Azerbaycan’da milletin adı ne? – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______08.01.2021_______

Azerbaycan’da milletin adı ne?

Azerbaycanlı kavramı Azerbaycan’ı geçmişinden koparıp soysuzlaştırmaktır. Tarihî adalet yerini bulmalı, Türk halkının adı resmen tanınmalıdır. Zira Azerbaycan’ın geleceği Türklük bilinci ve adına bağlıdır. Azerbaycan’ı kurtaracak güç Türkçülük’tedir.

Nesib Nesibli

Bu yazı, Türk Yurdu dergisinin 398. sayısından iktibas edilmiştir.

Milletin varlığının olmazsa olmaz şartlarından biri ortak değerlerdir. Bu ortaklık yok ise millet de yok. O zaman kabileden, kabile birliğinden, kavimden veya tamamlanmayan milletleşme sürecinden bahsetmek gerekmektedir.

Anthony D. Smith istenilen etnisitenin varlığı için gerek olan altı şarttan birincisi olarak “kolektif bir özel adın” olmasını gerekli bilmektedir.1 Bu yegâne özel ad milletleşme sürecinin başlarında ortaya çıkan “Biz kimiz?” sorusuna cevaptan ibaret olmuştur. Daha sonralar o (milletin adı) millî değere çevrilerek birleştirici fonksiyon taşımıştır. Günümüzde çok moda olan post-modernizmin kavramlar üzerinde titizliği, aslında kavramlardaki yanlışları kabartarak ün kazanması bilinen gerçeklerdendir.

Ad meselesi belki de hiçbir millette Türklerde olduğu kadar önemsenmemiştir. Mazlum Türklerde milletleşme sürecini engellemek veya hızını kesmek için Rusya, İran ve Çin’deki hâkim rejimler ortak addan istifade edilmesini engellemeye gayret göstermişlerdir. Tam tersine Türk millî aydınları da bu konunun üstüne gitmiş, ortak değer olarak onu (Türk adını) koruyup kollamaya ve yaymaya çalışmışlardır. Bu hareket de doğasına uygun olarak “Türkçülük Hareketi” adı almıştır.

Bu keşmekeşli hikâye Azerbaycan örneğinde daha aydın olarak kendini gösterir. Bilinen yabancı devletlerin (Rusya ve İran) bir zamanlar dayattığı adlar kafa karıştırmakta ve yarattığı buhran şimdi de sürmekte; milletleşme süreci karşısında en hassas engel olarak karşımıza çıkmaktadır.

Problemin tarihi üzerine

Romanof Rusya’sı ve Kacar İran’ı arasında vuku bulan iki savaş (1804-1813, 1826-1828) sonucunda Azerbaycan toprakları bölünerek zorla iki devletin bünyesine katıldı. Güney ve Kuzey Azerbaycan’da siyasi gidişat farklı istikametlerde gelişti. Azerbaycan bölünme döneminde henüz millet-devlet kuruculuğu aşamasına dâhil olmamıştı. Bu yüzden millî kimlik meseleleri Rusya ve İran devletlerinin belirleyici müdahalesi ile şekillenecekti.

Kuzey Azerbaycan aydını ülkesini etnik, kültürel, dinî, tarihî geçmiş bakımından farklı olan Rusya İmparatorluğu’nda buldu. Kuzey Azerbaycan’da yenileşme/aydınlanma hareketinin banileri Abbaskulu Ağa Bakıhanov (Küdsi, 1794-1847) ve Mirza Feteli Axundov’un (Axundzade’nin, 1812-1878) eserlerinde millî konular, özellikle milletin ve dilin adına açıklık getirebilecek münasebet yoktur. Onlar etnonim karşılığında resmî “Kafkasya Müslümanları” veya “Zakafkasya Tatarları”, lingvonim karşılığında devletin resmen dayattığı “Tatar dili” kavramını kullanırlar. Mirza Feteli, Osmanlı’daki Türkçe ile “Zakafkasya’da yaşayan Tatarların dilini”,  “kökünden farklı” diller saymaktadır.2 Azerbaycan nüfusunun çoğunluğunun dilini Azərbaycan dili olarak adlandıran ve ilk defa yaygınlaştıran da muhtemelen Axundzade’nin kendisidir.3 Axundzade’nin dram eserlerini yazdığı dile (Zakafkasya’da yaşayan Tatarların dili) münasebeti de sorunludur: “Tatarlar şimdiye kadar halis Tatar dilinde edebiyattan mahrumdurlar ve bu dilde okumak için orijinal eserlere tesadüf edilemez; eğer Tatar dilinde bazı eserler var ise, onlar ya başka dillerdən tercüme olunmuş, ya da Fars, Türk ve Arab sözcükleri ile dolu, anlaşılmaz bir dilde yazılmıştır. Böylece, bu eserler, daha doğrusu, bu tercümeler esasında Tatar dilinin ruhunu anlamak ve bu dilin halkın kullandığı vaziyetde öğrenilmesi mümkün olmadığı gibi, heman eserlere dayanarak, bu dilin gramatik kaide ve kanunlarını, hatta böyle bir kaide-kanunu öğrenmek için gösterici edebiyatı tertip etmek de mümkün değildir.”4

1870’lere kadarki tarihi süreçte, etnosun geçmişi hakkında doğru dürüst konsept oluşmadı; “vatan” kavramı netleşmedi; dilin ve etnosun adı  meselesindeki belirsizlik daha da arttı (âdeta Müslümanlar, resmî olarak Zakafkasya Tatarları, edebî ortamda Türkler, ender hâllerde  Azerbaycanlılar). Okumuş kesim, yazılarında âdeta Rus hâkimiyetinin istikrar  sağlamasını övüyor, Rus medeniyeti ve edebiyatına secde ediyordu.

Hasan Bey Zerdabi’nin (1842-1907) faaliyetleriyle millî hareketin başlaması sonucunda “millet, dil ve vatanın adı” meselesi gündeme geldi. Millet ve dil kavramı olarak Türk, vatan olarak Azerbaycan kavramı yazıda gözükmeye başladı. Güney Kafkasya’da yaşayan Tatarların dilinin Osmanlı’daki resmi dilden “kökünden farklı” olduğunu iddia eden Mirza Feteli’den farklı olarak Zerdabi şöyle yazıyordu: “Doğrudur, Osmanlı’da konuşulan dil, bizim dile uymuyor, ancak onların pek öyle farkı yoktur ki birinden ötekisine tercüme etmek ihtiyaç olsun.” Zerdabi başlıca farkı, Osmanlı’daki resmî ve edebî dile Arapça, Farsça ve başka dillerden alınmış çok sayıda kelimelerin bulunmasıyla açıklıyordu.5 Zerdabi’nin kurduğu Ekinçi gazetesi (1875), millî bilincin oluşması için ön şart olan “biz-onlar” ikiliğini ortaya koymaktadır. Onun için “biz”, Kafkasya Müslümanlarıdır, Doğu coğrafyasıdır. Bu Müslümanlar, “kendi Türk dilimizi” konuşuyorlar ve Kafkasya’nın en fazla nüfusa sahip halkını oluşturuyorlar.

Keşkül Dergisi

Keşkül dergisinin 14 Kasım 1890 tarihli 115. sayısında çıkan “Avam Dolaşmak, Rüya Görmek Mi Dedin?” başlıklı makale, sonralar araştırmacıların örnek gösterdikleri kaynak olmuştur. Tiflis Garı’nda “keçisakallı bir yabancı, başında koca külah, omzunda keçe, kalçasında yarım arşınlık hançer asılı olan makale yazarından saf Türkçesiyle” milliyetini soruyor. Yazarın, Müslüman olduğunu söylemesi yabancıyı ikna etmiyor. Onun ısrarları karşısında yine kendini Müslüman sayan adam şöyle düşünüyor: “Ben hangi milletten olduğumu biliyor muyum? Bizim molla veya din hocası acaba biliyor mu?” Yabancı onun sustuğunu görünce izah etmeye başlıyor: “Arap, Fars, Türk, Hint, Afgan ve diğerleri, bunların hepsi Müslüman ancak her birinin milliyeti ayrıdır.” Daha sonra da bu yabancı kendi dininin Katolik [Hıristiyan], milliyetinin İtalyan olduğunu söylüyor. Millî kimliğini bilmeyen Müslüman, yine de “…ayıp da olsa dürüstçe arz etmem lazım: ben ne milletten olduğumu bilmiyorum.” diyor. Millî bilinci olmayan bu adamı bırakmayan yabancı, milliyetin özelliklerini, ne olduğunu açıklamaya çalışıyor. Milliyet kavramından habersiz olmayı “avamlık” (cehalet) sayan söz konusu yabancı, bu adamın milliyetini ona izah ediyor. O, şunu açıklıyor ki Rusların ve Gürcülerin sizlere “Tatar” demelerine rağmen siz Tatar değilsiniz, “Sizin diliniz, âdetiniz, huyunuz Tatarlardan başkadır.” Söz konusu yabancı, millî bilinci olmayan bu “koca külahlı” Müslüman’a milliyetinin “Azerbiycan” olduğunu söylüyor. Üstelik Aras’ın öteki yakasında da aynı “Azerbiycan taifesinin” bulunduğunu ekliyor. Bu sözlerden etkilenmiş bilinçsiz adam şuna karar veriyor: “Bundan böyle mollaları, din hocalarını bıktıracak; …Neden bize bu hususlardan bilgi vermediklerini soracak.”

Keşkül dergisinde kimlik arayışlarına yönelik olarak yayınlanan yazılar arasında Mehemmed Şahtahtlı’nın (Mehemmed Ağa Şahtahtinski’nin, 1846-1931) bir makalesi dikkat çekmektedir. “Biraz da kendimizi konuşalım ki Azerbaycan Türkleriyiz.” çağrısı yapan yazar, etnik birliğin yakın tarihi ve mevcut durumu hakkında ilginç görüşler dile getiriyor: “Biz Azerbaycan Türkleri, Rus istilasından önce şimdiki Güney Kafkasya’nın bağımsız ve tek sahibiydik. İran, biz idik. Şimdiki zamanda nüfus sayısına göre, Kafkasya kavimlerinin hepsinden fazla olanı yine biziz. Ve hamdolsun, servet ve kudrete göre komşularımızın hiçbirinden eksik değiliz. Bununla birlikte, nasıl olmuşsa olmuş ve biz şimdi bilim ve eğitim açısından Kafkasya milletlerinin geride kalanı olmuşuz.”6 Yazar, “bazı kasıtlı, kötü niyetlilerin iddialarının aksine” bu geri kalmışlığın, bizim milletin daimî özelliği olmadığını düşünmektedir. Yazar, aynı makalede Osmanlı Türkçesiyle Azerbaycan Türkçesi (Bazen de “Azerbaycan dili” ifadesini kullanıyor.) arasında mukayese yapıyor ve bunları aynı dilin değişik lehçeleri kabul ediyordu: “Bizim dil ile Osmanlı dili bir dildir. Aralarında olan fark, ancak lehçe veya avam deyimiyle sathi farktır.” Şahtahtlı, mukayese olarak Almanca ile Fransızcadaki farklı lehçeleri örnek gösteriyordu. Osmanlı Türkçesinin farklı özelliği olarak o, Arapça ve Farsça kelimelerin fazlalığını, ayrıca bu yabancı dillerin gramerlerinin Türkçeyi etkilemesinden rahatsız olduğunu kaydediyordu.

Dikkat çeken ilginç gerçeklerden biri de Keşkül dergisinin hükümet baskıları sonucunda kapanmasından (1891) sonra Ünsizade kardeşlerin yeni basın organı olarak Azerbaycan adlı gazetenin yayınlanması için resmî başvuruda bulunmalarıydı. Bu başvuru geri çevrildikten kısa süre sonra ağabey Seyid Ünsizade’nin ardından küçük kardeşi Celal Ünsizade de Osmanlı Devleti’ne göç etti.

Mehmet Emin Resulzade

Rus hâkimiyetinin Azerbaycan nüfusunu ısrarla Tatar veya Müslüman olarak adlandırmasına rağmen, milletin ve dilin adını (Türk, Azerbaycan Türkü, Türk dili) artık büyük bir çoğunluk, özellikle milliyetçi aydın kesim benimsemiş oldu. Millî yükseliş döneminin başlamasıyla (1905) bu meselelere dikkat daha da arttı. Bir taraftan Çarlık hâkimiyetinin Türk adını yasaklaması, diğer taraftan milliyetçi aydınların Türklüğe sarılmaları kendini açık şekilde göstermektedir. Çarlık hâkimiyetinin “Türk kelimesi ile Türkçülük mesleğine [fikrine] karşı hasım olması” M. Emin Resulzade’nin de dikkatini çekmiştir.[7] Hayat gazetesinin yayımına izin verirken Kafkasya Genel Valisi’nin bu gazetede Türk dili değil, Azerbaycan dili kullanılması gerektiğini özel olarak vurgulaması ilginç bir tarihî olgudur.  Kurucuları gazetenin başlığında “Türkçe İslami gazetedir.” yazdılar. 1915’de Açık Söz gazetesini kuran M. Emin Resulzade daha da ileri gitti ve başlığa “Türk gazetesidir.” yazdı. Mirza Bala Mehmetzade bu hadiseye büyük önem verir: “Çoktan başlamış olan Azerbaycan millî hareketi kendi adını almamıştı. Bu hareket, adsız bir kahraman gibi kalmıştı. Gazetelerin başında ‘Müslüman gazetesi’ ismi, mekteplerin levhalarında ‘Rus-Tatar mektebi’ sözleri yazılı idi. İşte, böyle bir vaziyet içerisinde ‘Müsavat’ fırkasının mürevvici [organı] şeklini alan ‘Açık Söz’ ilk defa olarak, ‘Müslüman’ ve ‘Tatar’ sözlerini ‘Türk’ sözü ile değişmeğe girişti ve millete ‘Sen Türksün!’, Rus hükümetine ‘Biz Türküz!’ diye hitap etti ve kendini ‘Gündelik Türk gazetesidir.’ diye ilan eyledi.”8

Azerbaycan Halk Cumhuriyeti döneminde (1918-1920) ülke ve dilin adı gibi meselelere açıklık getirildi. Ülkenin ve milletin adı dış etkiler olmaksızın millî devletin yasama organı tarafından onaylandı. Türklük simgesi olan mavi renk devlet bayrağının birinci rengi olarak resmileşti; devlet dili “Türkçe” olarak tespit edildi. Bilinen örneklerden diğeri, Parlamento’nun Başkan yardımcısı Dr. Hasan Ağayev “Dilekçe Türkçe lisanda olmadığı için bakılmıyor.” kaydıyla dilekçenin üzerine not düşermiş. Bağımsızlığın birinci yıldönümünde, genç Üzeyir Hacıbeyli millî aydınların yaşadığı sevinç duygusunu Azerbaycan gazetesinde şu sözlerle anlatıyordu: “Azerbaycan’ın, Türklükle istikbal meyveleri yetiştirmek için elverişli bir zemin oluşturduğunu, Osmanlı Türk kardeşlerimiz dahi ikrar ve itiraf ederek, bize ümidi-nazar ile bakmaktalar. Gerçekten, Azerbaycan idi ki, Türk Şarkında sağlam bir milliyet hissi uyandırdı, millet ne olduğunu milliyetini unutmuş Türklere bildirdi. Onlara – sen evvel-evvel bir Türksün, dedi ve ‘Türküm’ dedirtti.”9

Sovyet rejimi ilk dönemde ülkenin, milletin ve dilin adıyla ilgili özel bir politika yürütmeye gereksinim görmedi. Azerbaycan Sovyet Sosialist Respublikası’nda [Cumhuriyetinde] Türk dili, Türk milleti, Türk edebiyatı, Türk şiiri, Türk İşçi Tiyatrosu… sıradan bir kavram idi ve sorgulanmasına da gerek görülmüyordu. Pasaportların milliyet maddesinde Türk yazılıyordu. M. Emin Resulzade bu dönemdeki Sovet politikasını sonralar “Bolşevik Türkçülüğü” olarak nitelendirecekti.10 Oysaki Türkistan’da “böl-yönet politikası” (boylar esasında milletler, lehçeler esasında millî edebî diller, bölgeler esasında millî cumhuriyetler oluşturmak) 1924’den sonra tüm gücüyle devam etmekteydi. Azerbaycan’a bu alanda “zaman tanınması” kendi başına açılması gereken mesele sayılabilir. Bu muammada Türkiye Cumhuriyeti ile dostluk politikası yürüten Sovyet Rusya’sının, Türkiye-Azerbaycan münasebetlerinin özel statüsünü dikkate alması da rol oynayabilirdi. Sovyet-Türkiye ilişkilerinin soğuması, daha sonra gerilmesi, Moskova’nın yerel Sovyet Türkleri politikasının sertleşmesiyle atbaşı yürümekteydi.

Sovyet rejimi, 1930’ların ortalarından itibaren Azerbaycan’da yerel kültüre karşı açık savaşa başladı. En duyarlı ve sarsıcı darbe millî kimliğe vuruldu. Halkın adının zorla değiştirilmesi, milletleşme sürecinin hızlanması ve sürecin tamamlanması karşısında daha sonralar da  aşılmaz bir duvar oluşturdu. Kasım 1936’da toplanan Azerbaycan SSR 9. Olağanüstü Sovyetler Kurultayı, Azerbaycan’ın yeni anayasasını kabul etti. Anayasa’da hiçbir açıklama yapılmadan  milletin adı değiştirildi. Türk milleti, oldu “Azerbaycanlı”. Aynı şekilde, Türk edebiyatı oldu “Azerbaycan edebiyatı”; Türk İşçi Tiyatrosu oldu “Azerbaycan İşçi Tiyatrosu” vs. Böylece milletin adı yasaklandı, yerine ülke adı konuldu. Bu, aslında Sovyet rejiminin Azerbaycan’da Türk etnik-millî varlığını reddetmesi, Türklüğün millet değil, yalnız sakin, ahali olabilmesine izin vermesi demekti.

Sovyet otoritesinin sonuna dek Türk adı üzerindeki yasak kaldırılmadı. Aksini iddia edenler milliyetçi, Pan-Türkist “suçu” ile cezalandırıldılar. 1937’deki “Büyük Terör” kurbanlarının çoğunluğunun Pan-Türkist (yani Türklerin birliğini isteyen) olarak sorguya alınması ve cezalandırılması, işte bu yasağa itirazla izah edilmelidir.  Çok sonralar ABD’li araşdırmacı S. Enders Wimbush Sovyet Türklerinin kendi adını “unutmasına” hayretini şöyle ifade ediyordu: “Bildiğim kadarıyla hiçbir güç başka bir halka, hatta [ABD’deki kızılderili kavimlerden biri olan] Navajo’lara bile bu kadar başarılı bir yabancı kimlik dayatamamıştır.”11 Gerçekten de dünya tarihinde örneği az görülen bu hadisenin izahını, kanımızca Sovyet rejiminin uyguladığı kültür savaşının gaddarlığında aramak gerek.

Perestroyka döneminin başlamasıyla doğal olarak millî kimlik meseleleri de ortaya çıktı.  1988’den sonra Bakü’deki Lenin Meydanı’ndaki (bir süre sonra Azadlık Meydanı) gösterilerde en fazla seslenen ve en gür seslisi “Türkazer!, Azertürk!, Türk, Türk!” sloganıydı. Bu, Sovyet rejiminin Türk sözü ve kavramı üzerine koyduğu tabuya itiraz, kendine dönüşe çağrı idi. Millî hareket gidişinde resmî ve yeni oluşmakta olan özgür basında Sovyet döneminin mirası sert eleştiriliyor, yüzyılın başlarındaki Biz kimiz? sorusuna yeniden cevap aranıyordu. Yeniden Türk, Azerbaycan Türkü, Azeri Türkü kavramları yaygınlaşmaya başladı. Yeni kurulan siyasi ve kültür örgütlerinin âdeta hepsi adı geçen kavramları benimsemişti.12

Ebulfez Elçibey

Millî hareket dalgasında iktidara gelen Ebülfez Elçibey Hükûmeti (1992-1993) faal “de-kolonizasyon” siyaseti yürütmeye başladı. Bu siyaset çerçevesinde toplumsal hayatın millîleştirilmesi doğrultusunda bazı adımlar atıldı. Mevcut anayasanın taleplerine uygun olarak, Azerbaycan dilinin (Türkçenin) devlet kurumlarında kullanılması için harekete geçilmesine karar verildi. Millî Meclis (parlamento) 22 Aralık 1992’de Devlet Dili Hakkında Kanun’u kabul ederek, bu dilin Türk dili olduğu hakkında tarihî gerçekliği teyit etti. Bu yasayla birlikte Stalin rejiminin Türk kavramı üzerine getirdiği tabu da kaldırılmaktaydı. Aynı zamanda eğitim sisteminin millîleştirilmesine başlandı.

Reddiyenin mantığı/mantıksızlığı

Millî demokratik hareketin ve partilerin millet inşası anlayışının yokluğu, Haydar Aliyev iktidarına, düşünce hayatında karar verme yetkisini ele geçirme şansı verdi. 1993 Haziran’ında Kuzey Azerbaycan’da yeniden iktidara gelen komünist kesim, eski siyasi davranış tarzını ve kozmopolit-otoriter düşünce sistemini kendisiyle birlikte iktidara taşıdı. Yeni yönetim, eski yönetimi ideolojik açıdan gözden düşürmek için yeni “millî düşünce” arayışına girdi. Yeni yönetime göre, millî hâkimiyetin (AHC hâkimiyetinin) ideolojik dayanaklarını yok etmek için Türkçülüğü karalamak gerekmekteydi. Buna ilişkin ilk makale dönemin Başkanlık kurumunun şube müdürü, felsefe doktoru (sonralar Devlet Başkanlığı yönetiminin sorumlusu) Ramiz Mehdiyev tarafından yayımlandı. Mehdiyev, Türkçülük, Tarihin Gözü ile yahut Millî İdeal Yüzyılların Kavşağında başlıklı geniş makalesinde.13  Osmanlı’da ve Türkiye’de Türkçülük hareketinin tarihini tahrif ederek söz konusu hareketi “anlamsız ve perspektifsiz” ideolojik-siyasi bir akım olarak değerlendirdi. Ayrıca bu makalede, Türkçülüğe alternatif gibi düşünülen “Azerbaycancılığın” daha sonraki yıllarda çeşitli yazarlarca farklı biçimlerde kullanılmasının resmî formülü de yazıldı: “Azerbaycancılık halkımızın çok acı çektiği ve sıkıntılar yaşadıktan sonra yarattığı tarihî bir değerdir; gerçek bağımsızlığa ulaşmak, tek, bölünmez ve üniter Azerbaycan’ı korumanın yegâne aracıdır. Günümüzde Azerbaycancılık, millî hayatımızın asırlık geleneğidir. Ayrıca Azerbaycancılık, ülkemizde yaşayan tüm milletlerin ve etnik grupların kardeşliği, ortak faaliyeti ve karşılıklı etkileşiminin tarihî ve genel kaderini belirleyen faktördür. Dolayısıyla Azerbaycan’ın bütünlüğünü korumak tüm bunların ortak mücadelesini gerektiren tarihî bir birikimin sonucudur. Bu, Azerbaycan halkının hayatî çıkarlarının birliği ve Azerbaycan halkının demokrasi ve ilerleme uğrundaki mücadelesinin gayesidir. Azerbaycancılık; karşılıklı yardımlaşmanın, iş birliğinin ve eşitlik ilkelerinin temeli olarak bu değerlerin bozulmasına neden olabilecek tüm durumlara karşı uzlaşmaz bir tutum sergilemek demektir.”.14  Böylece, komünist dönemin “Sovyet halklarının kardeşliği ve salsılmaz birlikteliği” sloganı yeni şartlarda iktidarın yorumunda “çokuluslu Azərbaycan halkı”, onu teşkil eden milletler arasında kardeşlik şeklinde tecelli etti.

Ramiz Mehdiyev’in bu makalesi ve bunu takip eden makale ve kitapların15  temel içeriği, “yeni ulusal düşünceden” yola çıkarak Türkçülüğe karşı bir alternatif yaratmak olmuştur. Oysa bu, mantığa aykırıdır; çünkü bu akımlar birbirlerine karşı değildir. Aksine, birbirlerini tamamlamaktadır. Aslında otoriter rejimin siyasi amacı muhalefetteki millî-demokratik güçleri değil, tüm milleti siyaset sahnesinden dışlamaktı. Bunu da belli ölçüde başardığını söyleyebiliriz. Bu, tüm otoriter rejimlere özgü bir niteliktir. Otoriter rejim yerleştikçe, millet (veya liberalizmin belirttiği gibi “sivil toplum”) zayıflar ve milliyetçilik ideolojik-siyasi akım olarak itibarsızlaştırılır. Bu bağlamda günümüzde hiçbir resmî belgede “millet” kavramı ve tanımının olmaması çok düşündürücüdür. Hatta Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasası’nda onlarca millî sıfatı vardır; ancak ilginç bir şekilde bu Anayasa’da millet kelimesine rastlamak mümkün değildir.

Aliyev iktidarı 1995 Anayasa tasarısında eski Azerbaycan dili kavramını yeniden gündeme getirdi. Kendileri için uygun maddeyi ve bütünlükle Anayasa’yı halk oylamasından geçirmek için ülkenin çeşitli kurum ve teşkilatlarında, Bilimler Akademisi’nde toplantılar düzenlendi. Cumhurbaşkanı Aliyev, Bilimler Akademisi’ndeki müzakereyi bizzat kendisi yönetti. Eski entelektüel ve bürokratik seçkinlerin çoğu (örneğin, Ağamusa Ahundov, Vagif Aslanov, Nebi Hazri, Gabil, Şamil Kurbanov, Çingiz Abdullayev, Feramez Maksudov, Hayrulla Aliyev, M. Adilov, Feyzulla Kasımzade, Gazanfar Kazımov, Yusuf Semedoğlu, Ziya Bünyadov, İgrar Aliyev, Hasan Hasanov) “Azerbaycan dilinin” tarihî gerçekliğe “uygun olduğunu”, Türkiye’de kullanılan dilin adıyla Azerbaycan’daki dili ayırmak gerektiğini, aksi takdirde dil bağlamında “bağımsızlığı” korumanın mümkün olmayacağını ileri sürerek, “Azerbaycan dili” teklifini savundu. Bahtiyar Vahabzade, Anar, Elçin, Tofik Hacıyev, Kamil Veliyev, Sabir Rüstemhanlı, Ekrem Eylisli, Zelimxan Yakub, Nizami Ceferov, İsa İsmayılzade, Atahan Paşayev, Vagif Bayatlı Önder gibi millî aydınların “Türk dili” (veya uygun bir seçenek olarak “Azerbaycan Türkcesi”) lingvonimini hem bilimsel, hem de siyasi açıdan resmî müzakerelerde ve basında gerekçelendirilmesine bakılmaksızın, bu aydınların önerisi kabul edilmedi.16  Eski bürokrat ve yandaş aydınların rahatsızlığı temel alınarak, millî varlığın Josef Stalin versiyonu geri getirildi.

Dilin ve milletin adı ile ilgili müzakerelerde seslendirilen ve toplumu rahatsız eden birkaç konuya kısaca göz atalım:

a) “TürkçülükAzerbaycan‘ın geleceğini tehlikeye düşürerek Türk olmayanlarda bölücülük ruhu yaratmaktadır.” Oysa Azerbaycan Türklerinin millî bilince sahip olması Azerbaycan’ın bütünlüğü ve geleceği için zorunludur. Karabağsorununun ortaya çıkması ve aşağı yukarı 30 yıldır devam etmesinin sebeplerinden biri de Azerbaycan Türklerinde milletleşme sürecinin tamamlanamamasıdır. Etnik azınlıkların (Talışlar, Tatlar, Lezgiler ) ülkede çoğunlukta olan etnisitenin kendi adına sahip olması çabasından rahatsız olmaları yersizdir; adil değildir. Azerbaycan’daki etnik unsurların tamamının kendi resmî adı vardır (Türkler dışında); tüm bunları bir arada tutabilen anlayış ise Azerbaycan halkı anlayışıdır.

b) “Azerbaycan halkının çoğunluğunun diline Türk dili demek, millî kimliği yok eder.” Başka bir deyişle, “Azerbaycan diliTürkiye Türkçesinde eriyecektir.” tezinin hiçbir dayanağı yoktur. Aynı isimde dile sahip onlarca İngiliz, İspanyol, Almanülkesi vardır ve bunların hiçbirinin “millî kimliği” yok olmamıştır.

c) “Ne fark eder, ister Azerbaycan dili olsun isterse Türk dili?” Farkını yukarıda da değinilen siyasi nedenlerde aramak gerekir. Bu nedenlerin başında da Moskovave Tahran’ın Azerbaycan’ı Türk dünyasından ayırıp onlara öksüzlük ve eziklik psikolojisi aşılaması gelmektedir. “Azerbaycan dilinin” 1936 ve 1995 yılından sonra 84 yıllık (59+25) tarihi vardır. Bu durumda yüzyıllardan beri var olan Türk dili’nin tarihini yok saymak, millî tarihin bir parçası olmaktan çıkarmak doğru değildir. Milletin mutlak çoğunluğu (Güney Azerbaycan, İran’ın diğer eyaletleri, Avrupa, Amerika) konuştuğu dile Türkçe Millî çoğunluktan Kuzey Azerbaycan’ı koparmak bölücülük sayılmalıdır.

ç) “Azerbaycanlı, Azeri, Azeri-Türk, Azerbaycan Türkü gibi etnonimlerin (etnik adların) eş zamanlı kullanılmasında ne sorun var?” mantığı yanlıştır. Çünkü millî birliğin oluşma koşullarından biri, aynı etnik birim üyelerinin aynı adı taşımasıdır. Bu bütünlük ve birliktelik, onları birleştirir ve millî birlik ruhu yaratır. Bu, millî bilincin güçlenmesi için ön şarttır.

d) “Biz gerici olduğu gerekçesiyle hiçbir pan-hareketi kabul etmiyoruz”; başka bir deyişle, “Azerbaycan’daki millete Türk demek, Pan-Türkizm kapsamına girer.” yaklaşımı tartışılabilir. Tarihte çeşitli birleştirici (‘pan’) hareketler olmuştur: Pan-Cermenizm, Pan-Slavizm, Pan-İslâmizm, Pan-Amerikanizm, Pan-Afrikanizm, Pan-Arabizm vs. Bu hareketler coğrafî, etnik, dinî faktörlere dayandırılmaktadır. Alman, Slav, Müslüman, Amerikalı, Afrikalı ve Arapbu hareketleri genellikle gerici saymaz. Ancak, Rus şovenistleri çıkarlarına uygun olmadığı için Pan-Cermanizm’i, Pan-İslâmizm’i, Pan-Amerikanizm’i vb. “gerici” hareketler olarak ilan etmişlerdir. Pan-İranizm de başlangıçta İran’daki halkları emperyalist etkisinden kurtarmak için birleşmeye davet eden düşünceler hâkimdi. Ancak bu akım ilerleyen yıllarda Fars şovenizmi; Fars dili, kültürü ve tarihini idealleştirip Fars olmayanları yok etme karakterine büründü ve mürteci bir akıma dönüştü. Mazlum Türk halklarının birliğini içeren çağrışımların, Rus devletinin çıkarları açısından olumsuz değerlendirildiğini söylemek mümkündür. 110 yıl önce İngiliz emperyalizmi Osmanlı’yı zayıflatmak ve parçalamak için Türk birliği düşüncesini itibarsızlaştırmaya çalışmıştır. Türk düşmanları, Türk halklarının birlik çağrılarına (örneğin, Gaspıralı İsmail Bey’in “Dilde, fikirde, işte birlik” sloganı gibi) Pan-Türkizm ismi verip onu gerici bir akım olarak değerlendirmişlerdir. Onların konuya bu açıdan yaklaşımı mantığa uygundur. Bu yanlış yaklaşım, Azerbaycan’ın birliği, bütünlüğü (Pan-Azerbaycanizm) düşüncesinin de yanlış anlaşılmasına yol açabilmektedir.

Kuzey Azerbaycan’daki liberal çevrelerin (Eskiden onlara obrazovonski diyorlardı.) kaygılarını da kısaca ele alalım: Açıkça ifade edilmese de bu çevreler Türkçülüğü (milliyetçiliği) şovenizm saymaya yatkındırlar. Hâlbuki milliyetçilik, şovenizm ve ırkçılık ayrı ayrı kavramlardır. İzahlı sözlüklerde veya ilgili internet sitelerinde bu kavramların açıklaması mevcuttur. “Milliyetçilik” konusunda Batı biliminde binlerce, hatta milyonlarca metin vardır.

e) “Milliyetçilik demokrasiye terstir.” anlayışı da yanlıştır. Milliyetçilik ve demokrasi ilişkisi konusunda Batı literatüründe çok faydalı bilgiler mevcuttur. Robert Cooper’dan küçük bir alıntı yerinde olabilir: “Demokrasi, güçlü ulusal kimlik gerektirir; ancak liberalizm onun varoluşunu zorlaştırabilir.”17

Elçibey iktidarının devrilmesi ideoloji ve siyaset olarak milliyetçiliğe büyük bir darbe indirdi. Bu iktidardaki en güçlü şahısların yönettiği partilerde (AHC ve Müsavat) bu durum, liberal değerlere üstünlük tanınması ve millî değerlerin gözden düşürülmesi girişimleriyle açığa çıktı. Kendilerini “liberal” diye tanımlayanlar millî özgürlük hareketi bittiği için demokrasi uğrunda mücadelenin derinleştirilmesi zorunluluğundan bahsederek ve bu iki büyük partinin ideolojik temelini oluşturan Müsavatçılığın hiç mevcut olmadığını öne sürerek, her iki partiyi de liberal kurumlara dönüştürmek için saldırgan bir mücadele başlattılar. Esas hedef, parti programlarındaki temel ilke olan milliyetçilik ve millî değerlerdi. Türkçülük, bu gibi şahısların yazılarında ırkçılık olarak tanımlanıyor ve ona karşı mücadelenin önemi vurgulanıyordu.18 Müsavatçılığı (istiklalcilik, milliyetçilik, devletçilik, hürriyetçilik, millî tesanüt) savunanlar temel ilkelerden biri olarak asla liberalizme karşı olmadıklarını ama Avrupa’daki anlamıyla (Sovyet döneminde hâkim olan şovenizm anlamında değil.) seferber edici, kurucu milliyetçiliğin, millî-devlet kuruculuğu döneminde, özellikle de Ermenistan’la devam eden savaş ortamında Azerbaycan’a gerekli olduğunu topluma açıklamaya çalışıyorlardı. Tartışmaya taraf olan bu grubun temel iddialarından biri de Azerbaycan Cumhuriyeti’nin aynı zamanda iki ciddi sorunu çözmek durumunda olduğuydu: Millî devletin kurulması ve demokrasinin derinleştirilmesi. Bu yüzden, demokrasi ve milliyetçiliği karşıtlarmış gibi görmek teorik olarak yanlış, pratik olarak da zararlıdır.19

Kozmopolitizmle milliyetçilik arasındaki fikir ayrılığına neden olan bir diğer husus da milletin adı ve içeriğiyle ilgiliydi. Liberal kesim “Azerbaycan milleti, etnik kökene bağlı olmayarak bütün ülke vatandaşlarının sosyal-siyasal birliğidir.” formülüne20 uygun olarak, etnik azınlıkları rahatsız etmemek, onları “Azerbaycan milleti” ile bütünleştirerek olası ayrılıkçılığın önünü kesmeye çağırmaktaydı. Müsavatçı kesimse bu tür saf bir davranışın bir zamanlar “Osmanlı milleti” yaratmak gibi sonuç vermeyeceğini, toplumun büyük kesimini oluşturan Türklerin zaten belirsiz millî bilincinin daha da belirsizleşmesine yol açacağını belirtiyor ve Azerbaycan’da “bir millet” (Türkler veya Azerbaycan Türkleri) kavramının ülkenin bütünlüğünün ideolojik temeli olduğunu, etnik azınlıkların haklarının bu üniter devlet çerçevesinde korunmasının zorunluluğunu savunuyorlardı.21

Böylece, bugünkü Azerbaycan Cumhuriyeti’nde millî kimlik değerlendirmelerini sonuca bağlarken aşağıdakileri söylemek durumundayız. İstiklâlin yeniden kazanılmasından 30 sene geçmesine rağmen, Azerbaycan Cumhuriyeti’nde millî kimlik sorunları açıklığa kavuşturulmamış; tam tersi bu sorunlar daha da karmaşık hâle getirilmiştir. Hâkim siyasal elit milletine yabancı gözüyle bakmakta; eğitim sisteminde millîleşme engellenmekte, edebiyat ve bilim alanları buhran içinde bırakılmakta ve siyasal parti ve toplumun bir kısmında aşağılık duygusu hâkim olmaktadır. Bugün üç Azerbaycan vatandaşı, “Biz kimiz?” sorusuna dört farklı cevap vermektedir. Millî kimlik alanındaki bu belirsizlik, insanların ruhsal durumunda, yazılarında ve nihayet siyasal faaliyetlerinde açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Bu durum da Kuzey Azerbaycan’ın hayatî sorunları olan istiklalin devamının ve toprak bütünlüğünün yeniden sağlanmasında olumsuz rol oynamaktadır.

Azeri sözü de nereden çıktı?

Azerbaycan’ın bölünmesinden sonra Aras Nehri’nin iki sahilinde millet inşası sürecinin farklı yollarla gittiğine yukarıda değinmiştik. Kuzey Azerbaycan, Rusya’nın din, dil, kültür ve tarih temelleri bakımından kendisine yabancılaşmış; bu yabancılık zamanla onun insanlarını (vatandaşlarını) düşünmeye zorlamışsa da güney kısmında sosyal-kültürel bakımdan 19. yy.ın sonlarına kadar köklü değişimler yaşanmamıştır. M. Emin Resulzade 1912 yılında şöyle yazıyordu: “İran’da Türkler, ne Rusya’da olduğu gibi mahkûm ne de Türkiye’de olduğu gibi hâkim bir millettir. İran Türkleri, asıl İranlı olan Farslarla hukukta eşit vatandaş statüsünde bulunuyorlar: Aynı haklara, aynı ayrıcalıklara sahiptirler; yabancılık söz konusu değil… Şiilik İran Türklerini o kadar Farslaştırmıştır ki, şimdi onlar kendilerini Türkleşmiş Fars, yani aslen İranlı olarak görürler!”.22 Kendini “memalik-i mahruse” olarak tanıtan İran’da Azerbaycan, en önemli eyaletlerden biri; Tebriz ise ikinci başkentti (veliaht-nişin). Azerbaycan için en önemli özellik ise İran Şehinşahlığı’nın başında Türk Kacar Hanedanı’nın bulunması, Azerbaycan ahalisinin İran devletini kendisinden bilmesiydi.

20. yy’ın başlarında İran’ın yarı sömürge durumuna düşmesi ve bunun oluşturduğu tepki İran milliyetçiliğinin ortaya çıkmasına neden oldu. Farslarla beraber, hatta onlardan daha kararlı bir şekilde İran Türkleri, ülke insanını birleşmeye, İngiltere ve Rusya baskılarına karşı mücadeleye çağırıyorlardı. H. Kazımzade-İranşehr, Arif Kazvini, Seyyid Hasan Tağızade, Mahmud Afşar, İran Komünist Parti’sinin kurucularından Tağı Erani, Mahmud Ganizade, Rızazade Şafak gibiler İran milliyetçiliğinin içinde Türklere karşı nefretin olduğunun farkında değildiler, hatta modern İran devletinin kurulması karşılığında kendi milletinin (Türklerin) asimile edilmesini bile zaruri sayıyorlardı. Diğer bir deyişle, çoğu seçkin Türk siyasetçi, İran için fedakârlığa çağırdıkları ve fedakârlık yaptıkları halde, kendi milletini kurban vermeğe hazır idi. Fars milliyetçiliği, Meşrutiyet hareketi (1905-1911) ve takip eden dönemde bu durumu iyice değerlendirip önce Kacar Hanedanının otoritesini kısıtladı, daha sonra onu tamamıyla hâkimiyetten uzaklaştırdı. 1925’te kurulan Pehlevi Hanedanlığı döneminde (1925-1979) İran tamamıyla Fars devleti niteliği kazandı.23 Türklük, mazlum millet durumuna düştü; adı yasaklandı, “Azeri” kavramı şuurlara yerleştirildi.24 Bu dönemde, “tek İran milleti” ile ilgili teorinin oluşturulmasında en büyük rolü tarihçi Seyid Ahmet Kesrevi-Tebrizi’nin eserleri, özellikle “Azeri veya Azerbaycan’ın Eski Dili” oynadı. Bu teorinin Azerbaycan hakkındaki tezleri şunlardır: Azerbaycan’ın eski yerli insanları İran dillerinden biri olan “Azerice” konuşmuştur; ama “vahşi Türk ve Moğol kabilelerinin” İran’ın bu arazilerine baskınları sonucunda Türkçe, yerli insanlara kabul ettirildi ve bu yüzden de “tarihsel adâleti sağlamak için” onun yerine Farsçayı getirmek, yani Azerbaycan insanını Farslaştırmak gerekmektedir.

1945 yılının sonlarına doğru Güney Azerbaycan’da millî hareket genişleyerek özerk devlet hâkimiyeti kurumlarının (millî meclis, özerk millî hükûmet) oluşmasıyla sonuçlandı. Millî hareketin temel görevlerinden birini; millî dilin statüsünün arttırılması, onu günlük sokak dilinden eğitim, kültür ve devlet dili düzeyine yükseltilmesi yolunda mücadele etmek oluşturmaktaydı. Bir yıllık Millî Hükûmet döneminde Güney Azerbaycan eğitiminin ve kültürünün gelişmesiyle ilgili çok ciddi adımlar atıldı. Bu olumlu tarihi gelişmenin yanı sıra sonraki yıllarda da olumsuz etkisini gösteren bir gerçeği de vurgulamalıyız. Sovyetlerin baskısı ile resmî belgelerde ilk defa olarak Azerbaycanca ve Azerbaycanlılar kavramları yer aldı.25

Tahran, Millî Hükûmet’in dağıtılmasından sonra (1946) bu millî bölgeye daha fazla ilgi göstermeye başladı. Farslaştırma politikasının ideolojik-propaganda temelini güçlendirmek için zamanında Kesrevi’nin vardığı sonuçlar, onun temas ettiği sorunlar yeni ve daha “bilimsel” araştırmaların konusu haline geldi. Y. Zeka, E. Kareng, R. Gennadiyan, M. Mürtezevi, M. Tebatebai ve başkalarının Azerbaycan toplumunun eski ve mevcut diline adanmış özel eserleri piyasaya sürüldü. Azerbaycan konusundaki genelleyici eserlerin temel iddiaları “Güney Azerbaycan toplumunun konuştuğu dil, Türkiye, Sovyet Azerbaycan’ı ve başka Türk ülkelerinde konuşulan dille aynı değildir.”; “Onu ‘Türkçe’ değil, ‘Farsçanın yerel bir lehçesi’ veya ‘Azerbaycan’ın şimdiki dili’ diye tanımlamak gerekir.” biçiminde ortaya konmaktaydı.26 Bazı yazarlara göre, aynı iddia İran’daki Türklerin etnik kökeni için de geçerliydi. Onlara göre İran Türkleri ve Sovyet Azerbaycan’ındaki toplum farklı etnik topluluklardır.27

İslam Devrimi’nden sonra yeni İslam rejimi, hâkim ideolojik yönelim olarak zayıflamış Pan-İranizm yerine sonuncu birleştirici öğe olarak din birliğini kullandı (İslam’da millet metreh değil.) ve 1983 yılından sonra milliyetçi hareketlerin üstüne yürüdü. Kültürel kalkınmanın önü kesildi, Pan-İranist ruhlu yazılar tekrar basılmaya başlandı, Güney Azerbaycan bir daha parçalanarak buradaki ostan (eyalet) sayısı arttırıldı, Türk dilli basın organları kapatıldı (Varlık istisnadır.), Azeri kavramının yayılmasına çalışıldı. Kısacası, Şah rejiminin eski millî zulüm politikası yeni bir şekilde yeniden uygulanmaya konuldu. Bunun yanı sıra şimdiki İran’da Türklüğünü anlamış, Türk varlığı ve kültürüne sahip çıkan ve siyasi sınırlara rağmen Türk dünyasının bir parçası olan Birleşik Azerbaycan’ı vatan olarak gören yeni nesil oluşmuştur.

Sonuç

İran hâkimiyetinin resmî Azeri kavramı, günümüzde ciddiyetini kaybetmiştir ve Güney Azerbaycan Türklüğü tarafından öfkeyle geri çevrilmektedir. Türklerin Güney Azerbaycan şehirlerinde ve Tahran’daki gösterilerinde uyduruk Azeri kavramına “Haray, haray men Türkem!” diyerek karşılık verilmektedir. Millî hareket temsilcileri, Pan-Türkist suçlaması ile hapse atılmaları tehlikesi karşısında millî kimliklerinden vazgeçmeyeceklerini binlerce örnekle kanıtlamışlardır.

Azerbaycanlı kavramı Azerbaycan’ı geçmişinden koparıp soysuzlaştırmaktır; Azerbaycan’ı Türk dünyasından tecrit edip yetim koymaktır; uğursuz Sovyet rejimi ve cellat Stalin’in ruhuna armağandır. Bağımsız Azerbaycan’ın mevcut iktidarının inadına, bu kavramı savunması akıl almaz bir muammadır.

Tarihî adalet yerini bulmalı, Türk halkının adı resmen tanınmalıdır. Zira Azerbaycan’ın geleceği Türklük bilinci ve adına bağlıdır. Millî kimlik meselelerinin çözülmesi, Azerbaycan’ın diğer problemlerinin çözülmesi karşısındaki geçilmez engellerin kaldırılması demektir. Azerbaycan’ı kurtaracak güç Türkçülük’tedir.

 Kaynakça

[1] Anthony D. Smith, Milli Kimlik, İstanbul: İletişim, 1999, s. 42.

[2] Mirzə Fətəli Axundzadə, Əsərləri, III cild, Bakı: Şərq-Qərb, 2005, s.30.

[3] A.g.e, s. 194-195.

[4] A.g.e, s.30.

[5] Əkinşi. 1875-1877. Tam mətni. Transliterasiya və tərtib edəni Turan Həsənzadə, Bakı: Avrasya Press, 2005, s. 234.

[6] Kəşkül, 13 mart 1891, sayı 118.

[7] Mehmed Emin Resulzade, Azerbaycan Cumhuriyeti, İstanbul: Azerbaycan Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Yayınları, 1990, s. 27-28.

[8] Mirza Bala Mehmetzade, Milli Azerbaycan Hareketi, [Varşova]: Fırka Divanı, 1938, s. 75-76.

[9] Azərbaycan (Bakı), 28.05.1919.

[10] 1925 yılında Resulzade 1918-1920’ler deneyimini şöyle degerlendirir: “Rusya idaresindeki Müslümanlara ‘Türk’ dedirtmek bugün kazanılmış bir davadır. Yalnız ‘Türk’ kelimesi değil, ‘Azerbaycan’ adı da kazınılmıştır.” Mehmed Emin Resulzade, İstiklal Mefkuresi ve Gençlik, İstanbul: Amedi matbaası, 1925, s. 6.

[11] S. Enders Wimbush, ‘The Politics of İdentity Change in Soviet Central Asia’, Central Asian Survey, vol. 3, no 3, 1984, p. 71.

[12] Geniş bilgi için bkz: Nesib Nesibli, ‘Azerbaycan’ın Milli Kimlik Sorunu’,  Avrasya Dosyası, İlkbahar 2001, cilt 7, sayı 1, s. 146-147

[13] Ramiz Mehdiyev, ‘Türkçülük tarixin gözü ilə, yaxud milli idea əsrlərin qovşağında’, Xalq qəzeti, 14, 15, 17, 18.09.1993.

[14] Xalq qəzeti, 18.09.1993.

[15] Örneğin bkz: Nizaməddin Şəmsizadə, Azərbaycan ideologiyası, Bakı:Sabah, 1996; Nizami Cəfərov, Azərbaycanlılar: Etnokulturoloji birliyin siyasi-ideoloji üfüqləri, Bakı:XXI-YNE, 2001; Əli Abbasov və b. (red), Milli strategiyalar, ideologiyalar və beynəlxalq münasibətlər: tarix, nəzəriyyə və müasir praktikalar, Bakı: Elm və təhsil, 2012, Azərbaycançılığa həsr edilmiş müxtəlif məqalələr.

[16] Örneğin bkz: Hacı Hacıyev,  “Dilimizin adı və pərişanlığın səbəbi”, Azərbaycan, 29 dekabr 1992; Ədalət Tahirzadə, “Türk dili: ikinci təhqir astanasında. Birinci dəfə Stalin onu “Azərbaycan dili” adlandırmışdı”, Yeni Müsavat, 23 iyun 1995; Qəzənfər Kazımov, “Dilimizin adı, yaxud biz elə bizik…”,  Səs, 22 noyabr 1995; Azərbaycan (Ankara), yıl 45, sayı 307, Ocak-Şubat 1996 (özel sayı).

[17] Robert Cooper, ‘The Post-Cold War World: İntegration and Disintegration’, Journal of Democracy, January 1999, vol. 10, no 1, p. 11.

[18] Örneğin bkz: Hikmət Hacızadə, “Azərbaycanda liberalizm”, Azadlıq, 28 yanvar 1995; Hüseynbala Səlimov, “Liberalizm ümummilli ideologiyaya çevriləcəkmi?”, Azadlıq, 31 yanvar 1995;  Hüseynbala Səlimov, “Liberalizm və … təsanüd”, Azadlıq, 7 fevral 1995; Hikmət Hacızadə, “Müsavat da liberalizmin bəhrəsidir”, Azadlıq, 11 fevral 1995;  Niyazi Mehdi, “Müsavatdaxili diskussiyaların sıfır variantı”, Azadlıq, 16 fevral 1995; Hüseynbala Səlimov, “Liberalizm, qərbçilik və turançılıq”, Azadlıq, 16 fevral 1995; Hüseynbala Səlimov, “Liberalizm: qapalı sistemdən açıq sistemə keçid”, Azadlıq, 21 fevral 1995; Vaqif Hacıbəyli, “Yenidən Amerika kəşf etməyə ehtiyac varmı?”, Müxalifət, 22 fevral 1995; Tofiq Qasımov, “Liberal-demokratiya, yoxsa təsanüd?”, Müxalifət, 1 mart 1995; Rasim Musabəyov, “Azərbaycan: millətçilik, yoxsa liberalizm?”, Azadlıq, 11, 14 mart 1995; Nurəddin Məmmədli, “Liberal-demokratiya, yoxsa millətçilik?”, Hürriyyət, 16 mart 1995; Akif Nağı, “Azmış molekulların xaotik hərəkəti, yoxsa?”, 525-ci qəzet, 10 noyabr 1995; Zərdüşt Əlizadə, “Tələskənlik yalnız  birə əzərkən faydalıdır”, Ayna, 9 may 1997.

[19] Bkz. Nesib Nesibzade, “Milletçilik ve demokratiya: Eks Gütbler, Yoksa…”, Yeni Müsavat, 10 fiubat 1995; Kamal Eli, “Müasir Müsavatç›l›¤›n Liberalizm Belas›”, Yeni Müsavat, 16 fiubat 1995; Arif Rehimo¤lu, “Azerbaycan Üçün Tek Gurtuluş Yolu-Milletçiliyin, Müsavatç›l›¤›n Zaferi”, Yeni Müsavat, 16 fiubat 1995;

[20] Müsavatın Etnik Siyaset Konsepsiyasının Esasları, Yeni Müsavat, 03. 08. 1995.

[21] Örneğin bkz: Nəsib Nəsibzadə, “Millətçilik və demokratiya: əks qütblər, yoxsa…”, Yeni Müsavat, 10 fevral 1995; Kamal Əli, “Müasir müsavatçılığın liberalizm bəlası”, Yeni Müsavat, 16 fevral 1995;  Arif Rəhimoğlu, “Azərbaycan üçün tək qurtuluş yolu – millətçiliyin, müsavatçılığın zəfəri”, Yeni Müsavat, 16 fevral 1995;  Nəsib Nəsibzadə, “Müsavatçılıq və liberalizm: oxşar və fərqli cəhətləri”, Yeni Müsavat, 2 mart 1995;  Arif Rəhimoğlu, “Millətçiliyin inkarı sosial viruslar üçün əlverişli mühit yaratmağa xidmət edən strateji yanlışlıqdır”, Yeni Müsavat, 22-25 noyabr 1997; Nəsib Nəsibzadə, “Milli şüur inkişafın əsas amillərindəndir”, Azadlıq, 29 yanvar 1997; Xaliq Bahadur, “Qurtuluşumuz millətçilikdədir”, Azadlıq, 4 mart 1997; Azərbaycanın türkçülük və azərbaycançılıq problemləri, Bakı: Azərbaycan Araşdırmaları Vəqfi, 1998.

[22] Mehmed Emin Resulzade, İran Türkleri, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 1993, s. 17-18.

[23] Geniş bilgi için bkz: Nesib Nesibli, Azerbaycan Tarihi: Millet, Devlet ve Siyaset, Ankara: 2019, s. 513-574.

[24] İran’ın Azeri dili ve Azeri halkı kavramları alanındaki deneyimini komşu Sovyet rejimi örnek aldı. Aynı millet duygusu oluşturmaması “Azeri” adı bir kadar dönüştürülerek “Azerbaycanlı”, “Azerbaycan dili” şeklinde Sovyet Azerbaycan’ında uygulandı.

[25] Milli aydınlar Sovyetlerin baskılarından dolayı yeni açılan okullar için ders kitaplarının üstünde Türk dili yerine  “Ana dili” yazdılar.

[26] Yehya Zeka, Guyeşe Keringan, Tahran, 1332; E. Kareng, Desture-Zebane-Konuniye-Azerbaycan, Tebriz, 1961; E. Kareng, Tati ve Herzen, Do Lehce ez Zebane-Bastane-Azerbaycan, Tebriz, 1333; E. Kareng, Asare-Bastaniye-Azerbaycan, Tebriz, 1351; R. Gennadiyan, “Tabirat ve Estelahat, Emsale-Moştereke-Farsi ve Azerbaycani”, Neşriyeye-Daneşkedeye-Tebriz, No. 2, 1342; M. Mortezevi, Zebane-Dirine-Azerbaycan, Tahran, 1360; M. Tebatebai,”Azeri, ya Azerbaijani?”, Gouher, No. 5, 1978, ss. 345-352; C. Vehidi, Pojuxeş der meneşe melli ve meneşe pasai, Tahran, 1535.

[27] Baxın: Şövket Tağıyeva, “Müasir İran Burjua Tarihşünaslığında Azerbaycan Xalgının Etnik Birliyinin İnkar Edilmesi Haggında”, Azerbaycan Tarih ve Medeniyetinin Burjua Sahtalaşdırılmasına Garşı, Bakı, Elm, 1978; Cevat Heyet, “Azerbaycan’nın Adı ve Sınırları”, Avrasya Etüdleri, Cilt. 1, No. 2, Yaz 1994, ss. 94-100.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları