26.11.2022

Azerbaycan’ın millî siyasi elit problemi

Sovyetler Birliği'nin çöküşünün arifesinde, Sovyet Azerbaycanı toplumu birbirine zıt -Ruslaşmış elit ve kendini idrak etmek isteyen ancak millî bilinci karışmış halk- olarak ikiye bölündü. Ülkede kozmopolit modernleşmeyi egemen sınıf (nomenklatur) temsil ediyor...


Neden Millet, Neden Millet-Devlet başlıklı son yazımızda millet ve devlet arasındaki ilişkilerden ve mevcut kopukluktan bahsetmiştik. Bu kopukluğu yaratan ve sürdüren sosyo-politik grup bugünün makalesinin konusudur. Bu zümreyi iyi tanımadan ülke siyasetinin kalbine inmek mümkün değildir.

Yönetici elitin son 200 yıldaki maceraları, hakkında kitap yazılacak kadar ciddi bir konudur. Bu yazıda, geleneksel olarak kapıkulları, nomenklatur[1] ve 5. kol olarak tanımladığımız zümrenin oluşumunun tarihî koşullarını, bu zümrenin siyasi davranışını ve psikolojisini ele almaya çalışacağız.

Kapıkulları

Kuzey Azerbaycan’ın da dahil olduğu Kafkasya’yı işgal eden Rusya İmparatorluğu, burada farklı sömürge yönetimi modellerini denedi. Farklı yönetim yaklaşımları tartışıldı. Bu tartışmalarda, “Rus devletine bağlılıklarına güvenilmeyen halkın (Kafkas Tatarları)” yönetimde bulunmalarına izin vermemek fikri hakimdi. Rusya’nın Azerbaycan’daki sömürge politikasının temel hedeflerinden biri, elbette, halkın direniş gücü oluşturabilecek yerel siyasi elitlerin[2] güçlenmesini önlemekti.

Türk siyasi elitleri işgal sırasında Gürcülerden ve Ermenilerden farklı davrandı. İran devlet geleneğinden bıkan ve İran’dan tamamen kopan Türk hanları ve soyluları, genel olarak 1801-1828 işgali sırasında kesin bir tavır almamışlardır. Karabağlı İbrahim Han ve ailesinin öldürülmesinden (1806) sonra, iç özerkliğini korumak isteyen bu sınıf, bu umutlarının gerçekleşmediğini görünce yeniden Kacar İranı’na meyletmeye başladı. Azerbaycan Türk seçkinlerinin bu tür davranışları, Rus hükümetine yerel “Busurmanlara” güvenmemek için bir bahane verdi. Elbette “Tarihi gelenekleri, Türk ve İslam dünyası ile mücadeleden ibaret olan” (M. Emin Resulzade) Çarlık Rusyasının, burada farklı bir politika izlediği anlaşılırdı. Azerbaycan’ın coğrafi konumu (Kacar İranı ve Osmanlı Türkiyesi sınırı) Çarlık Rusyası’nı burada İdil-Urallar ve Kuzey Kafkasya’dan daha sert bir politika izlemeye sevk etti.

Savaşla zaptedilen bu ülkenin ekonomik ve siyasi benimsenmesi, yerel halkın temsilcilerinden yararlanılmasının zorunlu olduğunu gösterdi. Böyle bir zümre, işgal sırasında Rus hükümetine hassas hizmetler sunan bir grup ve onların torunları olabilirdi. Şemşedil hükümdarı Nesib Sultan, Guba’nın Budug ilçesinden Şeyhhali Han’dan memnun olmayan beyler, Guba ve Bakü’deki Bakihanov ailesi, Şirvan hanının kardeşi Kasım Han, Muhammed Hasan Ağa taraftarları ve diğerleri Rus yanlısı bir tavır aldılar ve Rus birlikleri ile birlikte aktif olarak işgale katıldılar.

Rus hükümeti, yeni sömürgeler için planladığı “doğal Rus asaleti” projesini Azerbaycan’da da uygulama ihtiyacının farkındaydı. Müridizmin[3] Kafkasya’da yayılması, yerel halkın sömürge yönetimine karşı genelde soğuk, bazı durumlarda düşmanca tutumu, Rus hükümetinin politikasını değiştirmesini zorunlu kıldı. Çarın fermanı, Azerbaycan’ın üst sosyal tabakaları (han, bey, ağa) hakkında uzun süredir devam eden belirsizliğe son verdi. Müslüman üst tabakasının toprak hakları, Rus aristokrasisinin haklarıyla eşitlendi. Ancak imtiyazlar ve kişilik hakları bakımından eşitsizlik ortadan kaldırılmadı. Örneğin, Rus hükümeti Azerbaycan’da, Gürcistan’daki aristokratların toprak ve mülkiyet haklarını düzenleyecek olan Asil Vekiller Meclisi gibi bir kurum kurmaya gerek görmedi. Azerbaycan’da yerel soyluların özel işleri, Tiflis’teki (Gürcistan) devlet komisyonları tarafından ele alındı. En önemli yasal eşitsizlikler, Müslümanların yönetim sistemine katılımına getirilen kısıtlamalardı. Gürcülerin ve Ermenilerin temsilcileri hem Rusya’nın merkezinde hem de bölgelerde yüksek mevkilere getirilse de Müslümanlara bu fırsat verilmedi. Diğer Müslüman illerde ve bölgelerde olduğu gibi, Azerbaycan’da da yerel halk sadece düşük rütbeli pozisyonlarda yer alabiliyordu ve Müslüman gençler genellikle orduya alınmadı.[4]

Bununla birlikte yerel halkla temas için yerel bir tercüman ve diğer düşük rütbeli yetkililer gerekliydi. Rusya’da Türk-Tatarların Ruslaştırılması konusunda tanınmış bir uzman olan İlminskiy; Rus dili okullarının yerel halk arasında popüler olmadığını, halkın Rus devletinden tecrit olup uzaklaştığını göz önüne alarak, karma müfredatlı “Rus-Tatar” okullarının oluşturulmasını önerdi ve hükümetin onayını almayı başardı.

İlk yıllarda bu okullarda eğitim kısmen yerel dillerde yapılır ayrıca “Rus uygarlığı” çeviri olarak öğretilirdi. Sonraki yıllarda dersler sadece Rusça idi. İlminsky’ye göre bu, Rus dilini ve kültürünü Rus olmayanlar arasında yaymanın en etkili yoluydu. İlminskiy, Tatarlar için Kiril alfabesine dayalı yeni bir alfabe oluşturmasıyla da biliniyordu.[5] (İlminskiy’in projesi tamamen Sovyet döneminde gerçekleştirildi).

Böylece yerel yönetim sisteminde yer alan bir zümre yetiştirildi. Rus otoritesi tarafından beslenen, Rus kültürü ve devletine bağlı bu zümre, millî siyasi ve tarihî düşüncede kapıkulları olarak bilinir. Mehmed Emin Resulzade bu zümre hakkında şunları yazacaktı: “Çarizm, hanların elinden gasp ettiği hakimiyeti, kendine minnettar ettiği beylerle -biraz olsun- bölüşüyordu. İşbu siyaset neticesinde han kapısında kulluk etmiş beylerden ve bu beylere mensup ailelerden çar siyasetine hizmet ve kendi halkına ihanetleri ile temayüz eden [ayrılan, seçilen] tipler zuhur eylemiştir.”[6]

Sömürge sistemine entegre edilen bu zümrenin hırsı, Rus devletinin Azerbaycan’a ve buradaki Türklere karşı genel tavrını değiştirmedi. Kapıkullarına sadece yardımcı görevleri yerine getirmek kaldı. Rus devletinin temel dayanağı, Hıristiyan milletlerin temsilcileriydi.

İmparatorluk merkezinden gönderilen görevlilerle birlikte, yeni iskân edilmiş Ruslar (Dukhobor, Molokan, Subbotnik, Prigun, Skops) yerel seçkinlerin çekirdeğini oluşturacaktı. Rus nüfusun hızlı büyümesine rağmen, mevcut durum Rus hükümetini tatmin etmedi. 20. yüzyılın başlarında Rus hükümet çevrelerinde, burada kalıcı olmak ya da bir Rus yazarın açıkça belirttiği gibi, “gelecekte Transkafkasya’nın bizden ayrılmasını önlemek için” burada “Rus nüfusunu en az yerel nüfusa kadar arttırmak” öneriliyordu. Bu stratejik plan, Mugan Ovası’nda en az bir milyon Rus’u yeniden yerleştirme önerisini içeriyordu.[7] Shavrov’a göre, “Bu milyonluk Rus nüfusu, Rusya’ya büyük hizmet edebilir, çevredeki nüfus üzerinde hiç hissetmeden Ruslaştırıcı etki yapabilir ve onunla yakın ilişkiler kurabilir.

Azerbaycan’daki sömürge sisteminin bir diğer aktif unsuru, komşu Hıristiyan nüfusun temsilcileriydi. Ermeniler ve kısmen Gürcüler, Güney Kafkasya’daki Rus sömürge sisteminin şekillenmesinde önemli bir rol oynadılar.

Rus hükümetinin bilinen yeniden yerleştirme ve ayrımcılık politikası, etnik durum üzerinde doğrudan bir etkiye sahipti. Göç ettirilen nüfusun çoğu, yerel Türklere ait meralarda ve Türk toprak sahiplerinin arazilerinde barındırıldı. Bu, yerel nüfusun doğal olarak memnuniyetsizliğine neden olmaktaydı. Bazı Rus yazarların “yerlilerin düşmanca tavrı” olarak tanımladıkları[8] durumda bu faktör önemli bir rol oynamaktadır. İlginç bir şekilde, 19. yüzyılın sonlarına doğru Ermeni millî hareketinin ortaya çıkmasından korkan Rus yazarlar, devletin haksız iskân politikasının da bunda büyük rol oynadığını söylüyorlar. Vasil Velichko, Güney Kafkasya’da Ermenilerin yeniden yerleştirilmesindeki aşırılığın “Rus halkının işine aykırı” olduğunu belirtiyor ve şöyle yazıyor: “İşgal altındaki bölgelerdeki Müslümanlar acı acı soruyorlar: Ruslar nerede? Bizi kimin için işgal ettiler? Her hâlükârda, kendileri için değil… Ne tüccarınız ne de çiftçiniz görünür. Her yerde Ermeniler vardı, dünkü kölelerimiz.”[9]

Mehmet Emin Resulzade

Böylece Kuzey Azerbaycan’ı kan dökerek askerî olarak işgal eden Rusya, burada bir sömürge yönetim sistemi kurdu. Bu sömürge sistemi, yerlilerin katılımı olmadan doğrudan yönetimi içeren Fransız sömürge yönetimi modeline uygundu. Çarlık Rusyası döneminin bir başka özelliği de Rus kültürü ve devletine bağlı olan zümrenin zayıflığıydı. Bu nedenle de bu zümre Azerbaycan’ın bağımsızlığı ve demokratik devlet anlayışına karşı etkili bir kavram ve hareket ortaya koyamadı.[10] Rus partilerinin yerel şubelerinin faaliyetlerine katılanların çoğu Ruslar ve Ermenilerdi. Resulzade’nin tahminlerine göre, Azerbaycan’ın ikinci işgalinin arifesinde Bolşevik Partisi’nde yerel halkın temsilcilerinin sayısı 300’ü geçmedi.[11]

Çarlık döneminde yerel yönetici sınıfın zayıflığı, 1918-1920 yıllarında bağımsız Azerbaycan devleti için sorunlar yarattı. Osmanlı İmparatorluğu’ndan (1918) çağrılan Mehmetçik, yerel asker eksikliği sorununu kısmen çözebildi. Diğer alanlarda yeterli ulusal kadronun olmaması, ulus ve devlet inşası çalışmalarını zorlaştıran ana nedenlerden biriydi. Bu tarihi görevi çok az sayıda aydın ve burjuvazi üstlendi. Yukarıda sözü edilen aydınların ve burjuvazinin bağımsızlık stratejisinin kararlı gelişimi özellikle dikkate değerdir. Güney Kafkasya’nın bağımsızlık ilanında (22 Nisan 1918) en büyük rolün Azerbaycan temsilcilerine ait olduğu tarihi bir gerçektir. Aynı zamanda eski Rusya Türkleri arasında sadece Azerbaycan Türklerinin kesin bir bağımsızlık çizgisi kurmuş olmaları da dikkat çekici bir tarihî gerçektir.

27 Nisan 1920 tarihli millî ve demokratik otoritenin devrine ilişkin belgenin 5. maddesindeki “eski politikacıların, hükümet üyelerinin ve parlamento üyelerinin hiçbirinin siyasi suçlarla suçlanmayacağı” sözüne rağmen, işgalci Sovyet Rusyası yeni yeni şekillenmekte olan millî eliti ortadan kaldırmak için elinden gelenin en iyisini yaptı.

Nomenklatur

Ekim Bolşevik darbesinden (1917) sonra, Sovyet Rusyası Avrupa sosyal demokrasisinin moda hâline getirdiği Rus olmayan ezilen uluslara “kendi kaderini tayin etme” hakkı vereceğini belirtti. Ama bu hakkı en az üç önemli koşula bağladı. 1. Kendi kaderini tayin hakkı, bu ülkelerin halklarına değil, proletaryasına verilecektir.(!) 2. Komintern’in 2. Kongresi (1919), metropolün Komünist Partisi’nin (yani Rusya) sömürge ülkelerinin komünist partilerinin (örneğin, Azerbaycan) faaliyetlerine liderlik etme hakkını verdi.(!) 3. ‘Bizden olmayanlar [yani, yerel özerk organların başında komünistler yoksa] özerklik hakları bile olmayacak.”(Joseph Stalin). Dolayısıyla, bu koşullar kendi kaderini tayin hakkını baltaladı. Merkezdeki ve bölgelerdeki Rus olmayan Bolşeviklerin bir kısmı, Sovyet Rusyası’nın bu hilesini anlamadı, ülkeleri ve milletlerinin yeniden işgaline yardımcı oldu. Anlayan kesim işe alınan bir ÇK(KGB’nin halefi) memuru oldu, yani basitçe sattı. Yüz yıl önce Rus ordusuna rehberlik edenler gibi.

Sovyet yönetiminin ilk yıllarında yerel komünistler bir vitrin görevi gördüler. Devletin en üst organı, hiçbir yasal meşruiyeti olmayan ve Sovyet Rusya tarafından atanan üyelerden oluşan sözde “Azerbaycan İnkılap Komitesi” (veya Azrevkom) idi. Azerbaycan Devrim Komitesi’nin (Azrevkom) tüm üyeleri Türk’tü. Ancak Devrimci Komite, ülkeyi yönetirken alınan kararların çoğunun uygulayıcısıydı. Bu kararlar Moskova ve onun Azerbaycan’daki doğrudan temsilcileri tarafından alındı. Daha doğrusu, 11. Ordu Devrimci-Askeri Konseyi (Revvoensovet) günlük meselelere karar verdi. Yabancı diplomatik misyonlar bile tüm önemli konularda 11. Ordu Devrimci Askeri Konseyi’ne başvurdu. Yerel devrimci komitelerin oluşumu da 11. Ordu’nun onayı ile belirlendi.

Narimanov’u hâlâ sevenler gücenmesin. Az bilinen iki acı tarihi gerçeği hatırlayacağız. Narimanov ve onun gibi diğerleri sadece dekor rolüne sahipti. Azerbaycan yönetiminde işgal ordusuna, merkezden gönderilen şahıslara ve Moskova’daki merkezî otoriteye dikkat çekmenin yanı sıra, aslında Azerbaycan yönetiminin başında Rusya Komünist Partisi Kafkas Komitesi Sekreteri Sergo Orconikidze’nin olduğunu belirtmek gerekir. Sovyet devletinin lideri Lenin, bu görevi resmen ona emanet etti. (1918’in başlarında, bu görev Stepan Shaumyan’a verildi). Nihayet ömrünün sonuna doğru bu gerçeği fark eden Azrevkom’un başkanı Narimanov, , bitmemiş bir mektupta oğluna şöyle açıklayacaktı: “Seni hakimiyete yeteneklerinden dolayı değil mecburen [yerel halkın temsilcisi olduğun için] atadıklarını idrak ettiğinde, daima vicdan azabı duyacaksın; kendi benliğini yalnız kitle karşısında değil, hatta kendi gözünde bile kaybedeceksin… Dünya görüşünde sonraki kırılma işte bundan sonra başlayacaktır”[12] Ama hâlen, 1920 ve 1921’de Rusya’nın atadığı sözde Azerbaycan lideri, Sovyetlerin bu yükümlülüğünü anlamamış, ya Lenin’e şikayet etmiş ya da taraftarlarıyla birlikte lider olarak öne çıkmak için mücadele etmiştir. Narimanov, Sovyet liderliğinin onu neden sözde ve görünüşte lider olarak sunduğunu hala anlamıyor, kendisine verilen rolü bile bilmiyordu. Büyük olasılıkla, Joseph Stalin ve Sovyet devletinin liderlerinin onun için biçtikleri rolu hayatının sonuna kadar anlamayacaktı. Stalin, Narimanov için “politikacı olarak değil, bayrak, dekorasyon olarak” ihtiyaç duyulduğunu yazıyordu. Stalin’e göre o, bu dekorasyon rolü için “Uygun olan birçok Müslümandan biriydi. Geniş bir siyasi perspektiften yoksun olması bir trajedi değildir. Sonuçta, politika onun tarafından değil, Merkez Komitesi ve Dışişleri Komiserliği tarafından belirlenecektir. Narimanov’a bayrak olarak ihtiyaç var… Narimanov’un Uzakdoğu’yu bilmediği, yaşlı olduğu ve konulara hakim olmakta geç kaldığı gibi fikirlere itiraz ediyorum. Benim için bu çok önemli değil, çünkü Narimanov’un Doğu politikasına öncülük edeceğini asla düşünmüyorum, tekrar ediyorum, o benim için sadece bir bayrak, bir dekorasyon.”[13]

Neriman Nerimanov

Türkiye ile Moskova arasında Mart 1921’de imzalanan Moskova Anlaşması’nın 3. maddesine göre Nahçıvan bölgesi Azerbaycan’ın ayrılmaz bir parçası olarak tanındı. Aynı yılın Ekim ayında imzalanan Kars Anlaşması, Nahçıvan’ı bir kez daha Azerbaycan’ın ayrılmaz bir parçası ilan etti. Aynı zamanda, RSFSR ve Türkiye, Nahçıvan’ın Azerbaycan içindeki özerk statüsünün garantörü ilan edildi. İlginçtir ki, Azerbaycanlı Bolşevikler şimdiden Türkiye’ye sırt çevirmeye başlamışlardı. Nahçıvan meselesinin yerel halk ve Azerbaycan lehine çözülmesinden kısa bir süre sonra, daha doğrusu Türkiye Nahçıvan’ı Azerbaycan’a teslim ettikten sonra; Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kapalı oturumunda Dr. Rıza Nur, Sovyet Azerbaycan’ın yerel yöneticilerinin yeni sınırlar konusundaki tutumunu şu şekilde açıklamıştır: [Bizimle] “Daha önce hangi tartışmayı yapmak istersiniz? Azerbaycan meselesi mi, Ermeni meselesi mi?” sorusuna cevaben Narimanov şunları söyledi; “Evet, önce Ermeni meselesini çözeceğiz.” Yani “onu koruyacaksınız” dedim. Nerimanov şunları söyledi: “İcabında Ermenilerle birleşip size karşı savaşacağız.” Dr. Rıza Nur şöyle devam ediyor: “Azerbaycan milleti üç buçuk milyonluk Türk halkını ihtiva eder ve bunlar bizim gibi konuşan bir millettir ve münevverleri vardır, milliyetini hissetmiş bir millettir… Fakat buna rağmen bir hükümet vardır ki on, on beş komiserin elindedir ve bunların da kırk, elli yardakçısı vardır. Şu tabiri de mazur gorunuz ki bunlar Rusların en deni (alçak) aletleridir ve Rus’tan çok Rusturlar. Tüm emelleri, tüm sayıları Rusya’ya matuftur (bağlıdır). Yani Azerbaycan’da Rusya taraftarlığı yapmaktır. Eğer burada Ruslar olmasalar, buranın halkı, onların her birini parçalar ve her parçasını bir dala asarlar.”[14]

Nisan 1923’te, Rusya Komünist Partisi’nin 12. Kongresinde, diğer meselelerin yanı sıra millî sorun da tartışıldı. Gürcü temsilcilerin ısrarı üzerine, kongreye katılmayan hasta Lenin’in “Milletler veya Özerklikler Sorunu Hakkında” mektubunda belirtilen ilkeler tartışıldı. Kongre, Rus şovenizminin ve yerel milliyetçiliğin kalıntılarına, Sovyet ülkesi halkları arasındaki geçmişin ekonomik ve kültürel eşitsizliklerini ortadan kaldırma ihtiyacına karşı savaşmaya karar verdi. Tartışmalara katılanlar milliyetçilerin pozisyonunu sert bir şekilde eleştirdiler. Ancak bu kongrenin kararları, Sovyet rejimini kabul etmek ve onunla işbirliği yapmak karşılığında, milletlere kültürlerini geliştirme, dillerini özgürce kullanma ve geliştirme, cumhuriyetlerde yerel personel yerleştirme ve kullanma hakkını garanti etti. Bu kongreden sonra korenizasya (yerelleştirme) politikası konuşulmaya başlandı. Bu yeni politika çizgisine göre, yerel halkın parti saflarında ve hükümet çevrelerinde sembolik mevkilere sahip olması yeterli değildi, daha büyük işlere dahil olacaklardı.

Kongrenin bu kararlarından cesaret alan Azerbaycan Komünist Partisi Merkez Komitesi Sekreteri Eyyub Hanbudagov, Bakinski Raboçiy gazetesinde “Millî Meseleye Dair”başlıklı bir makale yayınladı (27 Nisan 1924). Bu makalede yazar şunları söyledi: “XII Parti Kongresi kararlarını doğru bir şekilde uygulamak için, onlara kelimenin tam anlamıyla saygı duymak gerekir. Aksi takdirde Rus milletinin diğer milletlere hükmetmesine izin vereceğiz.” Hanbudagov’un talepleri şunlardı: “1. Moskova artık Azerbaycan’ın içişlerine karışmayacak. 2. Yerel komünistleri sadece yukarıdan atanan sekreterlerin yönetiminde ve danışmanları rolünde görme fikri ve geleneği terk edilecektir. 3. Azerbaycan milletinin özyönetim çağına ulaştığı bir dönemde, Moskova hükümeti, yerel halkın bağımsız çalışmalarını engellemekte ve bu çalışmalara ‘yerel milliyetçilik’ damgası vurmaktadır. Buna kesinlikle son verilecektir. 4. Sendikalar, kooperatifler ve diğer devlet teşebbüsleri sözde değil, Türkleştirilecektir. 5. Rusya’dan getirilen göçmenleri Azerbaycan’a yerleştirmek isteyen Sovyet hükümetinin iskân politikasına son verilecektir. 6. Güney Kafkasya cumhuriyetlerinde milli kültürlerin gelişmesini sağlamak için Güney Kafkasya Cumhuriyetleri Federasyonu teşkilatlanması esasına göre kanun değiştirilecektir.”[15]

Hanbudagov’un bu tezleri Azerbaycan yönetici sınıfında heyecan yarattı. Moskova hemen harekete geçti ve bu etkiyi engellemeye çalıştı. Moskova’nın temsilcisi Sergey Kirov, Hanbudagov’un makalesinin tezlerini parti konferansı ve kongresinde tartışmaya sundu. Ruhulla Ahundov, Mirzoyan, Kirov, Garayev ve Mirza Davud Hüseynov gibi komünist liderler Hanbudagov’un tezlerine karşı çıkarak onu milliyetçilik ve şovenizmle suçladılar. Hanbudagov ve birkaç destekçisi bu tezleri savunmalarına rağmen susturuldular. Hanbudagov göz ardı edildi ve ardından kurşuna dizildi (1938).[16]

“Eyyub Hanbudagov meselesi”nden sonra da milliyetçilik, parti karşıtı gruplar tarafından sabotaj, pan-Turanizm, pan-İslamizme karşı ‘teşhir kampanyaları’ düzenlendi. Azerbaycan Komünist Partisi sıraları bu tür unsurlardan temizlendi. Kasım 1927 tarihinde Azerbaycan Komünist Partisi 8. Kongresindeki konuşmasında Sultan Macid Efendiyev, parti karşıtı grubun faaliyetlerini ifşa edilmesi zaruretinden, Lenin’in millî siyasetini takdir etmeyenlerin partiden kovulmasından bahsetti. 1933’ten sonra, bu ifşa kampanyaları, 30 yıldan fazla bir süredir AzKP’nin Birinci Sekreteri olan Mir Cafer Bagirov tarafından yönetildi. Azerbaycan’da millî eğilimlerin (uklon) tezahür biçimleri “narimanovculuk” (narimanovshina) ve “hanbudagovculuk” (khanbudagovshina), milliyetçilik, Müsavatizm, pan-Türkizm, pan-İslamizm ve diğer “zararlı eğilimlere” karşı kampanyalar yürütüldü. Ancak bu mücadele yerel komünist liderlerini Sovyet baskısından koruyamadı. 1937-38’in büyük terörü onları da kapsadı. 1937 öncesi yıllardan çok farklıydı. 1920’lerde, baskı tarafları aşağı yukarı belliydi; bu baskılar işgalci ordu ve onun beşinci kolu tarafından gerçekleştirildi. Ancak 1937’de kardeş kardeşi, çocuklar annelerini, babalar çocuklarını, öğretmenler öğrencilerini ihbar ediyordu. Kimse kendinden emin hissetmiyordu. Bask yapan tarafta bile güven duygusu yoktu.

Resulzade, Çağdaş Azerbaycan Tarihi adlı kitabında bu olayı araştırmıştır. Azerbaycan’ın Sovyetleştirilmesinin ilk günlerinden itibaren Müsavatizm ve pan-Turanizm’e karşı acımasızca savaşan Ruhulla Ahundov’un “pan-Türkizmin zehirli temsilcisi ve Müsavat Partisi’nin zavallı bir ajanı” olmakla suçlandığını yazdı. “Müsavatcı Türk ajanlarını” ifşa etmesini büyük bir beceri olarak gören Ali Haydar Garayev ne hikmetse “Musavat Partisi ve uluslararası faşizmin gayri meşru çocuğu” olarak teşhir edildi. Gence ayaklanması sırasında binlerce insanın ölümüne doğrudan karışan Azerbaycan İnkılap Komitesi üyesi Hamid Sultanov, “silahlı isyancı güçlerin başı” olmakla suçlanarak idama mahkum edildi.[17] Sultan Mecid Efendiyev, Dadaşzade, Hüseyin Rahimov, Cengiz Yıldırım, Dadaş Bunyatzade, Mirza Davud Hüseynov, Mustafa Guliyev, Gazanfar Musabayov, Hasan Safarov, Khalfa Hüseynov vd. parti ve hükümet yetkilileri çeşitli suçlamalarla tutuklanarak idama mahkum edildi.[18] Bu şahsiyetlerin Sovyet hükümetine yaptıkları hizmetler dikkate bile alınmamış ve hemen hepsi hapishanelerde korkunç işkencelere maruz bırakılmıştır.[19] Bu baskılar devam ederken, yerel bir elit yaratma çabaları hızlandı. 1937 devlet terörü, bu yeni elitin özelliklerini de beraberinde getirdi. En başından beri bu kesim Sovyet/Rus devletinden korkmasıyla seçildi ve yerel parti-devlet nomenklaturu[20] yabancılara karşı birbirini desteklemek yerine birbirini satmak için yarıştı. Sovyet rejiminin sonuna kadar bile bu kesim bütünleşemedi, örgütlü bir sınıf olamadı.

Nomenklatur, Sovyet rejiminin yönetici sınıfıydı. Ama Batı’daki yönetici sınıftan farklıydı. Batılı egemen sınıf, üretim araçlarına sahip olma hakkına sahipti ve hükümet sisteminden atıldığında özel sektördeki statüsünü koruyabilirdi ancak Sovyet yönetici sınıfının böyle bir lüksü yoktu. Sovyet parti-devlet nomenklaturu, üretim araçları üzerinde ancak idare etme yetkisine sahipti. Nomenklatur temsilcilerinin tam bağımlılığı da bu “mülkiyetsizlikten” kaynaklanıyordu.Mülkiyet sahibi olmamasına rağmen, Sovyet sistemi nomenklatura bir takım ayrıcalıklar verdi. Bu ayrıcalıklar listesi yeterince uzundur. Yüksek maaşlar, kaliteli konutlar, yüksek emekli maaşları, kaliteli gıdaya ulaşabilme, kaliteli eğlence fırsatları, yüksek kaliteli eğitim fırsatları… Bu ayrıcalıklar nomenklaturu sıradan vatandaştan ayırır ve ona özel bir yüksek kasta, seçkin bir sınıfa ait olma duygusu verirdi. Bu nemonklaturun davranışı, psikolojisi ve hatta dünya işlerine bakış açısı farklıydı. Bu kasta üyeliğin ilk koşulu, komünist ideolojiye koşulsuz bağlılıktı.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesi Politbürosunun 2 Haziran 1947 tarih ve K.AA / SS 113XK (003) 47 sayılı yönergesi, partide ve devlet hiyerarşisinde yüksek rütbeli bir sınıfın oluşumuna verilen önemi göstermektedir.[21] Bu belgede nomenklaturun oluşumunun ana ilkelerinden biri, bir bürokratın yüksek bir pozisyonda kalabilmesi için istihbarat servisinde deneyime sahip olması gerekliliğidir. Pozisyonu ne olursa olsun, bu organlarla iş birliğine devam etmek zorundaydı. Bu belge, kanun önünde eşitlik ilkesini atlayarak, bir nomenklatur üyesinin belirli bir kasta dahil olduğunu tespit eder. Açıklamada şöyle deniyor: “Partinin atadığı liderler işimize zarar verirse veya liderler arasında memnuniyetsizliğe yol açarsa yargılanmamalıdır. Eğer ciddi bir hata yaparlarsa görevden alınmaları ve uygun veya daha yüksek bir pozisyona atanmaları gerekir. En kötü hâlde, belli bir yönetici pozisyonu için göz önünde tutulmalı ve kadro kaynaklarına dahil edilmelidir.”

Periferilerde (merkezden uzak yerlerde), milli nomenklatura/kasta dahil olmak için ek koşullar vardı. Her şeyden önce halkların dostluğu ilkesine bağlı kalmalı, katı bir enternasyonalist olmalı ve “Ekim dilini” (Rusçayı) iyi bilmeliydi. Etnik olarak karışık ailelerin üyeleri, eşleri başka milletlerden olan bürokratlar yükselmek için daha iyi fırsatlara sahipti. Kast içi akrabalık (dünür örneği) çok yaygındı. Yeni yönetici sınıfın (nomenklatur) oluşumu sırasında, eski kapıkulları ailelerinin üyeleri dışlanmadı. Yani Çarlık döneminde başlayan çalışmalar Sovyet döneminde daha planlı ve kapsamlı bir şekilde devam etmiştir.

Milletini sevmek, millî değerlere bağlı kalmak, nesnel bir tarih bilincine sahip olmak, kısacası milliyetçi olmak büyük günahtı ve böyle bir kişinin bu kastta yeri yoktu. 2-3 nesil boyunca yetiştirilen bu grup, millî nitelikleri nedeniyle tarihî mankurt hikayesinin günümüzdeki karşılığı olmuştur. Yerel aygıttaki Rus, Ermeni ve diğer meslektaşlarla ara sıra çıkan anlaşmazlıklar ve Moskova ile nadir çatışmalar, bu grubun milliyetiyle değil, korporatif çıkarları tatmin etme arzusuyla açıklanmalıdır. Sovyet sistemi içinde zaman zaman sergilenen korkak millî duruş, onların Sovyet kimliğini değiştiremezdi. Azerbaycan Komünist Partisi ve onun yerel liderleri Moskova’nın  buradaki sömürge aleti niteliğini taşımaktaydı. Kısacası, Sovyet siyasi pratiği, milliyetçiliğin ve komünist ideolojinin bir arada yaşayamayacağını açıkça ortaya koydu.

Bu arada, daha sonra uydurulan “millî komünist” kavramı da sahadaki Sovyet politikasına hizmet etti. Siyasi düşüncede bu tartışmalı konu üzerinde kısaca durmakta fayda vardır.

1970-80’lerde Sovyet rejimi, ideolojik yaşama yeni bir soluk getirme ve “emekçilerin komünist eğitimine” daha fazla önem verme ihtiyacının farkındaydı. Bu amaçla Azerbaycan’da Komünist Partisi liderlerinin yıldönümlerini kutlamak, işyerlerinde sık sık işçi toplantıları yapmak, Bakü ve diğer şehirlerde komünist liderlerinin isimlerini sokak ve meydanlarına vermek, sokakların dev portrelerle doldurulması, tarihî yerlerin yeniden adlandırılması dönemin karakteristik özelliğiydi. Bakü’de ve Azerbaycan’ın birçok şehrinde siyasi ve propaganda amaçlı birçok heykel ve anıt dikildi. Bunların çoğu Komünist Partinin eski liderleri (Lenin, Kirov, Shaumyan, Azizbayov, Japaridze, Fioletov, Mammadyarov vb.) ve komünist ideolojinin anıtsal propaganda araçlarıydı. Bir zamanlar baskı altına alınan komünist liderler birbiri ardına beraat ettirildi.

Biraz gecikmeli olarak, Nariman Nerimanov’un 100. yıldönümü ciddi bir şekilde kutlandı. Yeni liderlik, Narimanov meselesini yaygınlaştırarak millete büyük bir hizmette bulunduğunu iddia etti. Hâlbuki Moskova; “Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kalıcı mutluluğu Rusya’ya bağlıdır.”, “Rusya kendisine verilen görevleri yürekten yerine getirdi.” diyen ancak haksızlığa uğramış, cefakeş Nerimanov algısının yeniden gündeme getirilmesinde ve hatta Bakü’de büyük bir heykelinin (1972) dikilmesini, ismini ofislere, ikamet yerlerine vb. koymakta bir tehlike görmedi. Aksine, Sovyet devleti, bu talihsiz politikacının Azerbaycan siyasi seçkinlerinin ahlaki bir sembolü olmasını kendi çıkarına uygun buldu.

Narimanov’un heykeli, modern millî tarihin en acı olaylarından ikisine – Mart katliamları (1918) ve Nisan işgaline (1920) – adanmış anıtlarla ‘denge yaratmak’ için dikildi. İlk olayın baş müsebbibi Stepan Shaumyan’ın heykelinin açılışı Ağustos 1975’te gerçekleşti. Birinci Sekreter törende bir konuşma yaptı, örneğin: “Ermeni halkının en büyük oğlu Stepan Şaumyan da Azerbaycan halkına aittir.”[22] iddiasında bulundu. Nisan 1980’de Bakü’de işgalci ve cinayetkar 11. Kızıl Ordu’ya büyük bir anıt dikildi. 11. Ordu’nun adını taşıyan meydanda Narimanov’un meşhur sloganı “Azerbaycan Cumhuriyeti’nin Daimi Mutluluğu” büyük harflerle iki dilde yazıldı.

En sık düzenlenen yıldönümlerinden biri de 1972’de yapıldı. Sovyet döneminde Bakü’de 1 milyar ton (!) petrol üretimi kutlandı. Sovyetler Birliği’nin gelişmesinde ve 1941-1945 savaşında Sovyetler Birliği’nin rolünün vurgulandığı onlarca tören toplantısında, bu petrolün neden Azerbaycan SSC’nin bütçesine katkı sağlamadığını kimse sorgulayamadı.

Bu arada, Moskova’nın kolektif sömürge aygıtının – Azerbaycan Komünist Partisi’nin kaderi meselesine bir açıklık getirmek gerekiyor.

Son komünist lider Mutallibov’un görev süresinin (Ocak 1990 – Mart 1992) en önemli olaylarından biri, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yerel şubesinin (Azerbaycan Komünist Partisi) son olağanüstü kongresiydi (16 Eylül 1991) ve burada bu şubenin kapatılmasına karar verildi. Azerbaycan’dan farklı olarak, Doğu Avrupa ülkelerinde ve SSCB’nin Hıristiyan cumhuriyetlerinde komünist partilerin kapatılması, belirli direnişlerin kırılmasından sonra uzun zaman aldı. Azerbaycan Komünist Partisi’nin siyaset sahnesini bu kadar sessiz ve şerefsiz bir şekilde terk etmesi, M. Emin Resulzade’nin bu örgüt hakkındaki görüşünün doğruluğunu teyit etti. Resulzade, o dönemde Azerbaycan’da yerel komünist ideolojik ve siyasi bir akımın olmadığını ve Rusya’dan zorla uzaklaştırıldığını vurgulamıştı.

Böylece, Sovyetler Birliği’nin çöküşünün arifesinde, Sovyet Azerbaycanı toplumu birbirine zıt -Ruslaşmış elit ve kendini idrak etmek isteyen ancak millî bilinci karışmış halk- olarak ikiye bölünmüştü. Ülkede kozmopolit modernleşmeyi ilki, az sayılı ancak egemen sınıf (nomenklatur) temsil ediyor, ikincisini temsil eden halk ise millî hayatını kendinin hayal ettiği şekilde kurmak istiyordu. Vaktiyle Ziya Gökalp’in işaret ettiği tehlike yeni bağımsızlığına kavuşan Kuzey Azerbaycan’ı tehdit etmekteydi: “Millî kültürü güçlü ama medeniyeti zayıf olan bir milletle, millî kültürü bozulmuş ancak medeniyeti yüksek başka bir millet savaşa girdiğinde , kültürü güçlü olan millet her zaman kazanır.” Ermenistan’ın Karabağ iddialarını ve İkinci Karabağ Savaşı’nın (1987-1994) acı sonuçlarını da siyasi ve entelektüel nomenklatura’nın halktan farklı bir konumda olması ve millî çıkarları savunamamasında da gördük.

5.Kol meselesi

Kamran Bağırov, Abdurrahman Vezirov, Ayaz Mutallibov’un başını çektiği yerel parti-devlet nomenklaturu, Ermenistan’ın Karabağ üzerindeki iddialarını ve Azerbaycan’daki halk hareketini yeterince değerlendiremedi. Moskova ile yakın bağları ve buna bağlı olarak halkından uzaklığı nedeniyle ortada kaldı. Ancak Ermenistan’da mevcut hükümet ile muhalefet arasında ağırlıklı olarak kültürel bir ilişki vardı.[23] Aynı zamanda, Ermenistan’daki nomenklatur aydınlarının çoğunluğu millî hareketin bir parçası oldu. İkinci Karabağ Savaşı’ndaki yenilgimizin temel nedenlerinden biri, Azerbaycan liderliğinin yapıcı olmayan tutumu (Moskova’dan medet umması) ve halk hareketine düşmanlığıydı.

Ebülfez Elçibey

Azerbaycan’ın Karabağ savaşında yenilmesine rağmen, nomenklatur Moskova’nın da yardımıyla Elçibey hükümetine karşı büyük bir zafer kazandı (1992-93). Ebülfez Elçibey daha sonra olanları analiz ederek millî demokratik hükümetin başarısızlığının birkaç önemli nedenini ortaya koydu. Bu nedenler arasında örneğin yönetimde deneyimli millî kadro eksikliğine dikkat çekti: “Millî Güvenlik Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nda bizim hazır kadromuz yoktu. Bakanı veya Başsavcıyı değiştirmekle  köklü bir kadro değişikliği olmuyor. Müessesenin [kurumun] içinde işleri yürüten orta dereceli kadrolar yerlerinde kalıyor. Onları tecrübeli kadrolarla değiştirmek kolay değil; buna belli bir zaman gerekir ki üç ila beş yıla yetişsinler, işi iyi öğrensinler. Bu yüzden biz orta dereceli kadroyu dağıtamadık. Onlar da üç-dört ay bizi dinledikten sonra aleyhimize çalışmaya başladılar…  ‘Çoluk-çocuk, yetim-yesir, kasıp (fakir), parasız görev almış insanlar gelecek, onlara başkanlık yapacaklar.’ Bunu kabul edemediler. Onlar, Sovyet bürokratik teşkilatında yağlanmış, güçlenmiş tabakaydı ve tabii ki bizi kabul etmeyeceklerdi.”[24] Orta sınıf bürokratlar yeni millî-demokratik hükümetten memnun değilken, üst nomenklatur tabakası yeni hükümete düşmandı.[25] Bürokrasinin üst kademeleri de üç dört aylık bekleyişin ardından harekete geçti.

Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev, personel politikasının merkezine, kişisel sadakati şüphe götürmeyen nomenklatur temsilcilerini yerleştirdi. Yeni hükümetin bir diğer özelliği de yerelciliğe[26] ve nepotizme (adam kayırmacılığa) dayanmasıydı. Sovyet döneminde (Birinci Sekreterlik döneminde) test ettiği bu ilkeleri bağımsızlık döneminde uyguladı. Haydar Aliyev, kişisel gücünü arttırmak için henüz yok edilmemiş olan eski KGB ağının olanaklarını da aktif olarak kullandı. Sovyet dönemindeki emlakın üst düzey hükümet yetkilileri tarafından özelleştirilmesi, Haydar Aliyev’in kişisel gücünün bürokrasi tarafından kabulüne yol açtı. Kişi başına düşen gelirin (maaşlar dahil) düşük seviyesi göz önüne alındığında, kamu yaşamının tüm alanlarını kapsayan yolsuzluk sisteminin restorasyonu, daha da tekmillleştirilmesi ve meşrulaştırılması, otoriter hükümet sisteminin işleyişinde hassas bir rol oynadı. Yolsuzluk sistemine yeni bir ‘modern’ katkı olan maaşüstü paket ödenişi [vergi dışı, kanuna aykırı para], otoriter rejimin bürokratik sınıfı besleme ve onu temel dayanak noktası yapma hedefine hizmet etti.

Yeni Azerbaycan Partisi (YAP) hakimiyeti, eski komünist nomenklaturu değiştirmeye değil, onu yeni koşullara uyarlamaya ve “millî elite dönüştürmeye” çalıştı. Cumhurbaşkanlığı İcra Dairesi başkanı Ramiz Mehdiyev, program hakkında 2008 tarihli bir makalesinde şunları yazdı: “Haydar Aliyev’in liderliği döneminde, hakeza şimdi İlham Aliyev’in cumhurbaşkanlığında yalnızca devlete, vatana sadakat, çalışkanlık ve sorumluluk, girişimcilik ve tevazu  temel meselelerdir ve bunlar milletin ve devletin çıkarlarını kesinlikle daima kendi çıkarlarından üstün tutmak anlamına gelir. Modern Azerbaycan elitinin yerini ve rolünü anlamanın temeli budur.”[27] Ancak, gerçek durumun tarafsız bir değerlendirmesine göre, mevcut siyasi seçkinleri karakterize eden, bu sayılan nitelikler değil; yağma, rüşvet, bencillik, kibir, yüzsüzlük, bölgecilik, nepotizm gibi eski komünist nomenklaturun özellikleriydi. İktidardaki Yeni Azerbaycan Partisi’nin kurucularından Sirus Tebrizli’nin, YAP hakimiyetini “kimliği belirsiz haydutlar hakimiyeti” olarak nitelendirmesi halk arasında takdir gördü. Görevden  alınmış eski bakan ve diğer üst düzey memurların özel hayatının, resmi faaliyetinin basına sızmış kısıtlı araştırması, onların “kimliği belirsiz haydutluğunun” belirtisidir. İdareci tabakanın bir diğer özelliği de onların sınırsız dalkavukluğudur. Üst düzey bir yetkili ‘Haydar Aliyev’in ekmeğini yerim‘ diyorsa, eski bakan yardımcısı da kendine ‘Ömür boyu İlham Aliyev’in hizmetkarıyım‘ söylemeği uygun görüyorsa, ondan seçkin, hatta sıradan bir bürokrat bile olmaz.

Yönetim sisteminin son yıllardaki yaygın olumsuz tablosu, muhalefetin yanı sıra hükümet tarafından da vurgulanan konulardan biridir. Özellikle üst düzey yetkililerin azgın yaşam tarzı ve devlet bütçesinin tahribatı toplumda tartışılan konular arasında yer alıyor. Bakan oğlunun restoranda gördüğü ayıyı kesip kendisine kebap vermesi talebi, toplumda yıllarca konuşuldu. Ya da üst düzey bir yetkilinin oğlunun 2 milyon dolarlık (!) saatinin Avrupa’da çalınması konusu aylardır tartışıldı. Ya da Londra ve diğer Avrupa şehirlerinde pahalı gayrimenkullerin satın alınması, offshore hesaplarla ilgili bilgiler özellikle sosyal medyada tartışılan ve şiddetle kınanan konulardandır…

Devlet yapılarında rüşvet, yağma ve ahlaksızlığın yaygın olması nedeniyle, Cumhurbaşkanı defalarca yetkilileri, iyi davranmaya, kibirli olmamaya, çocuklarını kışkırtmamaya çağırdı. Son yılların en yaygın ifadelerinden biri “5.kol” oldu. Cumhurbaşkanı Aliyev’in siyasi muhalefet hakkında söylediği bu “5. kol” ifadesi, ülke medyasında özellikle sosyal medyada ifade edilen, yabancı bir ülke/ülke çıkarlarını temsil eden devlet kurumlarındaki üst düzey yetkililere atfedildi. Eski Genelkurmay Başkanı Necmeddin Sadikov 5. kolun simgesi hâline geldi. Aslında, böyle bir dönüşüm anlaşılabilir. Zira Azerbaycan’da yabancı ülkelerin (özellikle Rusya ve İran) çıkarlarına hizmet eden yetkililerin devlet kurumlarında kök saldığı bilinen bir gerçektir. Bu konu aynı zamanda mevcut durumun ciddiyetinin de bir göstergesidir. Bu, sorunun daha ciddi bir düzeye ulaştığının bir millî güvenlik meselesine dönüştüğünün tepitidir.

Sonuç

Çarlık döneminde kurulan ve Sovyet döneminde de aynı ilkelere dayanan yönetici sınıf, bağımsızlık döneminde kökten değişmedi. Diğer sosyal gruplarla (örneğin aydınlar, iş adamları) kıyaslanamayacak kadar güçlü olan bu sınıf, ülkedeki hayatın her alanını kontrol etmektedir. Ülkenin yakın geleceğinin bu sınıfın siyasi davranışına bağlı olacağı fikri temelsiz görünmüyor. Ancak bağımsızlık döneminde, yasadışı yollarla zenginleşen yönetici sınıf, ülkenin istikrarı ve geleceği için bir sorun hâline geldi. Mevcut hakimiyetin oligarşik-bürokratik aileleri kendi çıkarları için bir tehdit olarak görmesi son yılların yeni bir gerçeğidir. Bu arada bu zengin ve güçlü sınıfın budanması, hatta yerine yeni bir yönetici sınıfın getirilmesi bile sorunu çözmeye yetmez.

Azerbaycan, birinci hayati sorununu (millî kimlik sorunu) çözemediği için ikincisini de (millî siyasi elitler) henüz çözebilmiş değildir. Bu sorunu bir kanunla veya cumhurbaşkanının yapacağı bir konuşmayla çözmek mümkün değil. Cumhurbaşkanı ne kadar “iyi davran” dese ve “milli menfaatlere göre hareket et” talimatı verse de rüşvet, yalan ve liyakatsizlik sisteminde yetişen ve bu sistemden nemalanan üst düzey bir yetkilinin milli elit olamayacağı gün gibi ortadadır. Harvard mezunu da olsa, bu genç yönetici millî bir elit olamaz.

Millî elit olmanın en önemli şartı millî kimliğe sahip olmaktır. Geleceğin yöneticilerinin millete ve devlete olan sevgisi ve bağlılığı öncelikle millî ve çağdaş eğitim sistemi ile oluşturulabilir.

Millî elitlerin oluşumu, lidere sadakate değil, liyakat, yüksek ahlaki nitelikler, personelin demokratik olarak seçilmesi ilkelerine dayanmalıdır.

Devlet kurumlarının yabancı devletlerin çıkarlarını temsil edenlerden arındırılması önemli bir güvenlik sorunudur.

Millî ve modern yönetici sınıf sorunu, bugünün hassas ve hayati bir sorunu olmaya devam etmektedir. Bu sorun hayatın her alanında derin bir millîleşme ve demokratikleşme sürecinde çözülebilir.

 

[1] Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Bloku ülkelerinde bürokraside çeşitli kilit idari görevleri ellerinde tutan elitlerdi. Bu kişilerin çoğu komünist parti üyesiydiler. https://tr.wikipedia.org/wiki/Nomenklatura (Editör notu)

[2] Burada və bundan sonra elit sözü toplumun üst sosyal tabakası anlamında kullanılmıştır.

[3] Müridizm, Kafkasya’da 19. yüzyıl ve sonrasında etkili olmuş, Kadiri ve Nakşibendiliğe bağlı özel bir harekettir. Hareketi özel yapan Kafkas halklarının Ruslara karşı direnişinde üstlendiği siyasal roldür. (editör notu) https://tr.wikipedia.org/wiki/Müridizm

[4] 1846’dan sonra Han-Bey çocukları askerî okullara kabul edildi. Onlar orduda Subay gibi general rütbesine kadar yükselebiliyorlardı.

[5] Serge A. Zenkovsky, Pan-Turkism and Islam in Russia, Cambridge: Harvard University Press, 1967,.p. 29.

[6] Mehmed Emin Resulzade, Kafkasya Türkleri, İstanbul: Türk Dünyası Araştırma  Vakfı, 1993, s. 21.

[7] Н.Н. Шавров, Новая угроза русскому делу в Закавказье,  Баку: Элм, 1990, s. 1, 61.

[8] Məsələn, baxın: Василь Величко, Полное собрание публисистических сочинений, С.-Петербург: Издательство М.Д.Муретова, 1904, с. 202; Н.Н. Шавров, Новая угроза русскому делу в Закавказье, с. 39; Firouzeh  Mostashari, The Politics of Colonization: Sectarians and Russian Orthodox Peasants in Ninteenth Century Azerbaijan, Journal of Central Asian Studies, vol.1, no 1, Fall/Winter 1996, p. 23-25.

[9] Василь Величко, Полное собрание публисистических сочинений,  с.17, 86

[10]   Daha sonra Rusya’nın En Zor Halkı adlı kitabında Çeçen ulusal hareketinin sürekliliğine dikkat çeken Dmitry Furman, bu sürekliliğin nedenlerinden birini burada Çarlık Rusyası döneminde Rus yanlısı bir elitin yokluğunda görüyor. Ona göre, diğer Kafkas toplumlarından farklı olarak, tüm Rusya hiyerarşisinde konuşabilecekleri ve anlaşabilecekleri bir sosyal sınıf yoktu. Dmitry Furman, The Hardest People for Russia, Dmitry Furman, (ed.), Çeçenya ve Rusya: Toplum ve Devlet, Moskova: Polyform-Talburi, 1999, s. 9.

[11] Mehmet Emin Resulzade, Çağdaş Azerbaycan Tarihi, Ankara, 1951, s. 7.

[12] Nəriman Nərimanov, Ucqarlarda inqilabımızın tarixinə dair (İ.V.Stalinə məktub), Bakı: Azərnəşr, 1992, s.66.

[13] Alıntı: Cəmil Həsənli, Sovet dövründə Azərbaycanın xarici siyasəti (1920-1939), Bakı: Adiloğlu, 2012, s. 23-24.

[14] A.g.e., s. 325-326

[15] Mehmet Emin Resulzade, Çağdaş Azerbaycan Tarihi, s. 11-12.

[16] Ayrıntılı bilgi için: Rəna Bayramova, Azərbaycan rəhbərliyində ixtilaflar və daxili çəkişmələr (1920-1925-ci illər), Bakı: Elm, 2007, s.152-167.

[17] Mehmet Emin Resulzade, Çağdaş Azerbaycan Tarihi, s. 20-21.

[18] Bakınız: Audrey Altstadt, The Azerbaijani Turks.Power and Identity under Russian Rule, pp. 141-148; Азиза Назарли, XI Красная Армия в Северном Азербайджане: оккупация, расправы, бесчинства, c.110-120.

[19] Gazanfar Musabayov cezaevinde o kadar çok dövüldü ve işkence gördü ki hücre kapısı açılınca kaçarak demir yatağın altına girdi. Ramiz Haşimoğlu, Sönen ışıklar, Osman Mirzayev (derleyen), “Ağ ləkələr” silinir, s. 29.

[20] Latinceden gelen nomenklatur kelimesi; liste, isim sırası anlamına gelir. Sovyet döneminde bu listedekilerin adaylıkları parti organlarında tartışılır ve onaylandıktan sonra üst düzey görevlere atanan siyasi elitler anlamında kullanılırdı.

[21] Elməddin Əlibəyzadə, Azərbaycanşünaslığa giriş, Bakı: Ozan, 2010, s.11; Kommunizmi ifşa edən sənəd, XXI Əsr, 08.04.1995; Məmmədxan Əzizxanlı, Kommunistlər-vətəndaşlarını girovluqda saxlayanlar, Müxalifət.az, 26.02.2015.

[22] Koммунист, 15.08.1975.

[23] Gerard J. Libaridian, The Challenge of Statehood. Armenian Political Thinking Since İndependence, Cambridge: Blue Crane Books, 1999, p. 29.

[24] Adalet Tahirzade, Elçibey’le 13 Saat, İstanbul: Turan Kültür Vakfı, 2001, s. 84-85

[25] Cumhurbaşkanı Elçibey’in Haydar Aliyev’i Bakü’ye davet edip iktidara gelmesinden bu yana 30 yıl geçmesine ve onun Bakü’den ayrılarak Nahçıvan’ın Kalaki köyüne taşınmasına rağmen hala tartışmalı bir konu. Elçibey’in eski sözcüsü Adalat Tahirzadeh’e göre, bu garip eylem için “Elçibey daha sonraki yaşamı boyunca dostlarından ve düşmanlarından, sıradan yurttaşlarından kınamalar ve şikayetler duydu.” (Adalat Tahirzadeh, Abulfaz Elchibey, Büyüklerimiz, Bakü: Nurlar, 2014, s. 458.) Bu makalenin yazarı Kalaki’ye ikinci ziyaretinde ısrar etti, Haydar Aliyev’e neden yetki verdiniz? “Bu büyük bir hataydı” dedi. Halkım bu hata için beni affeder mi bilmiyorum.”

[26] Irada Hüseynova’ya göre, bakanların %70’inden fazlası, hükümet ve muhalefetteki siyasi figürlerin %80’inden fazlası ve ilçe yöneticilerinin ve kolluk kuvvetleri başkanlarının %60’ı Nahçıvan ve Ermeni kökenliydi. Irada Hüseynova, Mülteciler, modern Azerbaycan toplumundaki konumları ve rolleri, Dmitry Furman (ed.), Azerbaycan ve Rusya: toplum ve devlet, s.332. 2001 yılında Zurab Todua, hükümetin üst kademelerindeki yetkililerin %70-80’inin ve orta ve alt kademelerdeki yetkililerin %40-50’sinin Nahçıvan-Ermeni asıllı olduğuna inanıyordu. Zurab Todua, Azerbaycan Dansı, Moskova, 2001, s. 117. Konunun dramı bu rakamlarla sınırlı değildir. Aliyev hükümetinin ve daha sonra siyasi muhalefetin önde gelen temsilcileri olan bazı politikacılar yerelliği normal buluyorlardı.

[27] Ramiz Mehdiyev, Zaman haqqında düşünərkən və elitanı transformasiya edərkən: varislik və innovasiyalılıq, http://midiaforum.az/articles.php?lang=az&page=02&article_id=20081230015258129.

 

Yazar

Nesib Nesibli

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar