Türk kadını ve feminizm – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______27.07.2019_______

Türk kadını ve feminizm

Demet Yener

 

Feminizm ne değildir?

Feminizm, çoğunluk tarafından ‘erkek düşmanlığı’, ‘lezbiyenlik’ ve ‘anarşist’ olmak olarak tanımlanmıyor. Elbette erkeklere ve erkekliğe düşman olan, lezbiyen veya anarşist olan feministler de vardır ama feministler tarafından feminizmin bu basit, kimilerine göre aşağılayıcı tanımlardan çok daha fazlası olduğu belirtiliyor. Feminizmin kadınların daha üstün olduğunu empoze etmeye çalışmadığını belirten feministler, sadece erkeğin daha üstün olduğunu varsayan sisteme karşı çıktıklarını savunurlar.

Feminizm, toplumca kanıksanan erkek düşmanlığı düşüncesinin aksine, cinsiyet eşitsizliğini gündeme getirmek için ön planda tutulan bir akım olarak ortaya çıktığını iddia eder. Sadece kadınları değil, erkekleri de yakından ilgilendiren feminizm tanımının, gerçek eşitliği ortaya koymayı amaçladığı vurgulanır.

Feminizm nedir?

Feminizm, en basit tanımıyla cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkan ve kadınların haklarının korunmasını hedefleyen bir dünya görüşü olarak karşımıza çıkar. Feministler tarafından kadınların ve erkeklerin doğal olarak eşit haklara sahip olması gerektiğini öngören bir yapısı olduğu savunulur. Feminizmin temelinin “kadın özgürlüğü”ne dayandığını savunan feministler, cinsiyetle ilişkisi olan unsurları araştırıp ve analiz ettiklerini savunurlar. Amaçlarının da cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırmak, genel kadın sorunlarını araştırmak ve çözmek olduğunu belirtirler.

Feminizm kelimesinin kökeni, Latinceden gelen ve “kadın anlamına gelen “femina” kelimesinden türemiştir. Bu kelimeden türeyen feminizm, eşitliği ve toplumsal gruplar arasındaki farklılıkların yok edilmesini savunmak için ortaya çıktığını savunur. Dünyadaki kadın-erkek eşitsizliğinin bulunmasıyla birlikte, feminizm düşüncesi de kadının toplum içindeki yerini iyileştirmek olarak ortaya çıkmıştır.

Temeli kadın özgürlüğü olması koşuluyla feminizm, birçok alt dalı da bulunan ve güncel olarak da gelişen bir kavram olarak karşımıza çıkar. Bütün cinsiyet rollerine ve ataerkilliğe karşı çıkan radikal feminizm, doğaya hükmetme hevesini kadınlığa hükmetmek ile bağdaştıran ekofeminizm, ve anarşist dünya görüşünü temel alan anarko-feminizm gibi çok çeşitli alt dalları olduğu bilinir.

Feminizm, cinsiyetçiliğe, cinsiyetçi baskı ve sömürüye karşı bir hareket olarak ortaya çıktığını savunan bir harekettir. Bu tanım asıl sorun olarak cinsiyetçiliğe odaklanır. Feminizm asıl olarak cinsiyetçilik üzerine oturan sistematik baskıya karşı olan ve kadın-erkek herkesi cinsiyetçi ve erkekleri kayıran düşüncelerden kurtulmaya cesaretlendiren bir hareket olarak ortaya çıktığını anlatmaya çabalarlar.

Feminizmin derdinin erkekler değil; ataerkil yapılar ve söylemler olduğunu söyleyen feministler, ezme ve ezilme ilişkisi olan ataerkil düzene karşı mücadele ettiğini özellikle belirtirler. Dolayısıyla da bu düzene dâhil olan her şeye karşı olduklarını da eklerler. Feminist olmanın yalnız yaşamak, erkeklerden nefret etmek gibi koşulları olmadığının çünkü feminizmin yalnızca bir adalet arayışı olduğunun anlaşılmasını isterler.

Feminizmin ortaya çıkışı kadın haklarıyla ilgili olsa da sadece bununla sınırlı kalmamıştır. Feminizm akımı, eşit bir dünyayı savunduğunu iddia ettiği için ilk ortaya çıktığı yıllardan itibaren kölelik, eşit vatandaşlık hakları gibi konuların tamamında feministler de yer almıştır. Ayrıca sınıf mücadelesi, ırkçılığa karşı mücadele gibi önemli “insan hakları” konularının da mücadelesinde yer aldıklarını savunmuşlardır.

Feministlerin derdi nedir?

Feministlere göre, tarihin belli bir noktasında, kadınlar “ikinci tür” olarak görülmeye başlandı ve sosyal olarak, erkeklerden daha avantajsız duruma düşürüldüler. Feminist teori, toplumda oluşan bu cinsiyet eşitsizliğini anlamak ve anlatmak isteğiyle doğduğunu savunur.

Sırf küçükken pembe eşyaları olmadığı için, ‘kız gibi’ davranmaması söylendiği için büyüyünce kadınları aşağılayan erkekliği sorguladığını savunan feministler, basit bir ifadeyle kadına ve erkeğe verilmiş rolleri ifade eden toplumsal cinsiyet kavramını tartışırlar. En sık sordukları sorular: Kadınlık ne demek? Erkeklik ne demek? Hepimiz belirli bir cinsiyette doğuyoruz fakat bu cinsiyetlerle ilgili rolleri kim belirliyor?

Baştan beri belirttiğimiz üzere feministlere göre feminizmin amacı, cinsiyete dayalı baskıyı sona erdirmektir. Onlara göre bu amacı benimseyen herkes feminist olabilir. Feminist olmakla feminizmi desteklemenin farklı şeyler olduğunu özellikle belirtirler. “Ben feministim.” cümlesinin bir kimlik ifadesi olduğunu söyleyerek feminizm ile kimlik arasında bir özdeşlik kurarlar. Yine de feminizmin aslında bir kimlik değil, cinsiyetçi yaklaşımın her türlüsünü ortadan kaldırmaya yönelik politik bir tavır olduğunu savunanlar da vardır. O halde buradan hareketle feminizmi politik bir fikir olarak savunan herkes, kimliğine bakılmaksızın feminist olarak kabul edilebilir sonucuna ulaşılabilir. Buna göre, feminizm herkes içindir, sonucu zorunlu olarak çıkar.

Feminizm nereden çıktı?

18. yüzyılda Mary Wolstonecraft, tarafından ilk kez söylenen bazı cümleler kimileri için kadın hareketi adına ilk hamle olarak kabul edilir. “Artık kadınların yaşam şekillerinde bir devrim gerçekleştirilmesinin zamanı geldi. Kadınlara yitirdikleri onurlarını yeniden vermek ve insan soyunun bir parçası olarak dünyanın dönüştürülmesine katkıda bulunmalarını sağlamak için geç bile kalındı. Kadın ve erkek arasında, cinsel arzulama dışında hiçbir fark kalmayıncaya kadar mücadele!”

Feminizmin kavram olarak ilk defa Sosyal Filozof Charles Fourier (1772–1837) tarafından kullanıldığı kabul edilir. Charles Fourier, sosyal olarak gelişmenin tek yolunun, kadınlara daha fazla özgürlük verilmesi olduğuna işaret etmiştir.

Feminizmin tarihi, Aydınlanma Çağı’na kadar uzanır. Aydınlanma Çağı’nın önemli düşünürleri olan Lady Marry Montagu ve Marquis de Condorcet, kadınların eğitim hakkını savunmuşlardır. Onların bu davranışları da feminizm düşüncesinin temellerini atmış oldukları biçiminde yorumlanır.

20. yüzyılın başlarında, tüm dünyada kadınların oy kullanabilmesi ile ilgili tartışmalar baş göstermeye başladı. Özellikle Amerika’da ırkçılık karşıtı hareket yükselişteyken, kadınlar kendilerine karşı ayrımcılık yapılmaması için de seslerini çıkarır oldu. Oy kullanma, eşit iş ve maaş imkânları, cinsel denetim (doğum kontrolü ve kürtaj özgürlüğü) gibi konularda tartışmalar devam etti.

Feministler tarafından “2. Dalga Feminizm” olarak bilinen akımın, özellikle 40’lı ve 50’li yıllarda Simone de Beavuoir’ın öncülük etmesiyle kadın bedeni üzerinde kurulan erkek egemenliğine karşı bir duruş sergileyerek ortaya çıktığını savunurlar. Toplumsal cinsiyet kavramı da bu dönemde ortaya çıkmıştır. Amerika’da ve Avrupa’da süren mücadeleler sonucu, doğum kontrolü yasallaşmıştır.

Feministlere göre, 90’lı yıllara gelindiğinde ise “3. Dalga Feminizm” ile yeni görüşler ortaya atılmış ve feminizm, kadınların sahip oldukları farklılıkları da göz önüne almaya başlamıştır. Onlara göre tek bir kadın tipinden söz edilemezdi, farklı ırk, inanç ve cinsel tercihlere sahip olan farklı kadınların da hakları ve tercihleri saygı görmeliydi.

Feminizm ne işe yarar?

Feministlerin savunduğuna göre, bu dünyada kadınların çalışmasına kötü gözle bakıldığı, evde ev işleriyle meşgul olup çocuk doğurmaktan başka bir misyonu olamayacağının düşünüldüğü zamanlar olmuştu. Dünya üzerinde tecavüze uğrayan kadınların ‘kurban’dan ziyade ‘suçlu’ sayıldığı yerler olduğunu savunuyorlardı. İş hayatında kadınlara eşit imkân sağlamayı bırakın, iş dünyasında var olmalarına bile müsaade olmadığını söyleyerek yola çıkmışlardı. Çok daha eski zamanlarda kadınların doktor, bilim adamı, avukat olamayacağına dair yaygın bir görüş de olduğu için bu hareketin başladığını söylemişlerdir.

Kadınların seçme ve seçilme hakkı alması

Kendilerinin başarılı ve gerekli olduğunu anlatabilmek için kadınların iş, siyaset, bilim gibi alanlarda var olmasını sağlayan her devrimin, feminist kadınların önderliğinde gerçekleştiğini savunmuşlardır. Kendisini “en modern” ülke olarak göstermeye çalışan Amerika’da bile, kadınlara 1920 yılında yürürlüğe giren anayasa değişikliği ile ülke genelinde oy verme hakkı tanınmış, Kasım 1920’de kadınlar ilk parlamento seçimlerine katılmışlardır.

Almanya’da ise 12 Kasım 1918’de kadınlara da seçme ve seçilme hakkının verilmesi için ilk adımı atılmış, yapılan ilk seçimde meclise 37’si kadın 432 milletvekili girmiştir.

Finlandiya, 1906’da kadınlara oy hakkı tanıyan ilk Avrupa ülkesi olmuştur. Kadınlar, İsveç ve Rusya yönetimi altında daha önce oy haklarını kullanmışlardı fakat 1906 kararında, kadınlara meclis seçimlerine katılma ve oy vermek hakkı tanınmıştır.

Bolşevik Devrimi’yle birlikte, 1917’de Rusya ve eski Sovyet cumhuriyetlerinden bir kısmında da kadınlar seçme ve seçilme hakkı elde etmişlerdir. Bu hak 1918 yılı genel seçimlerinde ilk defa kullanılmıştır.

Fransız İhtilali’yle dünyaya cumhuriyet ve demokrasi ilkelerini yayan Fransa’daysa 4 Ekim 1944 tarihinde yapılan yasa değişikliğiyle kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. 29 Nisan 1945 tarihinde ilk defa belediye seçimlerine katılan kadınlar, 21 Ekim 1945 tarihinde de ilk defa parlamento seçimlerinde oy kullanmıştır.

Avrupa’da kadınlara en son oy hakkı tanıyan ülkelerden biri de İsviçre’dir. Kanton düzeyinde ilk oy kullanma hakkını 1959 yılında elde eden İsviçreli kadınların ulusal düzeyde oy hakkına kavuşmak için 1971 yılına kadar beklemeleri gerekmiştir. Son kanton olan Appenzell Innerrhoden’deyse kadınlara ancak 1990 yılında oy kullanma hakkı verilmiştir.

Dünyada kadınlara oy kullanma hakkı veren ilk ülke, 19 Eylül 1893 tarihinde, Yeni Zelanda olmuştur.

Türkiye’de kadınlar seçme ve seçilme hakkına 1934 yılında, birçok Avrupa ülkesinden bile yıllar önce sahip olmuştur. Esasen 20 Mart 1930 tarihinde belediye seçimlerinde seçme hakkı kazanmışlardır. 1933 yılında, Köy Kanunu’nda muhtar seçme ve köy heyetine seçilme hakkı düzenlenmiştir. Milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkına ise 5 Aralık 1934 tarihinde yapılan anayasa değişikliğiyle kavuşmuşlardır. 8 Şubat 1935 tarihinde ilk defa meclis seçimlerine katılan Türk kadınları, mecliste 18 sandalye elde etmişlerdir.

Çalışmak koca iznine bağlı

1990 yılında Türkiye’de kadınların kocalarından izinli olarak çalışabildiğini savunan feministler, İzmir’de şarkıcı olarak çalışan bir kadının, kocası çalışma iznini geri aldığı için boşanma davası açtığını ve mahkemenin de kocadan izin almayı gerektiren kanunun Anayasa’ya aykırı olduğunu öne sürerek davayı Anayasa Mahkemesi’ne taşıdığını anlatırlar. İstanbul’da da Ağustos 1990 tarihinde aktivist kadınlar tarafından bu konu için bir imza kampanyası başlatıldığını belirtirler. Bu konu için toplam beş bin bildiri dağıtılıp iki bin beş yüz imza toplandıktan sonra dilekçenin Anayasa Mahkemesi’ne gönderildiğini ve 29 Kasım 1990 tarihinde kadınların kocalarının izniyle çalışabilmesini öngören 159. maddenin Anayasa Mahkemesi’nce iptal edildiğini emsal gösterirler.

Feministler neden bu kadar öfkeli?

Dünya üzerinde her dört kadından birinin, eşinden ya da aile içindeki erkeklerden şiddet gördüğünü belirten feministler, Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine dayanarak, dünyada her üç kadından birinin hayatlarında en az bir kez dayağa ve cinsel tacize maruz kaldığını ifade ediyor.

Ülkemizdeki araştırmaların da hiç iç açıcı olmayan istatistikler ortaya koyduğuna vurgu yapan feministler, uğradığı şiddeti ifade edemeyen ve istatistiklere dâhil olamayan kadınların da azımsanamayacak kadar çok olduğunu belirtirler. Var olan iki insan cinsinden birinin, sürekli olarak diğeri tarafından ezildiğini, şiddet gördüğünü ve öldürüldüğünü özellikle vurgularlar.

Feminizm kadın-erkek ayrımı için neler yaptı?

Feminizmde düşmanın erkekler değil, cinsiyetçilik olduğunu savunan feministler tarafından ataerkil düzenin cinsiyet sistemleri ve erkek hâkimiyeti eleştirilmiştir. Erkek olmanın; çevredeki kadınlar, çocuklar ya da daha güçsüz erkekler üzerinde hükümranlık kurmak gerektirdiğini belirtirler. Kişiye verilen cinsiyet rolünün güçlü, kontrollü ve duygulardan bağımsız olmayı ve imtiyazlarını korumak için ne gerekirse yapmayı emrettiğini belirterek bunu eleştirirler.

Kadın-erkek eşitliğine odaklanmak sayısız kadının hayatını iyileştirmesine rağmen bu yaklaşım, birçok açıdan sorunlar yaratmıştır. Feministlere göre bunların en başında, bu yaklaşımın ataerkillik ve cinsiyetçilik üzerine kurulmuş sistemi temelden değiştirmek yerine, var olan sistemi kadınların daha fazla hakka sahip olacağı şekilde yeniden şekillendirmeye çalışması gelmiştir. Bu kadın-erkek eşitliği yaklaşımı, bütün erkeklerin birbirine eşit olduğunu ve bütün kadınların da temelde aynı olduğunu varsayar. Oysa Türk kadını için bunlar olmayan bir sorun yaratmaya hizmet etmiş gibi görünüyor. Temelde bakıldığında Türk toplumu ataerkil değil anaerkil bir toplumdur. Esasen kadınlar hiçbir zaman toplumun arka planında yer almamıştır.

Orhun Kitâbeleri’nde geçen “Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam hakanı, annem hatunu yükseltmiş olan Tanrı” ifadesi[1] hatunun, yani kadının, devlet ve millet nezdinde öneminin hükümdardan aşağıda olmadığını açıkça göstermektedir. Benzer şekilde Uygur Kitâbeleri’nde; Uygur hükümdarı Pu-sa’nın annesi U-lohoen’in, devlet işlerini iyi bilen ve oğluyla birlikte devleti yöneten bir kadın olduğundan bahsedilmiştir[2]. Eski Türk mitolojisinde de devlet yönetiminde hatunun rolü ve etkisi hakkında buna benzer örnekler vardır[3]. Anlaşılacağı üzere gerçek anlamda Türk kadını asla erkeğin gölgesinde ya da gerisinde kalma, ezilme, yok sayılma ya da değersizleşme gibi sorunlar yaşamamıştır.

Aynı şekilde Büyük Selçuklu Devleti’nin (1040-1157) kuruluşundan itibaren kadının devlet yönetiminde sahip olduğu saygın ve etkili rolü de Türk tarihinde dikkat çekmiştir. Bu gelenek elbette ki İslâmiyet öncesi Türk toplum hayatının ve yönetim anlayışının bir yansımasıydı. O dönemlerde kadın, sosyal hayatın her alanında yer alır; ata biner, kılıç kuşanır ve üretime katkı sağlardı. Erkeğin gerisinde ve yok hükmünde hiç değildi. Hükümdara (kağan) eş olan kadın, “katun/hatun” unvanıyla yönetimde ve devlet protokolünde hükümdardan sonra gelirdi. Günümüz Türkçesindeki “kadın” sözcüğü de bu köklü ve önemli unvandan gelmektedir. Selçuklu Devleti’nde hatun; hükümdarın devletin merkezinde olmadığı zamanlarda ona vekâlet edecek derecede siyaset bilgisine sahipti. Hükümdarla beraber devlet işlerini yakından takip eder, önemli konularda onun da görüşüne başvurulurdu[4]. O halde Türkiye için, Türk insanı için özüne dönmek yeterli olacaktır. Cinsiyetler arası bir üstünlük ya da eşitlik mücadelesi Türklerin özünde hiç yaşanmamıştır.

Feminizm konusunda feministlere göre büyük yanlışlar!

1. Feministler “erkekleşmiş” ve “dişiliğini yitirmiş” kadınlardır.

Feminizmin biyolojik bir dişilik kavramı ile alakası olmadığını savunan feministler, kadınlar ve erkekler arasındaki farklılıkların bir eşitsizlik nedeni olamayacağını savunurlar. Kadınların da en az erkekler kadar hareket ve seçme özgürlüğü olması gerektiğini savunan ve bu doğrultuda siyaset yapan feministler bunu “erkekleşmek” adına değil, en doğal insan haklarını yaşama geçirebilmek adına yaptıklarını vurgularlar. Feministlerin “erkekleşmiş” olduğu iddiasının, en temel insan haklarını sadece erkek cinsinin hakları olarak gören ve bu hakları ancak erkeklerin icra etme hakkı olduğuna inanan ataerkil düşüncenin sonucu oluşmuş bir iddia olarak yorumlarlar.

2. Feministler erkek düşmanı, koca/sevgili bulamamış çirkin kadınlardır.

Feminizmin bir öfke hareketi değil, bir adalet arayışı olduğunu savunan feministler, feminist olmanın koca ya da sevgili bulmakla alakası olmadığının altını özellikle çizerler. Evli, çocuk sahibi ya da partneriyle birlikte yaşayan birçok feminist olduğu gibi, monogam ilişkileri tercih etmeyen, yalnız yaşayan feministler de olduğuna, feministleri güzellik ve çirkinlik gibi göreceli kavramlar üzerinden açıklayanların, kadınları eril gözün estetik nesnesi olarak cisimleştiren ve onların verdiği insan hakları mücadelesini görmezden gelenler olduğuna vurgu yaparlar.

3. Feministler kadınların üstünlüğünü savunurlar.

Feminizmin temel hareket noktasının cinsiyetler arasındaki eşitsizlikleri ortadan kaldırmak olduğunu ve bunun için herhangi bir cinsin bir diğerine üstün olduğunu savunmanın feminizmin varoluşuna aykırı olduğunu savunan feministler, kadınların üstünlüğünü değil, sahip olmaları gereken olanakları, fırsat eşitliğini ve toplumsal adaleti savunduklarını iddia ederler. Yaptıkları şeyin, bir kişinin dünyaya gelirken sahip olduğu biyolojik cinsiyetin bizzat bir üstünlük ve iktidar kaynağı olarak görülmesine karşı olmak olduğunda ısrarcıdırlar.

4. Feministler lezbiyendir.

Lezbiyenliğin bir cinsel yönelim meselesi olduğunu savunan feministler, bir ideoloji olarak feminizm ile bir cinsel yönelim olarak lezbiyenlik arasında doğrudan bir ilişki olduğunu kesinlikle reddederler. Feminizm ve lezbiyenlik arasında kurulan bağlantının ortak noktasının, her ikisinin de “erkek egosuna ve iktidarına” tehdit olarak görülmesi olduğunu söylerler.

5. Feminizm bir “kadıncılık” ideolojisidir.

Feministler için “kadınlık” ve “erkeklik” biyolojik kategoriler değil, sosyal süreçler ve ilişkiler içerisinde inşa edilmiş ve bu süreçlerdeki iktidar ilişkileri içinde cinsiyetlendirilmiş varoluş kategorileri olarak görülür. Bu inşa süreçlerindeki iktidar ilişkilerini görmezden gelen “kadıncılık” ideolojisinin aksine feministler, kadınların yaşadığı ezilme, görünür olmama ve yok sayılma deneyimlerini ortaya çıkaracak, bu sorunların temsilini sağlayacak bir farkındalık alanı için uğraştıklarını belirtirler.

6. Feminizm sadece kadın hakları ile ilgilenir.

Feminizmin ortaya çıkmaya başladığı ilk yıllardan itibaren hiçbir zaman sadece kadın hakları ile sınırlı kalmadığını söyleyen feministler, 18. ve 19. yüzyıllarda verilen kölelik karşıtı eşit vatandaşlık hakları gibi mücadelelerin de başını çektiklerini iddia ederler. 20. yüzyılda ise sınıf mücadelesi, hayvan hakları, yasal eşitlik, anti-kapitalizm, ırkçılığa karşı mücadele, anarşizm karşıtı hareketler gibi birçok siyasetle kol kola yürüdüklerini, bu siyasetlerin hem teorik hem de pratik olarak gelişmesini ve büyümesini sağladıklarını savunurlar.

7. Feministler saldırgan ve cadı kadınlardır.

Her türden iktidar, sahip olduğu gücü elinde tutabilmek amacıyla kendisine muhalefet edenleri kimlik erozyonuna uğratma, çarptırma, küçük düşürme, yanlış temsil etme ve imaj tahrifine uğratma gibi yöntemler kullanır. Gücü elinde tutanlar, bu gücün meşruiyetini sağlamak için kendisini “doğru”, muhalefet edeni ise “arızalı” olarak temsil eder. Feministlere göre bir iktidar biçimi olarak eril tahakküm “doğru kadını” erkek iktidarına karşı çıkmayan, itaat eden, hanım hanımcık, şefkatli, anlayışlı, seksi ve yumuşak olarak gösterme yolu ile iktidarını kurduğundan, bu “doğru”ya karşı çıkanları saldırgan cadılar olarak resmeder.

Sonuç

20. yüzyıla gelinceye kadar dünya kadınlarının siyasal ve toplumsal hayattaki rolleri çoğunlukla kapalı ve sınırlı kalmıştır. Kadınların, toplumun kendisine biçtiği ev hanımlığı, annelik rolleri dışında kamusal hayata girerek siyasi hakları kazanması ancak demokrasi, insan hakları, eşitlik kavramlarının gelişmesiyle mümkün olmuştur.

Esasen Türk tarihi açısından daha da geçmişe gidildiğinde Orta Asya Türk Devletlerinde kadınların geniş ölçüde siyasi haklara sahip olduğu gerçeği ortaya çıkar. İslamiyet’in kabulüyle birlikte Türk kadını için siyasi hakları kullanma açısından bazı sınırlamalar yaşandı. Özellikle Osmanlı Devleti döneminde Tanzimat Fermanı’nın ilanına kadar olan zaman diliminde İslam hukuku kurallarının dar anlamda yorumlanması sonucu kadınlar bu haktan yoksun olmuşlardı[5]. Sadece siyasi hakların yoksunluğu ile kalmamış olan geriye gidiş, kadınların toplumsal hayattaki birçok hakkını da elinden almış, onu ikinci sınıf vatandaş durumuna düşürmüştür. Buna izin verilmiş olması da Türk tarihi açısından utandırıcıdır. Meşrutiyet döneminde kurulan bazı kadın dernekleri ve basın sayesinde Osmanlı kadını genel anlamda kadın haklarını arama yoluna gitmiş ve siyasi hak talebini de dile getirmeye başlamıştır. Yine de Türk kadınının gerçek anlamda siyasi haklarını kazanması Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan kanunlarla gerçekleşmiştir.

Dede korkut Hikâyeleri’nde ve Türk destanlarında kadın yüksek bir değere sahiptir. Bu anlatılar gerçek yaşamın birer yansıması olduğundan kadın gerçek hayatta da saygı gören, ilham veren, akıl öğreten, devlet işlerini en az erkekler kadar yerine getiren sosyal bir varlık; ayrıca siyasi kararlar veren ve bunları uygulayan siyasi bir kimliktir. Arap seyyahların kaleme aldıkları seyahatnamelerden Oğuzların tek eşli olduğu, kadınlara karşı saygı ve sevgi ile davrandıklarını, kahramanların birçok hususta kadınlarının tavsiyelerine göre hareket ettiklerini, kadınların kocalarına kızdıkları zaman acı ve sert sözler söylediklerini ifade edilir. Destan ve hikâyelerde toplumsal hayat ile aile hayatı birbirlerinden ayrılmaz, aile kavramı yok edilmeden, iç içe yaşanır. Türk kadını at koşturup, ok atıp güreşir. Nasıl eğitildikleri hakkında bilgi bulunmasa da kızların da erkekler gibi av ve savaş eğitimi aldıkları görülür.[6]

Muharrem Ergin’in İbn-i Batuta’dan şu ifadeyi aktarır: Arap seyyah İbn Batuta “Burada öyle ilginç bir duruma şahit oldum ki, o da Türklerin kadınlara gösterdiği saygıdır. Burada kadınların kıymeti ve saygınlığı erkeklerden daha üstündür”.[7]

Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesiyle birlikte İslami etkilere rağmen batının etkisi Osmanlı Devleti üzerinde daha da belirgin şekilde hissedilmeye başlanmış, idari, siyasi, eğitim ve mali alanlarda birtakım düzenlemelere gidilmiştir. Bu düzenlemelerle kadınlara yönelik; Kız Rüştiyeleri (Ortaokul, 1859), Kız Sanayi Mektebi (Sanat, 1870) ve Dârül Muallimat Okulları (Öğretmen Okulları, 1870) açılmıştır. Açılan bu okulların sayısı Padişah II. Abdülhamit Dönemi’nde daha da artırılmıştır[8]. Dönemin aydınları Osmanlı Devleti’nin Avrupa karşısında geri kalması üzerine yazdıkları yazılarda, nüfusun yarısını oluşturan ve eğitimden yoksun bırakılan kadınların durumuna işaret etmiş ve dikkat çekmişlerdir. Türk kadınının hem eş hem de anne olarak Türk milletinin geleceği açısından önemine vurgu yaparak, kadının iyi bir ev hanımı olması yanında kültürel anlamda iyi yetişmesinin sağlanması bakımından, kız çocuklarının okutulması ve iyi terbiye görmesi fikrini makale ve romanlarında tema olarak işlemişlerdir[9].

Kadın haklarının en önemli gelişmeleri II. Meşrutiyet döneminde yaşanır. Dönemin en etkili kadın hakları savunucuları ise, Ziya Gökalp ve Celal Nuridir. Celal Nuri, 1915 yılında yazdığı Kadınlarımız adlı kitabında, kadınların içinde bulunduğu durumu Osmanlı Devleti’nin zayıflamasının temel nedeni olarak tanımlamakta ve yarısı tutsaklık altında yaşayan bir ulusa özgür denemeyeceğine dikkat çekmektedir.[10] “Kadın yükselmezse alçalır vatan” dizelerinin şairi Ziya Gökalp’e göre “Eski Türk ailesi hem demokrat hem feministtir. Zaten demokrat olan cemiyetler, umumiyetle feministtirler”. Gökalp, eski Türklerde kadınların tesettüre riayet etmediğini; şölenlerde, kurultaylarda, ibadetlerde savaş ve barış meclislerinde hatunların hakanlarla beraber bulunduklarını, hakanın şeriki olan hatuna, Türkân unvanı verildiğini söyler.[11]

Türk kadını Millî Mücadele Dönemi’nde de etkin olarak direniş faaliyetleri içerisinde yer almış ve mücadeleci kimliğini ortaya koymaktan çekinmemiştir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Tevhid-i Tedrisat ve Medeni Kanun’un kabulüyle, eğitim alanında ve sosyal alanda erkeklerle eşit haklara sahip olan kadınların siyasi hakları elde etmesinde Türk Kadın Birliği ve Türk Ocakları’nın önemli katkısı olmuştur. Kadınların siyasi hakları kazanmasına yönelik tartışmalar zaman zaman meclis gündemine taşınmış olmakla beraber kadınlar, 1930 yılında belediye seçimlerine katılma, 1933 yılında muhtar seçme ve seçilme ve son olarak 1934 yılında da milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde etmiştir. Bu gidiş gelişlerle dolu yolculuğuna rağmen Türk kadını, Orta Asya’daki haklarına hiçbir zaman kavuşamadığında ve İslami etki toplum üzerinde silinemediğinden bu günkü feminizm tartışmalarında ister istemez yer almak durumunda kalmıştır.

[1] Orkun, H. Namık, Eski Türk Yazıtları, Ankara,1994, s. 41.

[2] Orkun, H. Namık, Eski Türk Yazıtları, Ankara,1994, s. 224.

[3] Bu konuda bkz.: Bahaettin Ögel; Türk Kültürünün Gelişme Çağları, Kömen Yayınları, Ankara, 1979; Abdülkadir İnan, Makaleler ve İncelemeler, s. 276 v.d.; Ahmet Gündüz, “Tarihî Süreç İçerisinde Türk Toplumunda ve Devletlerinde Kadının Yeri ve Önemi”, The Journal of Academic Social Science Studies, (October 2012), Vol. 5, Issue 5, p. 130-133.

[4] Ayşe Dudu Kuşçu, Selçuklu Devlet Yönetiminde Kadının Yeri ve Altuncan Hatun Örneği, 173-191, https://dergipark.org.tr/download/article-file/230992, 2016, s. 173.

[5] Belkıs Konan, Dr., Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, Türk Kadınının Siyasi Hakları Kazanma Süreci, 157-174, http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/1584/17173.pdf, 1 Aralık, 2014, s. 157.

[6] Latife Kırbaşoğlu, Dede Korkut Hikâyeleri’nde Aile, Kadın ve Kişilik Eğitimi, https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1758

[7] Muharrem Ergin; Orhun Abideleri, Boğaziçi Yay., Ankara, 1989, s.21,35.

[8] Leyla Kaplan, Cemiyetlerde ve Siyasi Teşkilatlarda Türk Kadını (1908-1960), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara 1998, s. 8.

[9] Melin Has-Er, Tanzimat Dönemi Türk Romanında Kadın Kahramanlar, Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları, Ankara 2000, s. 406.

[10] Ali Albayrak, Ziya Gökalp’te Kadın ve Aile, Social’Sciences’Research Journal,’Volume’6,’Issue’4, (December 2017), ‘244-252.

[11] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan: Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990, s. 158

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları