Türklerin Oğuz Bitiği adlı sözlü tarihi yahut Nehir Destan Oğuzname Oguz Bitig – MİSAK- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MDM- Millî Strateji Araştırma Kurulu
MİSAK logo

_______11.12.2019_______

Türklerin Oğuz Bitiği adlı sözlü tarihi yahut Nehir Destan Oğuzname Oguz Bitig

Dursun Yıldırım
dede korkut masalları
Dede Korkut Hikâyeleri

Kamçılayıcı ve kışkırtıcı bir eser [i]

Yakınlarda çıkan Nehir Destan Oğuzname (Oguz Bitig) adlı çalışması ile Ahmet B. Ercilasun, kendi deyişi ile kamçılayıcı, bana göre kışkırtıcı nitelikte yeni bir eseri bilim ve kültür hayatına kazandırmıştır.

Türk sözlü tarih anlatıları arasında en kadim yaratılarından birisi ‘Ulu Han Ata Bitigi’ ise, öteki de XIV. yüzyıl başlarında adı ilk kez ‘Oğuznâme’ diye tarihi kayıtlara geçen ‘Oguz Bitigi’dir. Bunların her ikisinin de varlığı, Memlûk Devleti tarihçisi İbn Aybek ‘in muhtasarı ‘Dürerü’t-Ticân’ ve mufassalı olan ‘Kenzü’d-Dürer’ adlı eserlerinde yer almıştır.

Türklerde sözlü tarih anlatıcılığı

Türklerin sözlü tarih anlatıcılığında kadimden XIV. yüzyıl başlarına kadar söz ve ezgi birlikteliği içinde yaratılmış bir manzum anlatım dili kullandığı ve bunun anlatıcılığını da toplum yaşamında akıllı, bilge kişilerin yaptığı İbn Aybek tarafından yazılan tarihten anlaşılır. Ayrıca, anlatımların kopuz eşliğinde gerçekleştirildiği de bellidir.

Sözlü tarih ve manzum anlatıcılık

“Türkler, neden sözlü tarih anlatımında manzum yapıyı tercih etmiştir?” sorusunun yanıtı açıktır. Hiç şüphesiz, yazının olmadığı, sözün ve ezginin egemenliğini toplum yaşamında koruduğu çağlarda yegâne saklayıcı, ‘bellek’ yani hafıza denen yetenek ve kapasitedir. Söze kadim çağlarda kalıcılık, saklayıcılık gücü, ezberlenebilirlik nitelikleri kazandıran temel özelik, onun anlatım biçimidir. Şüphesiz yaratıcılar, anlatıcılar bu sürece bir anda girmemişlerdir. Sözün ve ezginin birlikteliğini yaratmışlar ve bu yol ile sözlü tarih anlatılarına, geçmiş toplum olaylarının anlatımlarına süreklilik kazandırmaya çalışmışlardır. Kadim zamanlardan yazıya alınıncaya kadar sözlü tarih anlatıları uzun bir süre söz ve ezgi birlikteliği içinde akıllı ve bilge ozanların dilinde gelecek kuşaklara aktarılmıştır.

Sözlü tarih yazıya geçince…

Sözlü tarih anlatılarının yazıya alınmalarından sonra, akıllı ve bilge ozanların bunları ezberlemek yolu ile belleklerine aldıkları, dinleyici önünde kopuz eşliğinde çalıp çığırdıkları İbn Aybek’in adı geçen eserlerindeki kayıtlarından anlaşılmaktadır.

Bana sorarsanız, hem ‘Ulu Han Ata Bitigi’ ve hem de ‘Oguz Bitigi’ adlı anlatıların tamamının anlatım dili söz ve ezgi birlikteliği içinde yaratılmış manzum yapıdadır. Yazıya alınmış olmaları onların bu temel özelliğini, dinleyiciye ozanların sunum biçimlerini değiştirmez, diye düşünüyorum.

Törük ve Oğuz kırılmasına dair

Acaba diyorum, kadim Türkler, ne zaman ‘Törük’ ve ‘Oğuz’ büyük kırılmasına uğradı? Acaba diyorum, ‘Şecere-i Terâkime’ ve ‘Şecere-i Türk’ ayrımı, bir kırılmanın yansıması mıdır? Acaba diyorum, Reşideddin, Türkleri ve Oğuzları ayrı ayrı zikrederek bu iktidar kavgasının amca çocukları arasında cerayan etmiş olduğunu mu vurguluyor? Moğollaşan Türklerden kasıt nedir? ‘Ulu Han Ata Bitigi’nin sadece kadim Türklerden Moğollar ve Kıpçaklar arasında revaç görmesi, Oğuzların kendi anlatılarını ihtiva eden ‘Oğuznâme’ye kıymet vermesi acaba Türk sözlü tarih anlatılarını hangi zamanlardan itibaren bir değişime sokmuştur? Bunlar önemli olmakla beraber, bunların hepsini henüz yanıtlarını şahsen bilmediğim sorunlar, diye kendim için tanımlıyorum.

Kahramanın yaşam anlatısı

Türk sözlü tarih anlatıcılığının bir başka temel özelliği, her bir anlatının bir kahramanın ‘yaşam anlatısı’ biçiminde düzenlenmesidir. Bir ikinci temel özelliği ise, anlatıların ‘soy ağacı’ modeline göre düzenlenmiş olmalarıdır. Bu durum Türk tarih yazıcılığına da yansımıştır.’Benggü Taş Bitig’ler [=Ölümsüz Taş Kitap]’lar dediğim ‘Orhun/Ötüken Anıtları’ da tarih yazımı açısından bu modele bağlıdır.

Tabii, bin yılların, yüzyılların içinden ozanların bilgelikleri, bellekleri gücü ile geçmişten geleceğe yürüyen bu anlatılar çağımızda anlatıcı ve dinleyici çevrelerini yitirse bile, yazıya alınmış biçimleri o büyülü anlatımlarını korumayı sürdürmektedir. Onları okuyanların, geçmişlerine tarih bağlamında yabancı kalmamışlar ise, hiç şüphesiz o büyülü dünyanın içinde dolaşmaktan, geçmişin yiğitlerinin yaşadığı dünyaya girmekten mutlu olacaklarını sanıyorum.

Dede Korkut ve Oğuznâme

Türk sözlü tarih anlatılarının ‘sözlü’ ve yazıya alınmış biçimleri bugün her biri bir yana dağılmış, bir yazmada, bir bellekte kalmış ‘destansı’<epik> niteliklere sahip anlatılardır. Her bir parçası ya ‘Kitâbı-ı Dedem Korkut’ ve ‘Hikâyet-i Oğuznâme’ biçimlerinde birer mecmua şeklinde yahut elyazması tarih kitaplarında, manzum ve mensur <Uygur yazısıyla> kayıtlarda yahut tercümelerde <Farsça, Arapça>, Türk dilinde türlü kayıtlarda kalmıştır. Burada ilginç bir durum, her bir anlatının ‘oğuznâme’ diye adlandırılmasıdır. ‘Kitâb-ı Dedem Korkut’ anlatılarının her birisi için ‘Bu Oğuznâme (filanın/falanın) olsun.’ gibi bir tanımlamanın Dede Korkut/Korkut Ata tarafından kullanılmış olmasından neyi anlamamız icap eder? Bana göre bu tanımlama burada ‘nâme’ sözünün ‘boy’, tarih, yaşam anlatısı anlamlarını kapsayıcı bir genellemeden ibarettir.

Ercilasun, ‘Nehir Destan Oğuzname (Oguz Bitig)’ adlı eserinde,’Söz Başı’nda Türk sözlü tarih anlatılarının zaman içinde dönüştüğü destan anlatımları üzerine şu tespitlerde bulunur: “Atalardan devreden efsane ve destanlar sıradan insanlara eski ihtişamlı günleri hatırlatır; bu hatırlamalar da belli belirsiz bir gelecek özlemine dönüşür. Bazen askerî ve siyasi önderler, bazen de büyük bilge ve ozanlar bu belirsiz özlemi belirgin bir ülkü hâline getirirler. O zaman yöneticiler de sıradan insanlar da kendi milletlerinin cihana hâkim olmasını isterler.” Bu tespit yerinde ve doğrudur.

Ahmet Bican Ercilasun-Nehir Destan Oğuzname

Türk Ocağı, Türk Yurdu ve Türk’ün tarihi yürüyüşü

Biliyorsunuz, Almanların Boğaziçi’ni gördükten sonra Türkler hakkında tespitleri, ‘romantizm’den kopuk yaşadıklarıdır. Arka arkaya gelen yenilgilerin kaynağında Türklerin asıl kimliklerine, Türklüklerine bigâne kalışları Almanları şaşırtmıştır. Yıkılış sürecinde diriliş kıvılcımları olan ‘Türk Yurdu’ ve ‘Türk Ocağı’ gibi dernekler o bigâneliğe bir başkaldırıydı. ’Kuvay-ı Milliye’yi o kıvılcımların yeniden dirilttiği Türklük ruhu,yaktığı ateş yarattı; bağımsız Cumhuriyeti, bağımsız Türk devletini ve Türk milletini kendi vatanında yeniden tarih sahnesine çıkardı ve tarihî yürüyüşünü başlattı.

Şimdi içerden ve dışarıdan elbirliği yaparak devletimizi çökertmeye çalışanlara karşı direnci ve mücadele azmini pekiştirme çağındayız. Ercilasun, bana göre dört bir yana dağılmış geçmiş zaman anlatılarını toplamanın çağı geldiğini görmüş ve çarenin, bunları bir araya getirip birleştirerek, geçmişlerini unutanlara, ruhlarını karartanlara bu yolla bir çıkış yolu açmak istemiştir. Öyle olması dileğimizdir.

Dört bir yana dağılmış ve yazıya geçmiş destansı Türk sözlü tarih anlatılarını ‘kolaj’ tekniğinden yararlanarak bir araya getirmesi, ilgili okuyucu için de çok yararlı olmuştur. Böylece Oğuz Türklerinin sözlü tarihine ait yazıya alınmış her kayıt Ercilasun’un bu kapsamlı çalışması ile bir araya gelmiştir.

Nehir Destan Oğuzname

Ahmet B. Ercilasun’un ‘Nehir Destan Oğuzname (Oguz Bitig)’ adlı çalışmasının ‘Söz Başı’, araştırmanın dayandığı görüş, düşünce ve çalışmanın düzeninin açıklanması açısından önemlidir. Yukarıda bu kısımdan alıntı yapılmıştır.

‘Nehir Destan Oğuzname (Oguz Bitig)’ çalışmasının omurgası: I.1.Yapı; 2. Oğuznameler; 3. Olaylar ve Kahramanlar-Dönemler-Katmanlar; 4. Oğuzname’nin oluşma zamanı; 5. Oğuzname mirası; II. Nehir Destan Oğuzname ’Metin’; III.Kaynaklar; IV. Ekler: Oğuz Kağan Destanı; V. Makale ve Bildiriler; VI. Dizin. Çalışma bu ana bölümlerden oluşur. Başlıklardan anlaşılacağı üzere, Oğuz Bitigi’nin çeşitli yönleri üzerinde durulmuş ve her bir ‘Oğuzname’nin nitelikli parçalarla ilgili tespitleri bir araya getirilmiştir. Bu, araştırıcıların onu bir başvuru kitabı gibi kullanmaları için yeterlidir.

Üçlü yapıya gelince, katılıyorum ama sıralamada ayrılıyorum. Bu üçlü yapı, Türk sözlü tarih anlatıcılığının anlatım düzeni bakımından ilk ozanların kurmuş olduğu bir değişmez temel özellik olsa gerek[ii]. Bilge ozanlar, toplumun yol göstericileri, düğüm olmuş sorunların çözücüleri idiler. Kamlık çağının yerini hanlar/beyler aldığı ve özelliklerin önemli bir bölümünü yüklendiği çağda, bilgelik ve sözü ezgiye katıp kopuz ile anlatıları dinleyiciye eriştirme işi ve ermişlik<deneyim ve bilgi birikimi>, Korkut Ata/Dede Korkut gibi kam-ozanlara kalmıştır.

İbn Aybek’in anlattığına göre ‘Oğuzname’ Ercilasun’un dediği gibi atasözü değerinde öğütleri, Oğuzların ortaya çıkışını, Oğuz Kağan’ı ve Oğuzların arasında dolaşan anlatıları da ihtiva ediyor. Anladığıma göre bu üçlü yapının girişini öğüt verici, atasözü niteliğinde, deneyime, bilgeliğe dayalı sözler alıyor. Hikâye anlatıcılığında buna ‘döşeme’ diyorlar. Dede Korkut / Korkut Ata’da bu söyleyişler, ‘soy soylama’ diye ifade edilir ki bu, kadimden sürüp geliyor olmalıdır. Döşeme / soy soylama ile dinleyici, ozan tarafından asıl konuya hazırlanır. Anlatacağı anlatıdan başka, dağarcığında bulunan başka konuya bağlı veya bağsız anlatı kahramanlarından, seferlerinden söz açabilir. Hatta ‘Karılar dört topdur’ gibi kısa bir konu da hikâye edebilir. Bütün bunlar anlatıcının anlatım yeteneği, bilgeliği, söz dağarcığı, dinleyici çevresinde bilinirliği ve güvenilirliği ile bağlıdır. Dolayısıyla, bana göre, gerek ‘Ulu Han Ata Bitigi’ ve gerekse İbn Aybek’in Oguzname<Oguz Bitigi> böyle bir anlatı yapısına, böyle bir giriş ile başlıyordu. Demek ki, Türk sözlü tarih anlatılarını kopuz eşliğinde dinleyiciye sunmadan önce, onları konuya, anlatılara, onların havasına hazırlama açısından kadimden XIV. yüzyıl başlarına kadar böyle bir anlatım düzeni sürdürmekteydiler.

Ercilasun’un bir araya getirdiği Oğuznameler bu gerçeği anlatmada yeterli kanıt vermektedir.’Kitâb-ı Dede Korkut’ bu bölümü ve hanlar/beylerle bağlı yaşam anlatıları olan ‘Boy’ları, yani üçüncü kısmı ihtiva etmektedir. Döşemeden sonra ikinci kısmı bana göre, Oğuzların ortaya çıkışı ve Oğuz Kağan oluşturmakta idi ki, Dresden ve Vatikan yazmalarında bu kısım yok. Ancak, bu da Farsçaya tercüme edilmiştir. Bununla birlikte İbn Aybek’in anlatmasından birinci kısım sözünü ettiği ‘Oğuzname’ nüshasında mukayyet imiş. Türk sözlü tarih anlatmaları konusunda bu üçlü yapı böyledir. Özgün ‘Ulu Han Ata Bitigi’ ve ‘Oguz Bitigi’ elyazmaları başlangıçtan beri, yazıya alınıncaya ve yazıya alındıktan sonra da ezberlenerek kopuz eşliğinde çalıp ezgi ile çığırılarak anlatılacak ölçüde ‘manzum’ anlatım yapısına sahip idiler.

‘Şecere-i Terâkime’ ve ‘Şecere-i Türk’ adlı eserlerinde Ebulgazi Bahadır Han çevresinden de edindiği bilgiler ile kadim Türk ve Oğuz Türkleri tarihine dair zengin bilgiler kayda almıştır. Dediğim gibi Ercilasun, muhtelif yazma eserlerde kayda geçmiş tüm parçaları, bir araya getirip yaratılıştan bu yana Türk sözlü tarih anlatımının bütün parçalarından, yayınlanmış tüm yayınlardan, tıpkı basımlardan istifade ederek, hepsinden yararlanarak ve kendi katkılarını da ekleyerek başarılı bir ‘kolaj’ yapmaya muvaffak olmuştur. Oldukça kapsamlı çalışma ve kolaj, ek metin, tıpkıbasım, bildiri ve makaleler ile kusursuz denecek ölçüde başarılı bir elkitabı hüviyeti taşımaktadır. Eminim okuyucular arasında, bu merak kamçılayıcı ve kışkırtıcı çalışma arkasından yeni çalışmalara kapı açılacaktır. Ercilasun’u kutluyorum.

[i] Ahmet Bican Ercilasun, Nehir Destan Oğuzname (Oguz Bitig), Dergâh Yayınevi, İstanbul, 2019

[ii] Çünkü bu anlayış aşk, kahramanlık konularını kapsamına alan Türk sözlü hikâye anlatıcılığına da sirayet etmiş ve kadim ozanlar için belirttiğim çerçeve anlatım düzeni ve dinleyiciye sunum biçimi zamanımıza kadar sürüp gelmiştir. Âşık Şeref Taşlıova rahmetli bu tür anlatımların bildiğim son temsilcisiydi.

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!
       

Yazarın MİSAK'taki yazıları