Mevzuubahis Türkiye ise…

Siyaset, şimdiki gibi bir olayı alıp onun üzerinden karşı tarafa ateş etmek değildi. Yani olayları veya insanları değil, daha çok kavramları tartışırlardı. Tekraren: Küçük zekâlar insanları, orta zekâlar olayları, büyük zekâlar kavramları tartışır!


Geçen yazımda sözünü ettiğim siyaset atmosferi… Demirel’in, Erdal İnönü’yü hastanede ziyaret edip eli avuçlarında geçmiş olsun dilemesi. Demirel, Ecevit, Türkeş, Deniz Baykal, Erbakan, Çiller, Mesut Yılmaz’ın bazen ikili bazen çoklu televizyon programları. Günümüzden ne kadar farklı! Kimse kimseye hain, yalancı falan demiyor. Zaten o günlerde, seçim dönemlerinde, partilerin devlet radyo ve televizyonunda belirli konuşma saatleri vardı. Hepsi çıkıp tezlerini savunurdu. Bahsettiğim televizyon tartışmaları bunların dışında, gönüllü bir araya gelişlerdi. Lütfen YouTube’a gidin ve yukarıda verdiğim liderlerin isimlerini yan yana yazın. Bu konuşmalara erişeceksiniz. Allahtan elimizin altında internet ve onun bilgi depoları var da kimse “Yok daha neler!” diyemiyor.

Küçük, orta ve büyük zekâlar- tekrar

Tartışılan konular, çoğunlukla, her birinin ne yapacağıydı. Projeler anlatılır; planlar, programlar tokuşturulurdu. Zaman zaman sertleşen tenkitler de. Ama fikirlere yönelik tenkitler. Sen hainsin, yok sen geri zekâlısın falan değil.

Siyaset, şimdiki gibi bir olayı alıp onun üzerinden karşı tarafa ateş etmek değildi. Yani olayları veya insanları değil, daha çok kavramları tartışırlardı. Tekraren: Küçük zekâlar insanları, orta zekâlar olayları, büyük zekâlar kavramları tartışır!

Belki hepsinden önemlisi, herkesin eşit olmasıydı. İktidar partisinin başkanıyla diğerleri eşitti. Kimsenin süpermenlik iddiası yoktu. Zaten biri süpermenlik taslamaya kalksa ayıplanırdı.

Gerçi parti liderlerinin üstünde cumhurbaşkanı vardı ama onun yetkileri son derece sınırlıydı. Dünyada da öyledir. Hem icraya yetkili hem de ulaşılamayacak zirvelerde, tenkit edilemeyecek bir siyasî güç, olmaz; olamaz. Demokrasilerde olamaz tabi. Mesela Kuzey Kore’de olur. Veya Suriye’de.

Devlet başkanı yetkisizse denetimden de masundur. Yetkiliyse denetlenir de tenkit de edilir; hem de en sert şekilde. Devletin başının masuniyeti ile icranın başının yetkisini birleştirip, ortaya çıkan garip sisteme, “İşte şimdi kuşa benzedin!” demek kimsenin aklına gelmemiş!

İngiltere ve ABD

İngiliz Kraliçesi’ne bakınız. Siyasî partilerin üstündedir. Siyasetin normal akışı içinde parti liderleriyle tartışmaz. Fakat icra yetkisi de yoktur. ABD Başkanı? O icraya yetkilidir ama meclis, senato ve adalet kurumu, başkana her adımında kök söktürür. Senato ve meclis kabul etmezse pek adım da atamaz. Her yaptığı, yaptığı an denetim altındadır. Şiddetli tenkitlerin hedefidir.

İngiliz Kraliçesi demişken: Crown (Taç) dizisini seyrettiniz mi? 40 bölümlük güzel bir yapım… Kraliyet ailesinin her türlü mahremiyetine giriyor. Eşlerin bir birinden soğumasından, ihanetlerine kadar. Senaryo, kraliyetin yatak odalarına kadar uzanıyor. ABD’de Başkan Trump’a, medyada ve meydanda yapılıp edileni izlediniz mi? Düşünüyorum da… Bunların yarısı, hatta onda biri, mesela Kuzey Kore başkanlık ailesi hakkında yazılsa, oynansaydı ne olurdu? Crown’ın yazarları, yönetmeni hatta oyuncuları acaba şimdi neredeydi? Ben de itiraf edeyim; misal verirken bu Kuzey Kore epey işime yarıyor. Zaman zaman da Suriye, Demokratik Kongo Cumhuriyeti falan!

Bir Ecevit hatırası

Gelelim partilerin ve liderlerin bir birine karşı tavırlarına… Özlemle anlattığım geçen döneme. Hangi yolu savunurlarsa savunsunlar, fikirleri ne olursa olsun, onların bir kabulü vardı. Bu kabul ortadaydı ve herkesin malumuydu: Solcusu da sağcısı da, devletçisi de liberali de Türk’tü, Türklük için, Türkiye için çalışıyordu.

Birinci Körfez Savaşı sırasında, Türk Ocağı Genel Merkez Yönetim Kurulu’ndaydım. Kerkük konusunda bir muhtıra hazırladık ve bütün parti başkanlarını, başbakan ve cumhurbaşkanını, makamlarında ziyaret edip kendilerine düşüncelerimizi anlattık. Eski başbakan ve DSP Genel Başkanı rahmetli Ecevit’e, Ocak Genel Başkanı, eski devlet bakanı Sayın Sadi Somuncuoğlu ile birlikte gitmiştim. Sadi Bey, 70’li yıllarda Başbakan Ecevit’i TBMM’de en sert tenkit eden milletvekiliydi. O tenkit konuşmalarını “666 Ak Gün” adlı bir kitapta topladı. Ecevit’in sloganı, “Akgünlere!” idi ya… Ziyarete döneyim. Siyasette birbiriyle bu kadar sert mücadele eden iki isim, Kerkük söz konusu olunca bir araya gelebiliyordu. Ziyaret sırasında gördük ki rahmetli Ecevit’e, Türk Ocağı’nın muhtırasını vermemize hiç gerek yokmuş. O bizim yazdıklarımızı okumadan bizim fikirlerimizi bize anlattı. Şöyle de toparladı: “Milletlerin hayatında fırsat pencereleri vardır. Bu, Misak-ı Millî’yi tamamlamak için bizim fırsat penceremiz olabilir.

Tekrar İngiltere

İngiltere ile bitireyim. Yine kendimden, Millet ve Milliyetçilik (Panama, 2016) kitabımdan intihal eyliyorum:

1940 yılında, İngiltere parlamentosunda İngiliz Komünist Partisi’nin kapatılması tartışılıyordu. Başbakan Winston Churchill, Avam Kamarası’nda yaptığı konuşmada kapatmaya karşı çıktı, ‘Bildiğim kadarıyla İngiliz Komünist Partisi’ndekiler İngiliz’dir. Ben İngilizlerden endişe etmem.’ dedi.”

Churchill’in sözlerini, ünlü Amerikan sosyolog Seymour Martin Lipset’in bir kitabının, Washington Post’da yayımlanmış bir bölümünden almıştım: Buradan ulaşabilirsiniz.

Milletliğini bilen milletlerin demokrasileri böyledir işte…

Yazar

İskender Öksüz

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar