Türklerin İslamlaşması süreci: Geçiş döneminin sosyal psikolojik yorumu – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______31.01.2019_______

Türklerin İslamlaşması süreci: Geçiş döneminin sosyal psikolojik yorumu

Hüseyin Akyüz
Türk -Arap savaşlarını resmeden bir tablo
Türk -Arap savaşlarını resmeden bir tablo

300 yıllık geçiş döneminde Türkler

Geçiş dönemi sözü, 751 yılında meydana gelen “Talas Savaşı” ile başlayan İslamlaşma süreci ve bu sürecin sonunda büyük Türk kütlelerinin -örneğin Harzemliler, Karahanlılar, Gazneliler ve Selçuklular gibi- yaşadıkları 300 yıllık dönemi ifade eder. 300 yıllık bu zaman diliminde büyük Türk grupları/boyları, yeni bir inanç metaforuna bağlanmak suretiyle eski dinlerini değiştirdikleri gibi, Uzak Doğu uygarlığından ayrılarak Orta Doğu uygarlığına ve bu uygarlığın kültürel üslubuna doğru kaymak zorunda kalmışlardır.

Bu gelişmeye koşut olarak Türk halkının önemli bir kısmında; Hun, Göktürk ve Uygurlar kanalıyla gelen Türk dili, kültürü ve devlet geleneği önemli ölçüde canlılığını koruyordu. Bu Türk halkları, kimi yazarlar tarafından altın sikkelere benzetilen[1] toplumsal normları bütünüyle unutmuş değillerdi. Özellikle Göktürklerin oluşturduğu sosyal normlar yanında, devlet yönetimiyle ilgili öğeler canlılığını henüz yitirmemişti.  Başka bir anlatım biçimiyle İslamlaşmaya başlayan büyük Türk kütleleri, bir yandan kendilerini Türk yapan öz değerlerini altın sikkeler gibi koruma altına alırlarken, diğer yandan da İslam dini aracılığıyla gelen ve toplumun değerler dünyasına yerleşmeye çalışan yeni uygarlık verileriyle/ürünleriyle de karşılaşıyorlardı. Böylece Türk halkı iki yönlü baskı altına girmiş bulunuyordu. Bunlardan biri toplumu baskı altına alan, varlığı koruma metaforu olan gelenekçi tavır, öteki de değişimci, yani progressif eğilimdir. Geçiş dönemi yaşayan Türk toplumunda bu iki tavır, çoğu kez itaat, benimseme ve hatta özümseme davranışları sergileyerek uzlaşı süreci yaşamış, fakat az da olsa bu yıllarda paradoksal ve kaotik ilişki biçimleri de görülmüştür.

Yusuf Has Hacib’in gözünden geçiş döneminde toplumsal değişim

Geçiş döneminin çok önemli düşünürlerinden biri olan Yusuf Has Hacib, o günlerde Türk toplumunun durumunu şöyle anlatır: “Hayat zorlaştı, endişe çoğaldı, hırs ve tamah gittikçe arttı, huzur azaldı. Fakir, dul ve yetimlere şefkat gösteren yok. Dünyayı başka bir kalıba koydular da hayrete düşen yok….Dünyanın sonu geldi; nizam bozuldu; iyiler kötülere bakarak değiştiler. Akıllı olanlar, bilgili bilir; yıl, ay, gün geçtikçe dünya günden güne bozuldu….Nizam ve kanunların hepsi değişti, ak ve kara birbirinden farksız oldu”[2].  Fakat Yusuf Has Hacib, tarafımızdan Türk Magna Carta’sı olarak nitelenen o muhteşem yapıtı Kutadgu Bilig’ de, devlete ve devlet başkanına bu konuda güveninin olduğunu belirtir. O, Karahanlı Türk devletinin her şeyi düzelteceğine ve her çeşit sıkıntının üstesinden geleceğine de kesin olarak inanmaktadır[3].

Yusuf Has Hacib tarafından eleştirilen insanlar arasındaki ilişkilerin yarattığı sıkıntıların, düşünen bazı insanları rahatsız etmesi doğaldır. O dönemde Türk toplumunu ayakta tutan kültürel ve toplumsal değerler; örneğin töreler, gelenekler ve inançlar değişmiş, bu değişim toplumsal kurum, organ ve yapılarda çok önemli farklılaşmalar yaratmıştır. Fakat İslam aracılığıyla gelen yeni uygarlık değerleri de tam olarak halk tarafından benimsenip özümsenmediği için, ya da eski değerlerle yeni değerler arasında çok güçlü bir sentez kurularak bütünsel anlamda tam bir benimseme davranışı sağlanamadığı için, toplumsal ve kültürel yönden özümseme davranışına geçilerek rahatlama süreci yaratılamamıştır.

Bu tür sıkıntıların ortaya çıkmasının bir nedeni de şudur: İslamlaşma başlayış itibariyle bir elit hareketidir ve yukarıdan aşağıya doğru gelişmiştir. Müslümanlık, Türk aristokratları/prensleri, düşünürleri ve askerleri aracılığıyla Türk halkına empoze edilen bir değişim hareketi olduğundan, tüm bireyler tarafından kısa bir zaman diliminde benimsenmesi mümkün değildir.

Kültürel boşluk nedir?

Doğal olarak tüm halkın kısa bir zaman içinde ve birden bire devrim biçiminde tüm değerlerini ters yüz etmesi de düşünülemez. Değerler dünyasındaki değişim tarihin ağır temposuna uygun olarak, özellikle de toplumun güzide varlıkları tarafından gerçekleştirilebilir ve değişime uğrayan toplumsal normlar, çeşitli yollarla halka aşılanarak kabul ettirilmeye çalışılır. Bu bağlamda çok hızlı ve baskıyla desteklenen değişim istekleri çok güçlü bir etkileyici organ tarafından sağlanıyorsa, karşı koymak belki mümkün olmadığından, bir itaat/baş eğme davranışı doğabilir. İtaat davranışının benimseme davranışına dönüşmesi için de çok güçlü ve etkili ikna organlarına gereksinim vardır. Çünkü değişimin doğal bir yanı da karşı koyma davranışıdır. Bu davranış, normatif reddetme, kognitif/bilişsel reddetme, bağımsızlık isteği biçiminde olduğu gibi, değişen öğelerle stabil öğeler arasındaki mesafe çok geniş olduğundan, ya da değişim sürecinde böyle bir mesafe oluşturulduğundan, çok etkileyici bir “kültürel boşluk” doğabilir. Söz konusu açıdan bu mesafe ve yaratılan bu boşluk ısrarla sürdürüldüğü takdirde, çeşitli toplumsal bunalımları, örneğin herodian ve zilotoist tavırları ortaya çıkarabilir. İslamlaşma sürecinde ara sıra kimi yazarlar tarafından eleştirilere konu edinilen sıkıntılar bu bağlamda düşünülmelidir.

Toplumsal, kültürel, siyasal, düşünsel ve dinsel amaçlar taşıyan, başka bir ifadeyle köklü değişim ve dönüşüm süreci aracılığıyla uygarlık değiştirme olayının kendine özgü bazı yasa ve ilkelerinin olacağı kesindir. Böylesine bir değişim ve dönüşüm hareketinde değişimi empoze eden kültür ya da uygarlıkta ileri gitmiş toplumun uyguladığı çeşitli yöntemler yanında, değişime muhatap olan aday toplumun algı kapasitesinin/alırlılık gücünün, sahip olduğu toplumsal, kültürel ve düşünsel düzeyin oluşturduğu ana tutumların/ana zihniyetlerin varlığı da çok önemlidir. Doğal olarak zaman içinde oluşan bu tutumların içerisinde kognitif/bilişsel ve duygusal öğeler birlikte bulunurlar ve bunlar aynı zamanda o toplum için kontrol mekanizmaları oluştururlar. Çeşitli yollarla dışarıdan gelen değişimle ilgili baskı ve özendirmeler, çoğunlukla kontrol mekanizmalarının süzgecinden geçerek, ya da geçmeyerek biçim kazanırlar.

Toplumsal değişimde hangi etkenler göz önünde tutulmalıdır?

Gerçekten de bir toplumun çeşitli alanlarında ön görülen değişim sürecinde, etki kaynağının çekiciliği, kullandığı yöntem ve tekniklerin etkinliği, o andaki mevcut koşulların oluşturduğu ortamsal durum gibi, ara değişkenlerin engelleyici özellikleri ve yaşanmış çeşitli örneklerin varlığı yanında, aday toplumun algısal kapasitesi, kültürel düzeyi, bilgi birikimi ve düşünsel aktivitesi de hesaba katılmalıdır. Daha açık bir ifadeyle eğer kültürel bir normu, toplumsal bir tutumu, bilimsel bir yasayı, felsefi bir akımı, siyasal bir paradigmayı ve bunların tümünü az ya da çok içine alan genel bir “zeitgeist”ı aday toplumun güzide bireyleri ve referans grupları aracılığıyla o topluma mal etmek istiyorsak, en azından o toplumun güzide bireylerinin özellikle de referans gruplarının, yeni pozisyonu anlayabilecek bir birikime sahip olmaları gerekir. Bu olay öğrenme sürecindeki ilkelerle özellikle de transfer konusuyla benzerlikler içerir.

Türklerin İslamlaşması sürecinde etkili olan eğilimler nelerdir?

Türklerin İslamlaşması sürecinin yorumlanmasında bu genel eğilimler yanında, biraz daha özel olan şu bakış açılarının da değerlendirilmesi gerekir:

  • Yeni değerleri empoze eden kaynağın/gücün özellikleri.
  • Ortamın o andaki durumu, ortamsal/durumsal özellikler.
  • Empoze eden gücün kullandığı yöntem ve teknikler.
  • Aday toplumun öne sürülen konulara karşı duyduğu ilgi ve gösterdiği gereksinim.
  • Verici ve alıcı güçler arasındaki zaman ve mekân yakınlığı.
  • Verici ve alıcı güçler arasındaki ilişki sıklığı.
  • Alıcı toplumun alırlılık kapasitesi.
  • Verici güç tarafından empoze edilen toplumsal, kültürel, bilimsel ve düşünsel öğelerle, bunu algılayacak durumdaki toplumun sahip olduğu değerler ve düşünceler arasındaki düzey yakınlığı.
  • Gerek form ve gerekse içerik öğeleri bakımından benzerlik, tutumlar arasındaki benzerlik yanında tutumların aynı yönde oluşu da çok önemlidir. Çünkü bir tutumu kendi yönünde/mecrasında değiştirerek aşırılaştırmak kolay, ters yüz etmek mümkün olmakla birlikte çok zordur.

Dokuz madde altında sıraladığımız bu ilke ve ölçütlerin tümünü ve ayrıntılı olarak Türklerin İslamlaşması sürecine uygulamak bu çalışmanın sınırlarını aştığından, kısaca bu açılardan İslamlaşma olayını irdelemeye çalışalım:

Eski Türk inançlarında Tanrı ve İslam’da Allah

1) Empoze eden kaynağın/gücün özellikleri, sunumu ve bunun karşısında Türklerin durumu. İslam dininin Müslüman olmayan, özellikle de “Tek Tanrı inancına/hanef dinine” mensup olmayan halklara önerdiği yeni yaşam biçiminin temel normları şunlardır: Tek Tanrı inancı, yani imana ilişkin konular. İbadet ve muamelata ilişkin esaslar, bu bağlamda insanlar arası ilişkilerin düzenlenmesiyle ilgili olanlar.

İnanç konusunda İslam’ın önerdiği normların birçoğu Türklerin inanç sisteminin pek fazla uzağında bulunmuyordu. Eski Türk devlet ve toplum yaşamında din çok değerli bir kurumdu. Özellikle kağanların kutsanmışlığı içinde din ile asalet kaynaşmış olarak yer alıyordu. Hun, Göktürk ve Uygur kağanları Tanrısal güce sahip insanlardı. Eski Türklerin toplumsal yaşamında Tek Tanrı inancı başat bir konumda bulunuyordu. Fakat halkın din ile ilgisi mesafeliydi ve seküler özellikler taşırdı. Önceleri doğa güçlerine inanan Türkler, daha sonra özellikle Göktürklerden itibaren tek tanrı olan Gök Tanrıya inanmaya başlamışlardı. Doğa güçlerini de yer ve gök melekleri olarak anmaya başlamışlardı. Bilge Kağan’dan öğrendiğimize göre Türkler, soyut hale getirdikleri yaratıcı bir güce, Tanrıya inanıyorlardı. Müslümanların Allah kavramına verdikleri anlam ve yükledikleri görevler arasında gerek form ve gerek içerik bakımından çok güçlü bir benzerliğin olduğu söylenebilir.

Gerek inanç sistemlerinin ve gerekse onun yansıması biçiminde gelişen ibadet ve muamelatla ilgili davranış biçimlerinde ana eksen Tanrı inancıdır. Onun benimsenmesi konusunda Türkler çok fazla sorun yaşamamışlardır. Tanrı inancının İslami terminolojiye uygun olarak benimsenmesi, doğal olarak dinsel içerik taşıyan tüm eylem biçimlerinde az ya da çok kabul görecektir. Türkler, Tanrı imajını Allah kavramıyla karşılamakla birlikte, bu imajı günümüze kadar Allah kavramının içerdiği anlamda kullanmışlardır. Göktürk kanalıyla gelen Türklükle ilgili ana kavramlar, günümüzde bazı kişi ve gruplar tarafından hoş karşılanmamasına rağmen, çok sayıda insan bunları kullanmaya devam etmektedir.

Türk töresinde ve İslam’da devlet, adalet, yardımlaşma ve dayanışma

İslam dininin “muamelat” kavramı içerisinde dikkati çeken konuların başında –ki bu tüm dinlerde, hatta laik ve seküler düzenlerde de mevcuttur- doğruluk, dürüstlük, mala, cana kıymama ve adam öldürmeme gibi konuları önerme yanında, İslam, adil davranışı, yardımlaşmayı ve dayanışmayı da öngörür. Eski Türk toplumsal yaşamı dikkatle incelendiğinde, Bilge Kağan’ın Göktürk devleti bu ilkelerin tümüne sahiptir. Bu devlet ulusal özelliklerle sosyal devleti kaynaştırmış olmakla, İslam’ın Müslümanlar için önerdiği davranış şemasını bizzat uygulamış oluyordu. “Muamelat” kavramının içinde devlet konusunu da tartışmak gerekir. Gerçekte İslam dini, kendine özgü bir devlet düzeni önermemiştir. Hz. Muhammed gerek dinin ve gerekse de yönetimin tartışmasız önderi olarak bir cemaat modeli oluşturmaya çalışmış, fakat bir devlet modeli ortaya koymayı düşünmemiştir. Ondan sonraki dönemde devlet ile din ilişkisi Müslümanlar arasında çok şiddetli tartışmaların odağında yer almış ve sıkıntılı anlar yaşanmıştır. Dört halifenin üçü öldürülmüştür. Emevi hanedanı iktidarı ele geçirince “Arap Şuubiyetine” bağlı bir monarşi oluşturmuştur. Onların halefleri olan Abbasiler de kişi ve grupların devlet yönetiminde kullanılması bağlamında yine “halife” adını taşıyan hanedan rejimi kurmuşlardır. Bunun karşısında yine İslami renkler taşıyan bir devlet sistemi kendini göstermiştir. İslam’ın “Şia” yorumuna dayanan bu devlet anlayışı da, yönetim erkinde “imamet” adını alan yeni bir İslami devlet sistemi oluşturmaya çalışmıştır.

İslam’ın doğuşundan bir hayli zaman geçtikten sonra ve çok tartışmalı da olsa İslam’da “imamet” ve “hilafet” biçiminde iki ana eğilim doğmuştur. Bunların çeşitli varyantlarının olacağı da kesindir.

İslami isim taşıyan bu devlet düzenlerinde halifeler ya da imamlar, Batı ortaçağının dinsel ikliminde olduğu gibi, ya bizzat halkı yönetirler, ya da öteki devlet düzenlerinin meşruiyetini tayin ederlerdi. Gazneli ve Selçuklu devletlerinin Bağdat halifeleriyle yaptıkları savaşım, Papa ile Batılı kralların savaşımlarını anımsatmaktadır.

Türkler, İslam coğrafyasına girmeye başladıklarında, başka bir ifadeyle İslam onlar tarafından benimsenmeye başladığında, devlet düzenleri olarak bu iki ana eğilim ve onların varyantları örnek model olarak karşılarında bulunuyordu.

Müslümanların önerdikleri devlet düzenlerinin çok kısa olan devlet tarihlerine karşın Türklerin devlet felsefesi ve buna bağlı olarak oluşturulan bin yıllık bir devlet geleneği mevcuttu. Bu gelenek dünyanın çok ender uluslarının yaşadığı ve yaşattığı bir anlam içeriyordu. Gerçekte Türklerin, devlet anlayışı itibariyle Müslümanlardan öğrenip alabilecekleri pek fazla bir şey yoktu. Çok belirgin olarak hakan ve kağan kavramları yerine sultan, emir daha sonraları padişah ve Yavuz Selim’den sonra sık olmamakla birlikte halife unvanı da kullanmışlardır. Şu konuyu da belirtmeliyiz. Karahanlılar ve ondan önce Müslüman olan tüm devlet yöneticileri, İslam’a hizmeti önemli bir görev olarak algılamışlardır. Onlar için İslam dinini yaymak ve onun zaferini sağlamak bir çeşit varlık nedenidir. Ancak egemenlik hakkı onlarda kalmak koşuluyla, kimi konularda özverili davranmışlardır. Örneğin kimsenin dini inancına ve konuştuğu dile müdahalede bulunmamışlardır.

Türklerde ve İslam’da kadın, evlilik, aile ve kölelik

Toplumsal ilişkiler bağlamında, İslam’ın önerdiği evlilikle/aile ve kölelikle ilgili anlayışla, Türk gelenekleri arasında tıpkı inanç konusunda olduğu gibi benzerliklerin bulunduğu görülmektedir. Eski Türk devlet ve toplum yaşamında kadına, evlilik ve aile kurumuna çok büyük bir değer verilmiştir. Kadın, güneşe benzer. Nasıl güneş dünyayı aydınlatıyor ve tüm canlıların yaşamını sağlıyorsa, kadın da gerek ailenin ve gerekse toplumun yaşamında çok önemli bir işleve sahiptir. Aynı zamanda “hatun/ katun” askerlikte ve devlet işlerinde de yüksek bir konuma sahiptir önemli görevler üstlenir. Eski Türk toplumunda yönetim erkini elinde bulunduranlar (hanedan) hariç olmak üzere, tek eşle evlilik esastır. Eski Türk aile anlayışında kadını aşağılamayan, köle haline getirmeyen bir ataerkil yapı vardır. Zina yasaktır, “kaç-göç” yoktur.

Eski Türk toplumsal yaşamında kölelikle ilgili belirgin bir kurumlaşmadan söz edilemez. Fakat Türklerin köle/memluk olarak çeşitli ülkelere götürüldükleri ve bu ülkelerde asker ve bürokrat olarak çalıştırıldıkları ve daha sonra da bunlardan bazılarının mevcut yönetimi yıkarak devlet kurdukları görülmüştür.

İslam’ın doğuşuyla birlikte Arap toplumunun evlilik ve aile yapısında, aynı zamanda kadın imajında ve kölelik kurumunda da çok belirgin değişmeler olmuş, kadının değeri artmış, kız çocukları öldürülmemiş, tek eşle evliliğe doğru bir hareket başlatılmıştır. Yine kölelik kurumunun zaman içinde, tedricen ortadan kalkması için teşvikler başlatılmış, Hz. Muhammed tarafından zengin Müslümanlara kölelerini azat etmeleri önerilmiş ve aile ve kölelik konusunda İslamiyet değerli bir başlangıç yapmış ve bu konularda tedricen bir değişimi gündeme taşımıştır.

Türklerde ve İslamda bilim ve dil

Etkileyen kaynak olarak İslam’ın sunumları arasında yer alan diğer konu da, fıkıh, kelam, hadis ve Arap dili ile ilgili olanlardır. Türklerin bu konulara yabancı olması doğaldır. Fakat İslam’ın büyük Türk grupları tarafından kabul edilmesiyle birlikte bu çalışma alanlarında yıldız gibi parlayan düşünürler yetişmiştir. Bu bağlamda “Mâtüridiyye Mezhebi”nin kurucusu olan müfessir ve fakih Mahmûd el-Mâturîdî es-Semerkandî (ölm.944) ve Mahmud Zemahşeri (1075- 1144) örnek olarak gösterilebilir.

İslam aracılığıyla Türklere ulaşan çok önemli bir çalışma alanı da felsefe, mantık, tıp, fizik, kimya ve matematik gibi bilgi ve bilim alanlarında ortaya konulan yapıtlardır. Abbasi halifeleri olan Memun ve Mutasım döneminde Antik Çağ bilim ve felsefe yaşamını yansıtan çok sayıda kitap Arap diline tercüme edilmiştir. Arap kentlerinde ve İran’da felsefe ve bilim halkaları oluşmuş, Türkler çok kısa denecek bir zaman diliminde gerek felsefe ve mantık ve gerekse tüm bilim alanlarında zirveye çıkmışlardır. Bu konu ile ilgili çok sayıda zirve isim bulunmaktadır.

Eğitim ve öğretimle ilgili çalışmalardan da söz etmek gerekir. dârü’l-hikmeler, medreseler ve sıbyan mektepleri açılmış, Tuğrul Bey ve onu takip eden Selçuklu sultanları bu okulları daha da geliştirerek uygulamaya koymuşlardır.

Etki kaynağı olarak Müslümanların Türklere sunumları içinde sayılacak önemli bir alan da tasavvuf hareketidir. 9. yüzyılın ortalarında Basra’da başlayan bu mistik hareket, Ahmed Yesevi (1083-1166)’de Türkleşerek, Türklerin gönül dünyasını İslam’a ısındıran bir Türk tarikatının doğmasına neden olmuştur.

Siyasal bilimlerde de Arap ve İranlı unsurların çalışmaları Türk insanını da etkilemiş, Türkler de bu anlamda değerli yapıtlar vermeye başlamışlardır. Tarih, coğrafya, mimari ve dil/edebiyat alanlarında da önemli gelişmeler olmuş, Türkler bu alanlarda da önemli bir düzey tutturmuşlardır.

[1] Bottomore, Thomas Burton;  Elite und Gesellschaft,  Verlag C.H. Beck,  München,  1966,  s. 25.

[2] Yusuf Has Hacib,  Kutadgu Bilig, Çev: Reşid Rahmedi Arat, Türk Tarih Kurumu Basımevi,  Ankara, 1994, s. 464- 465.

[3] Akyüz, Hüseyin;  Kutadgu Bilig’de Sosyo-Pedagojik ve Siyasal Söylem, Eser Matbaacılık, Erzurum,  2002,  s. 100.

       

Yazarın MİSAK'taki yazıları