29.11.2021

Finlandiya: Fin millî kimliğinin oluşumu

Aziz Bozatlı, Finlandiya’nın çok önemli iki özelliğinin iki ayrı yazı olarak sunacağı dizisinin ilk bölümünde, Fin millî kimliğinin oluşum sürecine ana hatları ile değinmiştir.


 

Finlandiya’nın çok önemli iki özelliğini iki ayrı yazı konusu yapacağım. Finlandiya Birinci Dünya harbi sonrasında bağımsızlığını kazanan, Cumhuriyetimizle yaşıt bir devlettir. Bu yazımda, Fin millî kimliğinin oluşum sürecine ana hatları ile değineceğim. İkinci yazıda ise, olağanüstü bir kalkınma hamlesi ile âdeta şahlanarak günümüzde AB’nin önemli bir ülkesi konumuna yükselişi konu edilecektir.

Öncelikle, Fin millî kimliğinin oluşması sürecinin bizimle ilgisine ve neden önemli olduğuna kısaca değinelim.

Beyaz Zambaklar Ülkesi

Bir Rus-Ortodoks papazı olan Grigoriy Petrov (1866-1925), sıra dışı bir papaz olup, halkın aydınlanması konusunda konferanslar verir. Rusya’daki Kızıl Ordu-Beyaz Ordu çatışmasında Beyaz Ordu taraftarıdır. Ülkesinden kaçar, Gelibolu mülteci kampı üzerinden Avrupa’ya gider ve Paris’te ölür. Rusya’da iken Finlandiya’ya ilgi duyar. Onların toplum kalkınması ve millî kimlik inşa sürecini inceler; gözlemler yapar ve diğer uluslar için örnek teşkil edebileceğini düşünerek, ölümünden önce Finlandiya hakkında “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” isimli kitabı yazar.[1] Kitap, daha ziyade Yugoslav ve Bulgarlar’a ilham kaynağı olması için yazılmıştır ama Türkiye’de de büyük yankı uyandırır. Üslup, mizanpaj ve redaksiyonel olarak vasat, fakat içerik yönünden anlamlı olan bu kitap, ilk defa 1923’te Türkçe’ye çevrilir. Atatürk de ümmet toplumundan bir “Türk Milleti” inşa süreci başlatacağından, Finler’in millî kimlik inşa sürecindeki bu destansı başarılarının çok olumlu etkileri olacağını düşünerek, kitabın askerî okullar ile diğer okulların müfredatına alınmasını ister. Kitap, o kadar ilgi görür ki, Kur’ân-ı Kerim’den sonra en fazla okunan kitap olur.

Finlandiya, 1809’da İsveç’ten ayrılır ve Rusya’nın özerk bir parçası (prenslik) olur. 1816’da Finlandiya için yeni bir anayasa kabul edilmesine rağmen Rusya, baskı ve sindirme politikaları izlemeye başlar.

İsveç’ten ayrılınca, “Biz İsveçli değiliz, Rus da olmak istemiyoruz. O zaman Finlandiyalı olalım“ sloganı ile, Fin millî kimliği oluşum süreci başladı.

Finliler, dillerini kültürlerinin bir parçası değil, onu kültürün bizzat kendisi olarak görüyorlardı. Bu gerçeği ”Lisan, kültürün bir unsuru değil, lisan kültürdür“ diyen Ernest Gallnerden tam bir asır önce kavramışlardı.[2] O nedenle çok zor gramer yapısı olan Fin diline sahip çıkmakla işe koyuldular. Fince-İsveççe sözlük basıldı. Halk şiirlerini derlediler. Destanları “Kalevela”yı derleyip yayınladılar. Bu arada, Kalevela’nın Ömer Seyfettin tarafından Türkçe’ye çevrilerek “Türk Yurdu” dergisinde yayınlanmış olduğunu ben de yeni öğrendim. [3]

Fin millî uyanışı ve Johan Vilhelm Snelman

Fin millî uyanışının önderi Johan Vilhelm Snelman (1806-1881), küçük bir şehirde lise müdürü idi. Halkı uyandırmak için gazete çıkardı. Ama Rusya’nın baskısı ile 1846’da gazetesi kapatılıp görevden alınınca, Helsinki’de bir tüccarın yanında kâtipliğe başladı. Rusya’da 1855 te Çar II Aleksandr dönemi başlayınca, Finler’e birçok özgürlükler tanındı. Çar, 1881 de öldüğünde, Finler’in minnet duygularının göstergesi olarak Helsinki Senato Meydanında anıtı dikildi. 1809’dan beri toplanamayan parlamento, 1863’te yeniden  toplandı. Snelman senatör oldu. 1863 te “Dil Reformu” kabul edildi. Fince, İsveççe ile birlikte resmî dil oldu. Snelman’ın doğum günü 6 Nisan, şarkılarla kutlanmaya başlandı.

 

 

Snelman’ın kişiliği Grigoriy Perov için ilham kaynağı olmuştu. Petrov kendi vatanı Rusya’dan ümidini kestiği için Snelman gibilerin Yugoslavya ve Bulgaristan’da çıkmasını arzu ediyordu. Petrov’un ölümünden kısa bir süre önce öğrenmiş olacağı gibi, daha da mükemmel ve çok yönlü bir lider, Türkiye’den çıkacaktı: Atatürk

Finlandiya’nın doğası ve yüksek kültürü

Finlandiya’nın doğası ihtişam ve renklerden yoksundur. Yosun tutmuş taşlar, granit kayalar, çam ormanları, kasvetli bataklıklar, solgun yeşil renkli gökyüzü altında uzayıp giden göller… Doğa, sanki iki milyon yedi yüz bin insanı buraya atarak onlarla âdeta alay etmişti. Ancak bir sonraki yazımızda konu edeceğimiz kalkınmayı sağlayarak, bu kez Finler doğa ile alay edeceklerdir.

Bir köy doktoru kırsal kesimin durumunu şöyle anlatır: “Köylüler taş yığınları arasında mağara devri yaşıyorlardı. İnsanların üzerinde çalışırken, yemek yerken, uyurken hep aynı kıyafet… Yıllarca banyo yapmaz, çamaşır yıkamazlardı. Sular mikroplu, halkın tamamı hasta…İnsan köye gitmeye korkuyor. Evlerde karyola yok, çocuklar canlı iskelet. Halk ise hastalığı Tanrı’nın gönderdiği inancında…”[1]

Yapılacak ilk iş, halkın topyekûn eğitimi idi. Snelman eğitim, din, yönetim, üretim ve aydınlara düşen görevler konusunda bir dizi yenilik ve aydınlanmaya öncülük etti. Tüm ülkeyi dolaşarak her kesimden insanlara konferanslar verdi. Din adamlarına şöyle seslendi:

Halka canlı, gerçek vaazlar verin. Asırlardır yaptığınız gibi halkla, ruhsuz kelimelerden oluşan sıkıcı, itici din adamı diliyle konuşmayın.”

Benzer şekilde, aydınları da şöyle motive ediyordu:

“Aydınlar halkın beynidir…Halkın cehaleti, kabalığı, ahlaksız hayat tarzı ve fakirliği aydınların utancıdır, suçudur…Aydın mum gibidir, ışığı ile halkı aydınlatır.

Bu anlayış ile tüm aydınlar ve din adamları, halkın eğitimi için kendilerini görevli sayarak işin birer ucundan tuttular. Eski kitaplar seyyar kütüphaneler vasıtası ile halka ulaştırıldı. İki fakir insan bir gazeteye abone oluyor, ortaklaşa okuyorlardı. Fakirliklerinden utanmadan yaşıyorlardı.

Finlandiyalılar sevimsiz kışlaları, insanları çevik, çalışkan, dürüst, yardımsever insanlar olarak yetiştiren birer okula dönüştürdüler. Kışla, yaramaz savruk gençleri “adam” etti. Gençleri ailelerinden daha iyi yetiştirdi. Okullar en saygın kurumlar ve öğretmenlik en saygın meslek haline geldi. O günlerden bu güne Finlandiya’da ilkokul öğretmenliği, üniversite hocasından daha itibarlı bir meslektir.

Eğitimle beraber eş zamanlı olarak kırsal kesimde mağara devri yaşayan insanların durumu düzeltilmeye başlandı. Köylülere toprağı nasıl işleyecekleri öğretildi. Örnek köylü evleri kuruldu. Her ailenin başını sokacak bir evi oldu. Kalın elbise, palto, ayakkabı üretilerek halka dağıtıldı. Ölümler azaldı, hastalıkların kökü kurutuldu.

Finlandiyalılar İsveç’ten ayrıldıktan iki kuşak sonra, bir yandan coğrafyanın dezavantajlarını avantaja döndürerek hızla kalkınırken, diğer yandan edebiyatta, güzel sanatlarda, mimaride kendi yüksek kültürlerini oluşturdular. Petrovun Helsinki gözlemleri şöyle:

Helsinki’de insanı rahatsız eden şatafat, savurganlık ve gösterişten eser yok…Her yerde tutumluluk, sadelik, güzellik ve temizlik hakim…Her şey küçük ama refah düzeyi yüksek. Rusya’daki düzensizlik, köhnelik, bakımsızlık ve kirlilikten eser yok… Bu günkü Finlandiyalılar Ortaçağ Floransa’sının insanlarına benziyor…Binalarının dış cephesindeki her bir taşın işçiler tarafından değil, bir ressamın eliyle konulduğu izlenimi uyanmaktadır…Burada yetenek arayışına çıksanız umduğunuzu bulamayabilirsiniz… Bu başarının sırrı halkın yetenekli olması değil, bilgi ve eğitime dayalı emek…”[1]

 

Finlandiya'da kadınlar.

Helsinki’de kadınlar. 1906 yılı.

 

Helsinki.1890'lar

1890’larda Helsinki.

İngiltere, Napolyon’u 1815 de Waterloo’da yendikten sonra, İngiliz hayat tarzı Avrupa’da ve bu arada Finlandiya’da baskın hale gelir. Futbol gençler arasında bir nevi ”din”e dönüşür. Futbol bilim ve sanatla eş değerde görülmeye başlanır. Futbol yüzünden gençlerin değerli zamanlarının heba edilmesi yöneticileri endişelendiriyordu.

Futbola düşkün gençlere, beyni gelişmiş Sokrates ile vücudu gelişmiş Herkül örnek verildi. Topa kafa ile vurabilmek için alnın gelişmiş olması gerektiği, en sağlam alınlı canlının ise “koyun” olduğu anlatıldı. “Manda bacaklara sahip olmak isterken, Sokrates kafasını da ihmal etmeyin” telkini yapılarak gençler futboldan soğutuldu, daha faydalı alanlara yöneltildi.

Böylece yukarıda satırbaşları ile değindiğimiz yaklaşık yüz yıllık bir süreç sonunda, bazen İsveç ve bazen Rusya tarafından güdülen bir yoksul topluluktan millî bilinci yüksek bir “Fin Milleti” yaratıldı. Böylelikle, bağımsız bir devlet olmak için en önemli şart yerine getirilmişti. Birinci Dünya savaşı sonrasında Finlandiya, Rusya’dan ayrılarak bağımsız bir devlet oldu.

Finlandiya’nın bağımsızlık savaşı

1939 yılına gelindiğinde tarih, Fin Milletinin millî bilincini iki kez ateşle sınadı.

Ekim 1939’da SSCB, dört Baltık ülkesinden (Finlandiya, Estonya, Letonya Litvanya) toprak talep etti. Sadece Finlandiya kabul etmedi. Şubat 1940’ta Sovyetler saldırıya geçti. Finler tanklara karşı ancak “Molotof Kokteyli” kullanabildiler. Bu orantısız güçler arasındaki savaşta, Sovyetler Finliler’e nazaran sekiz misli kayıp verdiler. Bu bilanço Sovyetler için utanç kaynağı oldu. Bu savaş, “Kış Savaşı” olarak tarihe geçti. Diğer Avrupa ülkelerinden söz verilmesine rağmen yardım gelmedi. Finler pes ettiler.

 

İkinci Dünya Savaşı sırasında Finlandiya

1939’da bombalanan başkent Helsinki

 

Finler, Almanlar’ın yanında göründüklerinden yalnız kaldılar. Alman malzemesi ile ordularını donattılar. Almanlar Sovyetler’e saldırınca 25 Haziran 1941’de Sovyet uçakları Fin şehirlerini bombaladı. Böylece tarihte “Devam Savaşı” olarak anılan savaş süreci başladı. Finlandiya, 14-64 yaş arası tüm vatandaşlarını askere aldı. Sovyetler Almanlar’la savaşırken Finlandiya nefes aldı ama Almanlar’ı püskürtünce Haziran 1944 de Karelya kıstağına tekrar saldırdı. Fakat Stalin, bir yandan Almanlar’ı Berlin’e doğru kovalamak istemesi, diğer yandan 1939’daki Fin direnişinden ürkmesi nedeniyle savaşı sürdürmedi. Böylece, Finlandiya İkinci Dünya Savaşında düşman işgalinden kurtulan tek Avrupa ülkesi olabildi.[4]

İki savaşın Finlandiya için bilançosu; yüz bin ölü, doksan dört bin yaralı, elli beş bin yetim, otuz bin dul kadın, İsveç’e tahliye edildiği için psikolojik travma yaşayan seksen bin çocuk ve altı yüz on beş bin evini kaybeden insan. Bu kayıpların nüfusuna oranlandığında çok yüksek olduğu görülecektir.[4]

Ateşle sınavı da destansı bir başarı ile geçmeyi başaran Fin Milleti, bu savaşların hatıralarını millî bilinçlerini pekiştirmek için kullanmayı ve canlı bir şekilde genç beyinlere işlemeyi ihmal etmedi. Hemen her evden bir kaybın olduğu bu savaşlarda ölenler için özel şehitlikler yapmadılar. Onları her kasabanın sivil mezarlıklarına koyarak, her gün halkın görmesini ve anmasını sağladılar. O kadar ki, 1945’den günümüze kadar hiçbir şehidin mezarından taze çiçek eksik olmamıştır. (Devam edecek)

Kaynakça:

[1] Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesinde, Koridor yayıncılık

[2] İskender Öksüz, Millet ve Milliyetçilik-MDM-Temel Kavramlar Dizisi, Panama Yayıncılık, No:208

[3] Arslan Tekin, Yeniçağ Gazetesi, ‘Dölek Dur Yozgat!’, 10 Eylül 2020

[4] Jared Diamond, Yükseliş, Pegasus Yayıncılık, 1. Baskı Eylül 2019

 

Yazar

Aziz Bozatlı

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar