aralıkları bünyesinde toplar. Bizim araştırma konularımızdan bir tanesi de budur. Bu konuda biraz daha geniş izahat vermek istiyorum :

Türk mûsikîsinin tarihçesine bakacak olursak, otoritelerimiz umu­miyetle Safiyyü’ddîn Urmevî’ye kadar tarihi belgeler gösterebilirler. Bunlar ise aşağı yukarı 650-700 sene evveline dayanır. Acaba daha es­kiye ait hiçbir belge yok mudur, diye bir sual sorduk ve bunu araş­tır maya başladık. Gördük ki, şimdiki yedi – sekiz sesli mûsikîmizden ön­ce, bizim beş sesli batıkların «Pentatonik» müzik dedikleri bir mûsikî mevcut. Bu beş sesli mûsikî, halen Kazan müziğinde, Kazak, Doğu Türkistan müziğinin bir kısmında göze çarpar. Ve işin enteresan tarafı; Orta Asya’da Dombra isimli sazın perdelerinde halen muhafaza edilmektedir. Bu müziğin Türk karakteri ile çok yakın alâkası vardır. Beş esprisini Türkler kullanmışlar ve muhafaza etmişlerdir. Beş seslilik vazgeçilmez bir felsefe ile alâkalıdır. Bunun teferruatını incelemeye de­vam ediyoruz.

CEBECİ — Bu beş sesli mûsikînin izleri klâsik mûsikîmizde ne ölçüde vardır?

GÜVENÇ — Otoritelerimizin Safiyü’ddin Urmevî’den Önceye ait bir belge bulunmadığından yakındıklarını daha önce söylemiştim. Halbuki, beş sesli müziğin gamlarını kendi bünyelerindeki oluşumlarının başka bir sese nakledilmesi (buna Batı müziğinde Transpozisyon, bizde ise şet deniyor) halinde yeni bir takım aralıklar, koma sesler karşımıza çıkı­yor. İşte çözülemeyen problem buradadır. Bu beş sesli müziğin başka bir sese, bir tonun başka bir tona taşınmasında ortaya çıkan arıza ses­ler, aralık sesler, zamanla bizim şimdiki musikîmizdeki koma sesleri oluşturmuş. Böylece Safiyü’ddin Urmevî’den öncesiyle, Safiyü’ddin Urmevî arasında bir kopukluk olmadığı kanaati hâsıl oluyor ki, bu; bir târihî koridordur. Bu koridorun içindeki zaman akışında bir kopukluk yoktur, Dolayısiyle klâsik musikîmize yöneltilen Bizans’dan ve Arap’dan alınma iddiaları geçersiz kalmaktadır. Bunun için, bu beş sesli Türk mûsikîsini çok iyi araştırmamız lâzım. Televizyonda «Müzik ve İnsan» isimli bir program vardı. Bu programda beş sesli müzikten de bahse­dildi ve bu müziğin sihir gücü olduğu söylendi.

CEBECİ — Bu sihir müziği tâbirine takıldım; bunun Kam’ların çal­dıklarıyla alâkası var mı? Bir başka deyişle eski devirlerde Türk Mûsikî­si ne amaçla kullanılıyordu?

GÜVENÇ — Türk mûsikîsi hiçbir zaman vakit geçirmek, eğlenmek için kullanılan bir mûsikî değildir. Eğitici, öğretici ve sosyal ihtiyaçları karşılayan bir vasfa sahiptir. Ve insanın ruhen yücelmesini sağlayan bir musikidir.

CEBECİ — Semâvî oluşu da buradan geliyor herhalde.

GÜVENÇ — Şimdi elimde Eskimo müziği’ne dair bir teksir var, onu dıklarıyla alâkası var mı? Bir başka deyişle eski devirlerde Türk Mûsıkî- belirli bir şey yapmak için kullanıyorlar. Meselâ, bir Eskimo ava gidecek, Şaman’a gidiyor ve ondan bir şarkı satın alıyor. Sonra bu şarkıyı icra ediyor. Onun verdiği mânevi güçle işini yapıyor. Veya en azından bu yolla işinin rastgideceğine inanıyor. Kızılderililer’de ise şöyle : Ava gitmeden önce oturup davulunu çalmaya başlıyor. Bir hayli çaldıktan sonra, öyle bir konsantrasyon içine giriyor ki —yâni bir meditasyon hâli— onunla şuurunda avı olgunlaştırıyor.

CEBECİ — Hatta avlayacağı hayvanin taklidini yapıyor…

GÜVENÇ — Evet, o hayvanı çağırıyor. Ona dâir feet – back’lerini kuruyor. Onu muhayyilesinde hallediyor, ondan sonra kazanılmış bir zaferin üzerine gidiyor.

CEBECİ — Bugünkü caz müziğinin; Kam devrinin av gereğinden do­ğan mûsikîsini işin ruhundan habersiz, sâdece taklîd ettiğini söyleye­bilir miyiz?

GÜVENÇ — Söyleyebiliriz. Çünkü, bunu eğlence temeline oturttuğu için taklîdden öteye geçemez. Ama bunun esprisine, ruhuna varmaya çalışanlar da var. Londra’da bir piyanist caz’cı ile (Keith Jarret) bir­likte bir bant hazırladık. Jarret Amerika’da piyano ile pentatonik Asya Mûsikîsi üzerine albümler hazırlamış. Ve bu adam spirit bir adam. Yani işin ruhî tarafına yönelmiş. Londra’da spritüel temelli, tamamen emprovizeye, irticâlî (içe doğuş) icraate dayanan bir müzik yaptık kendisiyle…

CEBECİ — Günümüzde icra edilen klasik Türk Mûsikîsi ile sizin parçalarınız arasında ses ve usûl bakımından ne gibi benzerlikler var?

GÜVENÇ — Aslında bizim parçalarımız klasik Türk mûsikîsini de ihtiva etmektedir. Biz, çeşitli Türk boylarının müziğini orijinal enstrümanı ve lehçesi ile sunmaya çalışıyoruz. Bunun yanısıra dinî mûsikînin çeşitli bölümlerinden, nefeslerden, tevşihlerden, duraklardan, İlâhilerden, kasidelerden, Mevlevi musikisinden, serhat türküleri ve mehter marşlarından örnekler veriyoruz. Yani, klasik Türk mûsikîsi bizim icra ettiğimiz bir bölümdür.

CEBECİ — Efendim ben daha çok şunu öğrenmek istemiştim : Sizin icra ettiğiniz mûsikî bölümleri ile klasik mûsikîmizin bölümleri arasında ne gibi farklar var?

GÜVENÇ — Tarihî gelişme içinde, önce basit pentatonik tür kulla­nılıyordu. Sonra yedi sesli, sekiz sesli müzik türlerine geçildi. Ve koma seslerle beraber makamlar doğdu, Türk mûsikîsindeki bu makamlar yaklaşık 450 kadardır. Bunların bir kısmı halen kullanılmaktadır. Mûsikî­mizde ritmler de oldukça zengindir.

Bizim icra ettiğimiz bölümler, bu ritm ve makam bakımından en fakir olan Asya Mûsikîsidir. Asya mûsikîsinde en önemli husus; icraa­tın irticalen yapılmasıdır. Dede Korkut, bir durum karşısında, o an içi­ne gelenleri icra ediyordu. En açık şekliyle Caz yapıyordu, burada emprovize vardır. Bu ne demektir? Bu, aklî olandan daha öteye, sevgiye varmak demektir. Sanatta sevgiyle gelen, o ana tekabül eden müzik önemlidir.

Zaten, klasik mûsikîmiz bir dantela örneğidir. Denir ki, Türk mû­sikîsini bilmek için, Mevlevî mûsikîsini bilmek gerekir, Mevlevî musikisindeki o spritüel enerjiye yönelen Mevlevi azizleri ne yapıyorlar? Kendi “özlerinde bazı hakikatleri anlayıp, onları mûsikîye aktarıyorlar. Bu basit bir şey değildir. Dede Korkut’taki aniden geliveren bir şeydir, Mevlevilerdeki ise daha çok üzerinde düşünülen, daha çok sanat olma­sına dikkat edilen bir şeydir.

CEBECİ — TÜMATA olarak ne gibi faaliyetlerde bulunuyorsunuz? Çalışmalarınızdaki nihâî gaye nedir ve bu gayeye hangi nisbette yak­laştınız?

GÜVENÇ — Biz Türk mûsikîsini beş bölümde mütalâa ediyoruz : Dinî Türk mûsikîsi, Asya Mûsikîsi, Klasik Türk Mûsikîsi, Serhat türkü­leri ve Mehter marşları… Bizim nihâî gayemiz; bu beş ayrı grub gibi görülen mûsikî türlerinin aslında bir bütün olduğunun idrâkine var­maktır, Çünkü karşımızda korkunç bir tablo vardı: Halk mûsikîsi, san’at mûsikîsi diye bir düalite, bir ikilik… Neymiş, san’at mûsikîsi aristok­rat tabakanın, halk mûsikîsi proleteryanın müziği imiş. Böyle bir şey yok. Bunun için de Türk mûsikîsinin saydığımız beş bölümünün arasında da büyük bir fark yok. Bunlar belli bir tarihî akış içinde birbirini tâkîb eden, birbirinden kopmayan nüanslardır. Çok küçük farklardır…

CEBECİ — Enstürüman farkları gibi…

GÜVENÇ — Evet. Bunun için, bu idrâke varmak, bölünmeden uzak­laşıp, bütünleşmeğe geçmek gerekiyor. Biz şunu söylüyoruz : Türk Mûsi­kîsini bilmek demek; bahsettiğimiz bölümlerden herhangi birini bilmek demek değildir. Hepsini bilmek demektir. Bunları bir bütün hâlinde mütalâa etmek, birbiriyle münasebetlerini incelemek ve birbirinden kopmaz öğeler olduğunu kabul etmek gerekir. Nihâî gayemiz bu anlayışa varmaktır. Türk mûsikîsi Bizans’tan. Arap’tan alınmış bir mûsikî değil­dir. Kendi özümüzden kaynaklanmaktadır, kendi spritüel alanımızı, idrâkimizi ve spiritüel ilticamızı yansıtmakta ye taşımaktadır. Taşı­maktadır diyorum, çünkü; mûsikînin icraatında meydana gelen rezonans ve senkronazisyon olaylarının insanın en hassas yeri olan beyindeki limbik sistemle alâkası vardır. Limbik sistem heyecanların merkezidir. Oraya tesir eden en büyük faktör mûsikîdir. Onun için, mûsikî ile tedâvi diye bir konu vardır.

Faaliyetlerimiz arasında, eski, hâlen kullanılan fakat Türkiye’de pek bilinmeyen sazlarımızı araştırmak, onları bulmak, gerektiğinde tamir etmek, yenisini yapmak, icrâ şekillerini öğrenmek ve öğretmek, nota derlemek, arşiv yapmak, bant ve plâk hazırlamak vardır.

CEBECİ- Kullandığınız enstrümanları da bize tanıtır mısınız?

GÜVENÇ-  Ud, tanbur, kanun ve keman gibi çok bilinen sazların yanısıra Türkiye’de az bilinen değişik sazlar da kullanıyoruz. Bunlardan kısaca bahsetmek istiyorum. Memleketimizde kısmen tanınan bir Azerbaycan sazı var : Tar. Bu saz iki gövdelidir ve heyetimiz tarafından kullanılır. Rebab isminde bir sazımız var; Hindistan cevizi kabuğundan yapılan bir gövdeye sap takılarak yapılmıştır. Üzerine yayın balığı veya keçi derisi gerilir. Telleri at kılındandır ve yine at kılından yapılan bir yayla çalınır. Rebab, ney ile beraber Mevlevi musikisinin belli başlı sazlarındandır- Temeli Ortaasya’ya dayanır. Kabak Kemane de kullandığımız sazlar arasında. Sonra Gubuz isminde çok enterasan bir aletimiz var. Bu alet Türkistan ve Kazakistan’da kullanılmaktadır. Ağızla çalınan bu küçük alete Şangubuz da denir. Bir benzetme yapılırsa, gazoz açacağı gibi düşünülecek bir metal içine, çelik bir yay gerilmiştir; bu çelik yayın ağız boşluğundaki titreşimleri melodiyi çıkartır. Ritm sazlar arasında Bendir, Kudüm, Tef gibi sazları kullanıyoruz. Dede Korkut zamanına kadar gittiği söylenen ve kopuzun aslı kabul edilen önemli bir başka gazımız vardır: buna da Dombra veya Dutar denilmektedir. Emir Hüsrev Dehlevî isminde bir Türk’ün icat ettiği ve yine spritüel, ruhî yanı ağır basan ve batıya bu şekilde götürülen bir saz vardır : Sitar ve Vina. Sitar, kabaktan yapılır, üstünde aheng telleri vardır. Bu saz bize Avusturya’da hediye edilmişti. Yavaş yavaş icraatımızda kullanmağa başladık. Kanuna benzeyen ama tokmakla çalınan Santur isminde de­ğişik bir aletimiz daha var. Kısaca Türk sazlarının hepsini kullanmaya çalışıyoruz.

Dikkat edilirse, biz muhtelif aletleri icraatımızda kullanarak, Sanat Mûsikîsi – Halk Mûsikîsi gibi bir ayrılığın olmadığını göstermeye çalışı­yoruz.

CEBECİ — Son olarak ilâve etmek istediğiniz bir şey var mı?

GÜVENÇ — Sonuç olarak şunu söyleyebilirim : Türk, yaşadığı hayat şartları, görüş tarzı ve şuurunun aksedeceği olaylar ve yorumlar açısından mutlu olmaya, mutlu yaşamaya lâyıktır. Onun için, Türk musikisi; mutluluk verir… neşe verir… huzur verir. Ben, acı, ızdırap ve melankoli hali veren musikinin Türk Musikisi vasfını taşıyabileceğini zannetmiyorum. Ama şunu da söylemekte fayda var; insanın hissî ha­yatı çok zengindir. Bu hissî hayatı musiki eserlerine döken büyük bestekârlarımız vardır. Yani bir hüzün terennümü taşıyan ve sanat de­ğeri olan istisnaî eserler de vardır. Fakat esasta. Türk’ün musikisi enerjiktir, hareket kabiliyeti, motivitesi vardır.

TÜMATA adına muhterem TÖRE okuyucularına saygılarımızı sunar, buna vesile olmanızdan dolayı da size teşekkür ederiz.

 

 

Yazar

Töre Dergisi

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar