Kadına bakış; Türkçü ile dinci karşılaştırması – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______05.12.2019_______

Kadına bakış; Türkçü ile dinci karşılaştırması

Demet Yener

Türkler ataerkil topluluk mudur?

Kadın-erkek eşitliğine odaklanmak birçok açıdan sorunludur. Ataerkil ve cinsiyetçi bir sistemi temelden değiştirmek ya da var olan sistemi kadınların daha fazla hakka sahip olacağı şekilde yeniden şekillendirmek gerekir. Oysa Türk kadını için bunlar, olmayan bir sorunu varmış gibi göstermekten ibarettir. Siyasal İslamcı kesim her ne kadar bunu kesin bir tavırla reddetse de Türk toplumunda kadın hiçbir zaman bu kadar arka planda olmamış, böylesine ikinci sıradan insan muamelesi görmemiştir. Temelde Türk toplumu ataerkil değil anaerkil bir toplumdur. Esasen kadınlar tarihimizin hiçbir döneminde toplumun gerisinde yer almamıştır.

Orhun Kitâbeleri’nde geçen “Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam hakanı, annem hatunu yükseltmiş olan Tanrı” ifadesi (Orkun, 1994, s. 41) hatunun, yani kadının, devlet ve millet açısından öneminin hükümdardan aşağıda olmadığını açıkça ifade eder. Benzer şekilde Uygur Kitâbeleri’nde; Uygur hükümdarı Pu-sa’nın annesi U-lohoen’in, devlet işlerini iyi bilen ve oğluyla birlikte devleti yöneten bir kadın olduğundan bahseder (Orkun, 1994, s. 224). Eski Türk mitolojisinde de devlet yönetiminde hatunun rolü ve etkisi hakkında buna benzer örnekler vardır (Ögel, 1979; Gündüz, 2012, s. 173). Anlaşılacağı üzere gerçek anlamda Türk kadını asla erkeğin gölgesinde ya da gerisinde kalma, ezilme, yok sayılma ya da değersizleşme gibi sorunlar yaşamadı.

Aynı şekilde Büyük Selçuklu Devleti’nin (1040-1157) kuruluşundan itibaren kadın, devlet yönetiminde etkin bir role sahip oldu. Bu gelenek elbette ki İslâmiyet öncesi Türk toplum hayatının ve yönetim anlayışının bir yansımasıydı. O dönemlerde kadın, sosyal hayatın her alanında yer alır; ata biner, kılıç kuşanır ve üretime katkı sağlardı. Erkeğin gerisinde ve yok hükmünde hiç olmadı. Hükümdara (kağan) eş olan kadın, “katun/hatun” unvanıyla yönetimde ve devlet protokolünde hükümdardan sonra gelirdi. Günümüz Türkçesindeki “kadın” sözcüğü de bu köklü ve önemli unvandan gelir. Selçuklu Devleti’nde hatun; hükümdarın devletin merkezinde olmadığı zamanlarda ona vekâlet edecek derecede siyaset bilgisine sahipti. Hükümdarla beraber devlet işlerini yakından takip eder, önemli konularda onun da görüşüne başvurulurdu (Kuşçu, 2016). O halde Türkiye için, Türk insanı için özüne dönmek yeterlidir. Cinsiyetler arası bir üstünlük ya da eşitlik mücadelesi Türklerin özünde yoktur.

20. yüzyıla gelinceye kadar dünya kadınlarının siyasal ve toplumsal hayattaki rolleri çoğunlukla kapalı ve sınırlı kalır. Kadınların, toplumun kendisine biçtiği ev hanımlığı ve annelik rolleri dışında kamusal hayata girerek siyasi hakları kazanması ancak demokrasi, insan hakları ve eşitlik kavramlarının gelişmesiyle gerçekleşir.

Türk tarihinde daha da geriye gidildiğinde Orta Asya Türk Devletlerinde kadınların geniş ölçüde siyasi haklara sahip olduğu görülür. İslamiyet’in kabulüyle birlikte Türk kadını siyasi haklar açısından bazı sınırlamalar yaşar. Özellikle Osmanlı Devleti döneminde Tanzimat Fermanı’nın ilanına kadar olan zaman diliminde İslam hukuku kurallarının dar anlamda yorumlanması sonucu kadınlar bu haktan yoksun kalırlar (Konan, 2011, s. 157). Sadece siyasi hakların yoksunluğu ile kalmamış olan geriye gidiş, kadınların toplumsal hayattaki birçok hakkını da elinden alır, onu ikinci sınıf vatandaş durumuna düşürür. Buna izin verilmiş olması da Türk tarihi açısından utandırıcıdır. Meşrutiyet döneminde kurulan bazı kadın dernekleri ve basın sayesinde Osmanlı kadını genel anlamda kadın haklarını arama yoluna gider ve siyasi hak talebini de dile getirmeye başlar. Yine de Türk kadınının gerçek anlamda siyasi haklarını kazanması Cumhuriyet’in ilanından sonra yapılan kanunlarla gerçekleşir.

Dede korkut Hikâyeleri’nde ve Türk destanlarında kadın yüksek bir değere sahiptir. Bu anlatılar gerçek yaşamın birer yansıması olduğundan kadın gerçek hayatta da saygı gören, ilham veren, akıl öğreten, devlet işlerini en az erkekler kadar yerine getiren sosyal bir varlık; ayrıca siyasi kararlar veren ve bunları uygulayan siyasi bir kimliktir. Arap seyyahların kaleme aldıkları seyahatnamelerden Oğuzların tek eşli olduğu, kadınlara karşı saygı ve sevgi ile davrandıkları, kahramanların birçok hususta kadınlarının tavsiyelerine göre hareket ettikleri, kadınların kocalarına kızdıkları zaman acı ve sert sözler söyledikleri ifade edilir. Destan ve hikâyelerde toplumsal hayat ile aile hayatı birbirlerinden ayrılmaz, aile kavramı yok edilmeden, iç içe yaşanır. Türk kadını at koşturup, ok atar ve güreşir. Nasıl eğitildikleri hakkında bilgi bulunmasa da kızların da erkekler gibi av ve savaş eğitimi aldıkları görülür. (Kırbaşoğlu, 2011, s. 275).

Muharrem Ergin, İbn-i Batuta’dan aktardığı ifadede Türkler için kadının değerini bir kez daha gözler önüne serer. “Arap seyyah İbn Batuta ‘Burada öyle ilginç bir duruma şahit oldum ki, o da Türklerin kadınlara gösterdiği saygıdır. Burada kadınların kıymeti ve saygınlığı erkeklerden daha üstündür.’ der.” (Ergin, 1989, s. 21,35).

Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesiyle birlikte İslami etkilere rağmen Batı’nın etkisi Osmanlı Devleti üzerinde daha da belirgin şekilde hissedilmeye başlanır. İdari, siyasi, eğitim ve mali alanlarda kadınlara yönelik birtakım düzenlemelere gidilir. Bu düzenlemelerle kadınlara yönelik; Kız Rüştiyeleri (Ortaokul, 1859), Kız Sanayi Mektebi (Sanat, 1870) ve Dârül Muallimat Okulları (Öğretmen Okulları, 1870) açılır. Açılan bu okulların sayısı Padişah II. Abdülhamit Dönemi’nde daha da artırılır (Kaplan, 1998, s. 8). Dönemin aydınları, Osmanlı Devleti’nin Avrupa karşısında geri kalması üzerine yazdıkları yazılarda, nüfusun yarısını oluşturan ve eğitimden yoksun bırakılan kadınların durumuna işaret ederler. Türk kadınının hem eş hem de anne olarak Türk milletinin geleceği açısından önemine vurgu yaparak, kadının iyi bir ev hanımı olması yanında kültürel anlamda iyi yetişmesinin sağlanması bakımından, kız çocuklarının okutulması ve iyi terbiye görmesi fikrini makale ve romanlarında tema olarak işlerler (Has-Er, 2000, s. 406).

Kadın haklarının en önemli gelişmeleri II. Meşrutiyet döneminde yaşanır. Dönemin en etkili kadın hakları savunucuları ise, Ziya Gökalp ve Celal Nuri’dir. Celal Nuri, 1915 yılında yazdığı Kadınlarımız adlı kitabında, kadınların içinde bulunduğu durumu Osmanlı Devleti’nin zayıflamasının temel nedeni olarak tanımlar ve yarısı tutsaklık altında yaşayan bir ulusa özgür denemeyeceğine dikkat çeker (Albayrak, 2017, s. 246). “Kadın yükselmezse alçalır vatan” dizelerinin şairi Ziya Gökalp’e göre “Eski Türk ailesi hem demokrat hem feministtir. Zaten demokrat olan cemiyetler, umumiyetle feministtirler”. Gökalp, eski Türklerde kadınların tesettüre riayet etmediğini; şölenlerde, kurultaylarda, ibadetlerde savaş ve barış meclislerinde hatunların hakanlarla beraber bulunduklarını, hakanın şeriki olan hatuna, Türkân unvanı verildiğini söyler (Gökalp, 1990, s. 158).

Türk kadını, Millî Mücadele Dönemi’nde de etkin olarak direniş faaliyetleri içerisinde yer alır ve mücadeleci kimliğini ortaya koymaktan çekinmez. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Tevhid-i Tedrisat ve Medeni Kanun’un kabulüyle, eğitim alanında ve sosyal alanda erkeklerle eşit haklara sahip olan kadınların siyasi hakları elde etmesinde Türk Kadın Birliği ve Türk Ocakları’nın önemli katkısı olur. Kadınların siyasi hakları kazanmasına yönelik tartışmalar zaman zaman meclis gündemine taşınmış olmakla beraber kadınlar, 1930 yılında belediye seçimlerine katılma, 1933 yılında muhtar seçme ve seçilme ve son olarak 1934 yılında da milletvekili seçme ve seçilme hakkını elde eder. Bu gidiş gelişlerle dolu yolculuğuna rağmen Türk kadını, Orta Asya’daki haklarına hiçbir zaman kavuşamadığında ve İslami etki toplum üzerinde silinemediğinden bu günkü feminizm tartışmalarında ister istemez yer almak durumunda kalır.

Siyasal İslamcıların yapmaya çalıştığı şey, kadını insan olmaktan çıkararak erkeklere adanmış köleler haline getirmektir. Oysa binlerce yıllık Türk tarihi bütün ihtişamıyla tam da bunun tersini söylemektedir. Bu sebeple bilinçli ve değerlerine saygılı bireyler yetiştirip dünyaya gelişin anahtarı ve cennetin ayaklarına serildiği kadınları layık olduğu yerde tutmak önemlidir. Hem kadınlar kendi bilincine varmalı hem de erkekler kadınlara hak ettiği değeri vermelidir. Bunun için toplumsal anlamda eğitilmek ve tarihini öğrenmek gerekir. O halde kolları sıvama vakti geldi demektir…

Kaynakça

Albayrak, A. (2017). Ziya Gökalp’te Kadın ve Aile. Social’Sciences’Research Journal, 6(4), 244-252.

Ergin, M. (1989). Orhun Abideleri. Ankara: Boğaziçi Yayınları.

Gökalp, Z. (1990). Türkçülüğün Esasları. (M. Kaplan, Dü.) Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Has-Er, M. (2000). Tanzimat Dönemi Türk Romanında Kadın Kahramanlar. Ankara: Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.

Kırbaşoğlu, L. (2011, 10). Dede Korkut Hikâyeleri’nde Aile, Kadın ve Kişilik Eğitimi. Türk Yurdu, 100(291), s. 270-277. 10 20, 2019 tarihinde https://www.turkyurdu.com.tr/yazar-yazi.php?id=1758 adresinden alındı

Konan, B. (2011, 12 01). Türk Kadınının Siyasi Hakları Kazanma Süreci. AUHFD, 60(1), s. 157-174. http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/38/1584/17173.pdf adresinden alınmıştır

Kuşçu, A. D. (2016). Selçuklu Devlet Yönetiminde Kadının Yeri ve Altuncan Hatun Örneği. Dergipark, s. 173-191. https://dergipark.org.tr/download/article-file/230992 adresinden alınmıştır

Orkun, H. N. (1994). Eski Türk Yazıtları. Ankara: TDK.

Ögel, B. (1979). Türk Kültürünün Gelişme Çağları. Ankara: Kömen Yayınları.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları