22.03.2023

Üniversiteler ve yöneticilik sorunu

Akademisyenler, yönetici olmak ve yöneticilere yakın olmak gibi gereksiz heyecanlara kapılınca; bilime katkı yapmaya, ekip olarak araştırma alanlarında ve laboratuvarlarda çalışmaya, duyarlılık ve sorumluluk bilinci yüksek öğrenciler yetiştirmeye yeterince odaklanamıyorlar.


Üniversiteler, toplumun düşünen insan ve aydın ihtiyacını karşılamak, fen ve sosyal bilimler alanında bilimsel araştırmalar yaparak toplumsal sorunların çözümüne katkıda bulunmak, ülke ekonomisine liyakatli insanlar yetiştirmek vb. işlevleri yerine getirmek için kurulmuş kurumlardır.

Türkiye üniversiteleri, uzun bir süredir bilimsel çalışmalar ve toplumsal sorunlara çözüm üreten araştırmalarıyla pek gündeme gelmiyor. Üniversiteler, var oluş nedenleri doğrultusunda toplumsal kalkınmanın, demokratik gelişmenin ve sosyal bütünleşmenin sağlanmasında, en etkili kurumlar olmaları gerekirken, ülkemizde çoğunlukla yöneticilik sorunlarıyla gündeme geliyor. 12 Eylül 1980 öncesinde sağ-sol çatışmaları, boykotlar ve işgaller ile gündem olurlardı. YÖK sonrasında ise önceleri askerî, daha sonradan siyasi vesayet altındaki YÖK başkanları ile gündem oluşturur oldular. Son yıllarda ise üniversiteler, daha çok rektörlerin atanma biçimleri ve liyakat sorunlarıyla tartışmaların merkezine oturdular.

Üniversite akademik bir kurum ama!

12 Eylül 1980 öncesi üniversiteler, Atatürk Üniversitesi dışında, kendi yöneticilerini kendilerinin belirlediği özerk kurumlar olarak yönetilmekteydi. Üniversite kurumunda, 1960’lı yılların sonuna doğru öğrenci hareketlerinde ciddi artışlar meydana gelmişti. Güvenlik güçleri, üniversitelerin içindeki çatışmalara doğrudan müdahale edemez, ancak rektörlüğün çağrısı ile üniversiteye polis girerdi. 12 Eylül 1980 İhtilalinin temel gerekçelerinden biri de mevcut üniversite yönetimlerinin, kampüslerdeki terör olaylarını önlemekte âciz kalmaları sorunuydu.

12 Eylül 1980 sonrasında, 06.11.1981’de yürürlüğe giren ve tamamen tepkisel bir tutumla oluşturulan 2547 Sayılı Yükseköğretim Yasası ile üniversite yönetimleri, siyaset karşısındaki bağımsız ve özerk yönetim biçimini kaybettiler. 2547 sayılı yasanın yapılandırdığı üniversite yönetimi, akademik ve bilimsel çalışmaları esas alan bir örgüt için asla uygun olmayan hiyerarşik ve otoriter yapıya dönüştürüldü. Yasanın 13. maddesinin “b bendi”, rektörlere çok aşırı yetkiler vermek suretiyle akademik kurumlar açısından son derece “merkeziyetçi” ve “otoriter” bir konum yarattı. Rektörlük atama sürecinde, üniversitelerin araştırma ve öğretim görevlileri ile okutman ve uzmanlarının katılmadığı, sadece kadrolu öğretim üyelerinin oy verdiği tuhaf bir seçimle, 6 rektör adayı belirlenir ve YÖK bunlardan üç rektör adayını Cumhurbaşkanlığı makamına sunardı. Üniversitenin öğretim üyelerine altı rektör adayı belirleme seçiminde, altıdan fazla aday olursa en fazla oy alan altı aday YÖK’e giderdi. Rektör adayı belirleme seçiminde, altıdan az aday olursa seçim yenilenirdi. Bu yüzden, rektör olarak atanma konusunda kendisini en güçlü gören aday, bu seçimde altı adayın çıkmasını garantilemek için eksiği tamamlamak üzere en güvendiği kişilerden birine veya birkaçına kendi kendilerine oy vermelerini sağlayarak altı adayı tamamlardı. Üniversitede altı öğretim üyesinin rektör adayı olduğu, üniversite öğretim üyelerinin de ciddi bir seçim yapılıyormuş gibi oy verdikleri ve daha sonra da YÖK’ün üçe indirdiği bu adaylardan birisini, Cumhurbaşkanı rektör olarak atardı.  Bu atamalar sırasında, üniversite öğretim üyelerinin birkaç yüz oy vererek rektör olarak atanması için iradesini gösterdiği aday değil de en az hatta tek bir oy alan adayın bile rektör olarak atandığı örnekler vardı.

2016’daki dinci casusluk ve terör örgütünün kalkışmasından sonra ilan edilen olağanüstü hâl ile birlikte, üniversite öğretim üyelerinin yanlış rektör adayları seçtikleri gibi bir gerekçeyle olsa gerek, yasa kapsamında öğretim üyelerinin altı rektör adayını belirleme seçimleri de kaldırıldı. Aslında, mevcut yasaya göre üniversiteler, rektör seçmiyor, sadece rektör adayı belirliyorlardı. Hâlihazırda rektörlük ataması ise yapılan başvurular içinden birisi -yeni Cumhurbaşkanlığı sistemi ile ayrıca bir siyasi partinin de genel başkanı olan- Cumhurbaşkanlığı makamınca yapılmaktadır. Yetkileri sınırlı mahalle muhtarını bile mahallenin sakinleri seçerken, yetkileri oldukça geniş tutulmuş üniversite rektörlerini, bütün akademik kadroların katılımıyla doğrudan üniversite mensuplarının seçememesi, üniversiteleri birer akademik kurum olmaktan uzaklaştırıp özellikle yeni üniversitelerin siyasallaşmalarına uygun bir kapı açmaktadır.

Otoriter yönetimler durmadan yeni yöneticilikler üretir

Emek-yoğun etkinliklerin yürütüldüğü hiyerarşik ve otoriter örgütlerde, doğaları gereği yönetici sayısı fazladır. Otoriter yöneticilikte, gerçekte alt kademede çalışanlara pek güvenilmediği için kendileri adına örgütün her kademesinin denetim altında tutulmasını güvence altına almak maksadıyla, çok sayıda yöneticilik kadroları oluşturulur. Böylece otoriter kurumların tepe yöneticileri, her düzeydeki çalışanlarını, örgütsel amaçlara ulaşılmasında birer insan kaynağı gibi görmek yerine, çoğunlukla onları, kendi yöneticilik konumlarını sürdürecek elemanlar olarak görürler. Hiyerarşik ve otoriter yönetimlerde, doğrudan herhangi bir katma değer yaratmadan, örgütün asli işlerini yürüten insanlar üzerinde çok sayıda yöneticilik kadroları vardır.

Başarılı toplumlarda, bilgi-yoğun etkinliklerin yürütüldüğü üniversiteler ve bilimsel araştırma kurumları, yatay örgütlenme ve demokratik bir yönetim tarzına dayandırılır. Bu yüzden, yönetici sayısı oldukça az olmaktadır.

Üniversiteler yöneticilik üretim merkezleri midir?

“Her ile üniversite, her ilçeye yüksekokul” sloganıyla üniversite olgusu, tamamen siyasi popülizme kurban edilmiştir. Eskiden, siyasetçilerden il ve ilçelerine “fabrika” isteyen ahali, şimdilerde bir çarşı kültürü kolaycılığı olarak yeni müşteri potansiyelleri elde etmek istiyor. Siyasi iktidarlar, ülkedeki mevcut üniversitelerin bilimsel araştırmaları ile birtakım yeniliklerin yaratılmasından çok, açtıkları üniversitelerin sayısı, kontenjanların artışı ve binlerce öğrenci sayısı ve yapılan inşaatlarla övünüyorlar.

Küçük yerleşim yerlerinde açılan üniversite ve yüksekokullarda, çok sayıda yeni hiyerarşik yönetim birimleri ortaya çıkıyor. Bu yönetim birimlerinin başına, çoğunlukla genç öğretim üyeleri yönetici olarak atanıyor. Çok küçük yerleşim yerlerinin talebi doğrultusunda, yersiz ve gereksiz olarak, açılan fakülte ve yüksekokul yöneticilikleri için binlerce profesör, doçent ve doktor öğretim üyesi, hiyerarşik birer yöneticilik kadrosuna atanmak için adeta yarışıyorlar. Oysa bu akademisyenlerin asıl işlevleri, bilimsel çalışmalar ve yayınlar yapmak, bilimsel araştırma bulgularını öncelikle öğrencilerine ve topluma yaymak olmalıydı.

Genç yöneticiler, akademik kariyerin başında olup henüz bilim yapmanın zevkine ve huzuruna kavuşmadan, bilim dışı bir alanda, katı ve sert bir otoriter ilişkiler zinciri içinde enerjilerini harcıyorlar. Profesör unvanını almış olan çok sayıda bilim insanı, tam da bağımsız ve özgür bir bilinçle bilime katkıda bulunma kıvamına geldiği bir çağda, sıradan kişilerin bile yapabileceği görevlerle oyalanıp duruyor. Bunlar arasında en şaşılacak yönetici grubu ise özellikle felsefe ve hukuk kökenli öğretim üyeleri oluyor. Bilimsel alanlarının gereği olarak entelektüel olmaları gereken felsefe ve hukuk kökenli öğretim üyelerinin, katı ve otoriter bir hiyerarşik yapı içinde, üstlerine tam itaat, astlarına mutlak buyurgan bir yönetim davranışına sahip olmaları, gerçekte “akademisyenlik” kavramıyla çelişen tutumlardır.

Akademik çalışma mı, yöneticilik mi?

Üniversitelerin sayısının ve alt birimlerinin rastgele çoğalması sonucunda, mevcut akademik kadroların önemli bir kısmı, yöneticilik yapma uğruna akademik amaç dışında kullanılmış oluyor. Böylece, çeşitli anabilim dalları alanında yeterince akademik yoğunlaşma ve etkileşim olamıyor. Kıdemli ve genç akademisyenlerin çok dağınık birimlerde, birbirleriyle akademik bir etkileşime girmeden yöneticilik yapıyor olmaları nedeniyle bilimsel ve akademik çalışmalar açısından birer “ekol” olma imkânı bulunmuyor. Hiyerarşik ve otoriter bir yönetim sistemi altında akademik kökenli kurumlar, birer bürokratik örgütler haline gelince, entelektüel tavır ve eleştirel düşünceler boğulduğu için toplumun ihtiyacı olan bilimde yaratıcılık ve yenilikler ile toplumsal sorunlara uygun çözümler çıkmıyor.

Akademisyenler, yönetici olmak ve yöneticilere yakın olmak gibi gereksiz heyecanlara kapılınca; bilime katkı yapmaya, araştırma yapmaktan zevk almaya, ekip olarak araştırma alanlarında ve laboratuvarlarda çalışmaya, duyarlılık ve sorumluluk bilinci yüksek öğrenciler yetiştirmeye yeterince odaklanamıyorlar. Öğretim üyelerinin, otoriter bir yönetim sistemi içinde yöneticilik beklentisi ve pratiği, akademisyenliğin temel niteliği olan bilimsel özerklik anlayışını zaman içinde buharlaştırıyor.

Bilimsel Özerklik İçin Üniversite Reformu Şart

Üniversitelerin mevcut yönetim tarzı ve sistemini reforme edecek bir dizi yasal düzenlemeler gerekmektedir. Bu bağlamda, üniversitelerin temel işlevlerini ve misyonlarını yerine getirmedeki en önemli stratejik güç olarak bilimsel özerklik yeniden inşa edilmelidir. Bilimsel özerkliği güvence altına almak da ancak siyaset başta olmak üzere, hiçbir otoritenin karışamadığı bir üniversite yönetim tarzıyla mümkün olur.

Türk üniversitelerinin her düzeydeki yönetici ve kurullarının seçimleri, doğrudan ilgili birimlerin akademisyen çalışanları tarafından belirlenmelidir. Siyasetçiler başta olmak üzere hiçbir otoritenin, yargı denetiminin dışında, üniversite yönetimine müdahale etmelerine fırsat verilmemelidir.  Ayrıca, 2547 sayılı yasasının rektöre verdiği aşırı yetkiler, üniversitelerin senatosuna, fakültelerin ve diğer yüksekokulların yönetim kurulları ile bölüm kurullarına dağıtılarak daha demokratik bir yönetim tarzına geçilmelidir.

Akademik birer kurum olarak kendi temel işlevlerini ve amaçlarını gerçekleştirme yönünde belirlenen standartlara uymayan üniversiteler, fakülteler ve yüksekokullar-çevredeki uygun akademik birimlere yatay geçiş sağlanmak suretiyle- kapatılmalıdır. Üniversitelerin her akademik birimine uygun yetenek ya da puana sahip olan gençlerin eğitim alabilmesi için rastgele çoğaltılan kontenjanlar azaltılmalıdır. YÖK üniversitelerinin çoğu, mevcut sayıları ve sürekli artan kontenjanlarıyla adeta birer genç işsizler deposu olmuştur. Üniversitelerin önündeki yersiz yığılmaları önlemek ve sanayinin ara eleman ihtiyacını karşılamak üzere organize sanayi bölgelerinde işbaşı meslek kursları açılmalıdır.

Sonuç olarak, yapılacak yasal reformla Türk üniversitelerinin siyasi vesayet altında birer bürokratik aygıt haline gelmeleri önlenmelidir. Türk üniversitelerinin yöneticilik sorunu çözüldüğünde, bilimsel başarılarının ve akademik verimliliklerinin de artacağı umudunu taşıyabiliriz.

 

Yazar

Feyzullah Eroğlu

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

2 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar