18.09.2021

Selçuklu döneminde Türk-Fars ilişkileri

İran tarihçilerinin, ülkedeki Türk kimliğini bastırmak için ortaya attıkları mesnetsiz iddiaları Prof. Dr. Nesib L. Nesibli, Selçuklu tarihindeki Türk-Fars ilişkilerini ve bölgedeki Türk hakimiyetini inceleyerek çürütüyor.


Bu yazı 2021 Mayıs ayında Türk Yurdu Dergisi’nde yayımlanmıştır.

İran propagandası Azerbaycan Türklerinde millî kimliğin oluşmasına engel olmak, Türkleri İran devleti yörüngesinde tutmak amacıyla çeşitli tezler üretmiş, onları beyin yıkama aracı olarak kullanmıştır. En etkili araç Sizler Türk değilsiniz, İran dilli Azeri’siniz. Moğollar 70 yılda sizlerin dilini değiştirmiştir iddiası olmuştur. Bu tezler günümüzde de resmî tutum olarak kullanılır. Körüklenen akıl dışı tezler arasında Siz bu toprakların yabancılarısınız; Siz devşirmesiniz; Aras Nehri’nin kuzeyindeki topraklar Azerbaycan değildir; Azerbaycan’ın kahraman halkı hepsinden daha çok İran’ın bütünlüğü için çalışmıştır; Azerbaycan, İran’ın başıdır; İran’ın dini lideri Hameneî bir Türk’tür; Tek resmî dil Farsça olmasa ülke dağılır… önemli propaganda araçlarıdır. Türk halkını ezmek ve bilinçlenmesini engellemek için önce millî değerlerine şüphe tohumu atmak, böylece değerlerinden soğutmak, sonraki süreçte ise bu değerlere nefret hissi aşılamak ve sonuç olarak asimile sürecini (mankurtlaştırmayı) tamamlamak istediler. On yıllarca türlü zehirli fikirler devlet bütçesi kullanılarak yaygınlaştırılmıştır.

İran’daki Türk fikir adamları bu türlü tezleri ırkçılık olarak tanımlamış, şartların verdiği imkânlar dâhilinde bu iddiaları çürütmeğe çalışmışlardır. Türk tarihine yaklaşım meselesi Türk aydınları tarafından ideolojik mücadele alanı; millî varlık ve onurun savunmasında önemli faktör olarak belirlenmiştir. Akademik yazılarda İran coğrafyasında Türklerin rolünü tahrif eden iddiaların tarihi gerçeklere uygun olmadığı vurgulanmaktadır. Bunun yanı sıra Türk fikir adamları haklı olarak sitem ediyorlar; Türkler, İran devletine ve Fars kültürüne bu kadar hizmet verdikleri halde neden böyle adaletsiz muamele görüyor?

Resmî İran tarihçiliğinin en önemli tezlerinden birisi de 1000 yıldan uzun süre devam eden zaman kesiminde şimdiki İran coğrafyasında devleti temsil eden Türk hanedanlarının İran’a hep mutsuzluk getirmesidir. Bu karalama faaliyetlerinde nasibini alan tarihî olgulardan birisi de Selçuklu hanedanı ve Büyük Selçuklu Devleti’dir (1037-1157).

Meselenin diğer bir ilginç tarafı da şudur ki; Sovyet döneminde şekillenen Kuzey Azerbaycan’daki resmî tarihçilikte Selçuklu hanedanı hakkındaki tezler İran’daki tezlerden fazla farklı olmamıştır. Resmi tarihçiliğe göre, Selçuklu Devleti günümüz yerel halka yabancıdır, bu topraklarda zorla yerleştirilen Türk dilli etnoslar …bugünkü Türk dilli Azerbaycan halkının şekillenmesine getirip çıkarmıştır.[1] Başka bir deyişle, buranın ahalisi Türk değilmiş, dilleri değiştirilmiş yerel halklarmış. Selçuklulara/Oğuzlara yabancı yaklaşım edebiyata da yansımış, hassas milli kimlik sorununa dönüşmüştür.

Selçuklu hanedanı ve Büyük Selçuklu Devleti’nin işlemleri konusunun İran’daki milletler arası ilişkileri etkileyen bir yönü de vardır. Resmî İran tarihçiliği ve propagandasının on yıllarca bilinçlere yerleştirdiği düşman algılama günlük hayatta da etkisini göstermiştir. İş o hadde ulaşmıştır ki; stadyumlarda Farslar Merg Ber Tork! [Türk’e ölüm!] diye slogan atıyorlar. Ya da karşı taraf Tebriz, Bakı, Ankara; Farslar Hara, Biz Hara! [Tebriz, Bakü, Ankara; Farslar kim, biz kim!] diye cevap veriyor.  Bu meselenin akademik açıdan güncelliği de işte budur. Bu noktada Azerbaycan Türklerinin yazgısında Selçuklu mirasının tam olarak henüz aydınlığa çıkarılmadığını vurgulamak gerektir.

Oğuz Yükselişi

İran tarihçiliğinin Selçuklular konusuna yaklaşımı adeta onları İran topraklarının işgalcisi tanımlamasıyla başlar.  21. yüzyıl şartlarından bakarak 1000 yıl önceki hareketlerine göre Selçukluları işgalci olarak kınamak, geçmişi aşırı derecede siyasileştirmek ve bayağılaştırmak gayretidir. Taassuba ve destansı görüşlere kapılmadan bu dönem tarihini kısaca değerlendirmeğe çalışalım.

Günümüz dünyasında hiçbir halkın ezeli topraklarında (oykumende) yaşadıkları hakkında bir tane bile gerçek olgu yoktur. Bu kanaat Persler/Farslar için de geçerlidir. Pers unsurunun bu coğrafyada (şimdiki İran’da) nasıl, ne zaman yerleştiği, yani buraların yabancısı olduğu hakkında onlarca tarihî kaynak mevcuttur. En azından İran’da meşhur olan Naser Purpirar’ın kitaplarını incelemek yeterlidir.

Ayrıca bir zamanlar Arapların, Portekizlerin, İspanyolların, Rusların, İngilizlerin, şimdi de Çinlilerin atalarının dünyaya yayılmalarını[2] akademik ya da siyasi platformlarda sorgulayana rastlamıyoruz. Uluslararası hukukun olmadığı 1648 öncesi cihangirlik döneminde bu başka halklar için kahramanlık sayfaları sayıldığı gibi, genel Türk tarihinde de gurur verici dönem sayılmalıdır. Çünkü bu dönemin temel tetikleyicisi güçtü; kalıcı genişlemeyi güçlü, sağlıklı milletler gerçekleştirebilmişlerdi.

Konu açılmışken; Türkler (Avrupa Hunları) ilk genişleme çabasını 4.–5. yy’da gösterdiler. Meşhur Kavimler Göçü denilen hadise onların adıyla anılır. Atilla şimdiki Paris’e, Roma’ya kadar gidip çıkmıştı. Ama zehirlenip öldürüldükten sonra (453) Hunlar eski yurtları Urallara geri çekildiler. İkinci genişleme çabası 11. yy’da yaşandı. Oğuzlar günümüz Azerbaycan, Türkiye, İran, Irak, Suriye arazilerine yerleşmeye başladılar. Bu yalnız askerî ilerleyiş değildi. Türkistan’ın sınırlarına sığmayan Türklük, askerinin yanında örf-âdeti, kültürü, sazı-sözü, sanatı ile batıya doğru yol aldı.[3]

Böylece, Selçuklular cihangirlik döneminin olağan kılıç hakkına dayanarak kendi iradelerini yaymaya özen gösterdiler. Türklerin tutkulu enerjisi büyük oranda uzun mesafelerin kat edilmesine, savaşlara ve devlet inşasına harcanmıştır. 11. yüzyılda buna direnenler de o zaman için hayal bile olmayan “uluslararası hukuka” dayanmadılar, çeşitli yollarla karşı güçlerini arttırmaya yeltendiler.

İlginç sorulardan birisi şudur: Selçuklular neden şimdiki İran coğrafyasında bu kadar hızla ilerleye bildiler? Dünya tarihinin bu mühim hadisesinin arkasında duran sebepler nedir?

Eski Türkler sadece özgürce ve bağımsız yaşayabileceği toprağı vatan olarak görür, bu koşulların mevcut olmadığı yerleri ise kolaylıkla terk edebilirlerdi (Türk yayılmasının birinci nedeni). Eski Türklerde aşırı hareketliliğin nedenlerini açıklayabilmek için, Türk dünya hâkimiyeti fikrini de hatırlamak gerektir (2). Diğer bir neden Müslümanlığı kabul eden Oğuzlar için İslamî adaleti yaymak, artı Müslümanların bu topraklarını (şimdiki İran’ı) Bizans tehditlerinden kurtarmak dini bir görev sayılmaktaydı.

  1. yy. Türklerinin askeri gücünün ve yayılma olasılığının diğer bir önemli kaynağı konar-göçer hayvancılığıdır. Hayvancılıkla meşgul olan çoban ilk gençlik yıllarından yetişmiş bir asker niteliğine sahip olmalıydı. At üstünden yerdekine yukarıdan bakan göçebenin yükseklik kompleksine kapılması olağan haldi. Göçebeyi tanımlayan esas keyfiyetler onun cesareti, mertliği, dürüstlüğü idi. Sonunu düşünen kahraman olamaz bu çoban-askerin yer yer görülen irrasyonel davranışını izah eden temel ilke sayılabilir. Eski Türkler ticarete, tarıma, zanaatkârlığa (demircilik ve silah üretimi istisna), genellikle yerleşik hayata yukarıdan bakmış, bu alanları temsil edenleri aşağı sınıftan saymıştır.[4]

Çağdaş dönemde devlet kuruculuğu, millî yaratıcılığın zirvesidir mantığı eski ve Ortaçağlar dönemi için de geçerlidir. Cihangirlik döneminin şartlarına en iyi hazırlanmış topluluklardan olan eski Türkler, büyük fetihleriyle dünya tarihine damgasını vurmuş, geniş topraklarda birkaç dünya devleti kurabilmişti. Onlardan biri de Büyük Selçuklu Devleti idi.

Etno-Demografik Değişim ve Algılanması

11.-12. yy’lar Selçuklular döneminde etno-demografik süreçler konusuna göz atalım. Öncelikle bu dönemin Azerbaycan’ın Türk yurduna dönüştüğü bir dönem olduğunu göstermeliyiz. Zeki Velidi Togan’a göre, Arslan Yabgu 1025’de Sırderya ile Amuderya arasında yerleşen Oğuzlardan 100 bin kadar asker toplayabilirdi. Bu da yarım milyon nüfusa tekabül eder. Oğuz kitlesinin şimdiki İran coğrafyasına yerleşmesi zaman aldı. 1043’de Tuğrul Bey’in maiyetinde 15 bin hane vardı.[5] Sultan Melikşah’a (1072-1092) kadar hiçbir yerde ciddi iskân işinin vaki olmadığı belirtilmektedir. Azerbaycan’da Oğuzların kati olarak yerleşmeleri 1076’dan itibaren başlamıştır.

Zamanla yerel nüfusun çoğunluğunu oluşturanlar şimdiki İran’ın kuzey batısında artık Türkçe konuşuyordu ve Türkçe nüfusun genel konuşma dili haline gelmişti. Horasan ve Fars’ın bazı bölgelerinde de Türkler çoğunluk haline geldi. Türkçenin bu bölgelerde çoğunluğun dili haline gelmesiyle ilgili çok sayıda tarihî kaynaklar mevcuttur.[6] Bunlardan, genellikle kaynak olarak gösterilen Sultan Celalettin’in özel kâtibi Şihabüddin en-Nesevi’nin eseridir. En-Nesevi’nin yazdığı gibi, örneğin, Arran’da (Kuzey Azerbaycan’da) “Türkmenler öylesine çok sayıdaydılar ki, onlar bir araya toplanırsa, karınca yığını ya da çekirge bulutuna benzerlerdi.”[7]  Azerbaycan’da Türklerin sayısının hızla artmasının yanı sıra, Selçuklular döneminde Azerbaycan’ın Türk olmayan nüfusunun burada yaşamaya devam ettiği açıktır.

Türklerin Azerbaycan’da çoğunluğa ve komşu ülkelerde önemli bir kitleye dönüşmesinde Oğuzların yanı sıra Kıpçak Türklerinin de bu coğrafyaya yerleşmesi ile izah edilebilir. Araştırmalar, bugünkü Kuzey Azerbaycan’da Türk unsurunun Güney’e oranla çok daha fazla olduğunu ve daha yoğun bir şekilde yerleştiğini gösteriyor. Faruk Sümer’e göre, bu, Arran’ın “Türkmenlerin yaşam tarzına uygun olmasından daha çok, buranın bir uç vilayet olmasıyla ilişkilidir.”[8] Coğrafi olarak genişleyen Türk dünyasında uç vilayetlerin nüfus yapısında Türklerin nispeten çok olması tipik bir durumdur. Bu vilayetler düzenli akınlar için bir üs olarak kullanılmaktaydı. Türklerin Azerbaycan’ın kuzeyinde güneyine oranla daha önce ve daha temelli bir şekilde yerleşmesinin bir diğer nedeni, 11.-12. yy’larda buraya yeni Kıpçak akınlarının olmasıdır.

Bu dönem, Kıpçakların esas kitlesi, Kuzey Kafkasya da dâhil olmak üzere Tuna Havzasına kadar olan büyük bir alana yerleşmişti. Kıpçak devleti bölgenin en kudretli devletlerinden biri veya birincisi olarak, bölge hayatında önemli rol oynamaktaydı.[9] İslam kaynaklarında Deşt-i Kıpçak (Kıpçak Bozkırı) olarak bilinen bu Türk yurdunda yaşanan siyasi süreçler, komşu Rus knezliklerini, Bizans’ı ve Güney Kafkasya’yı doğrudan etkilemekteydi.[10]

Kıpçaklar, eski Hun kapısını (Derbent) geçerek İslam’ı kabul ettikten sonra Selçukluların hizmetine girmiştir. Atabey İldeniz’in oğlu Kızıl Arslan 1174 yılında Tebriz’i ele geçirdiğinde ordusunda çok sayıda Kıpçak askeri bulunmaktaydı. Zeki Velidi Togan’a göre, Kıpçaklar Tebriz nüfusunun önemli bir kısmını oluşturuyordu. 50 bin aileden oluşan Kıpçakların kısa süre sonra Derbent’in güneyine göç ettiğine dair tarihî kaynaklarda bilgiler mevcuttur.[11]

Kıpçakların bir diğer grubu Daryal geçidini aşarak, Hıristiyanlığı kabul etmiş, Gürcü hükümdarlarının hizmetine girerek, Gürcistan’ın ve Kafkasya’nın 12.-13. yy’lar tarihinde önemli rol oynamıştır. Gürcü Kralı David, 1118 yılında kayınpederi Atrak’ın önderliğinde gelen 40 bin kişilik Kıpçak ordusunu (aile fertleriyle birlikte 300.000 kişi) karşılamak için kendisi Daryal geçidine gitmiş, Kıpçakları ülkesinin çeşitli yerlerine özellikle doğusuna yerleştirmiştir. Kraliçe Tamar (Tamara, 1184-1213) döneminde, Başbuğ Sevinç Han önderliğinde gelen Kıpçakların ikinci büyük dalgası buradaki Türk unsurunu daha da güçlendirdi. Kıpçakların sayısı, Gürcü belgelerinde Gürcistan’ın kendisinin iki isimle bilineceği derecede artmıştı: Kartveloba (Gürcü obası, toprağı) ve Didi Turkoba (Büyük Türk obası, toprağı).[12] Kıpçak komutanlar Kubasar, Kutlu Arslan ve Sevinç, Gürcü ordusu ve devletinin yönetiminde büyük rol oynamaktaydı. Kıpçakların Gürcistan’a davetinin en büyük sonucu, Gürcü devletinin sınırlarının genişletilmesiydi. Kıpçak silahının kudretiyle Gürcü kralları Müslüman emirliğinin yaklaşık 500 yıl merkezi olan Tiflis’i alarak devletin başkenti yaptılar, birkaç kez Şirvan’a seferler düzenleyerek onu kendilerine bağımlı kıldılar, İspir ve Oltu’ya kadar ilerlediler, son ve zayıf İldenizler hükümdarları Ebu Bekir ve Özbek döneminde Azerbaycan’ın birçok kentlerini yağmalayıp, sonunda 1139 depreminden kendine gelemeyen Gence’yi talan ederek, şehir kapısını ganimet olarak ele geçirdiler.[13]

Gürcistan’a yerleşen Kıpçakların bir kısmı Hıristiyanlığı kabul ederek Gürcüleşti. Ancak bazen onlarla Gürcü devleti arasında ihtilaflar yaşanmış, Kıpçaklar Gürcü kralları için bir sorun haline gelmişti. Örneğin, 1123’te, Şirvan bölgesinde aynı dili konuşan Selçuklu ordusuyla savaşmayı reddeden Kıpçak ordusu, silahını Gürcü askeri birliklerine karşı yöneltti. Gürcistan’ı terk eden Kıpçaklar, muhtemelen Azerbaycan’a yerleştiler.

Türk boylarının Azerbaycan’da daha fazla yerleşmesinin (örneğin, Fars’a, Kirman’a vs. kıyasla) nedeni olarak adeta buranın doğasının göçebe hayvancılığın gelişmesine daha uygun olması faktörü belirtilir.  Geniş otlakların varlığı nedeninin yanı sıra, Türklerin kitle şeklinde akınlarına dek kültür bakımından Azerbaycan coğrafyasının komşu ülkelere kıyasla daha mozaik olmasını da göstermeliyiz. Keza ahalinin sıklığının 11. yüzyıla kadar fazla yüksek olmadığı varsayımını da ilave edebiliriz. İşte ahalinin seyrekliği nedeninden Türk boyları bu coğrafyada serbest yerleşmişler. Konar-göçer ahali yerel tarımcı ahalinin yerini dar etmedi, boş topraklarda yerleşti. Tarihi kaynakların hiçbirinde yeni yerleşen Türklerle artık yerli sayılan ahali arasında arazi nedeniyle çatışmaların yaşandığına dair bir kayıt yoktur. İngiliz araştırmacı Ann K. C. Lambton Selçuklu/Oğuz yerleşmesinin ekonomide durgunluk oluşturması hakkında iddialara itiraz ederek “Selçuklu müdahalesi genellikle nizamı bozmadı, aksine kısıtlı miktarda göçebenin kendi sürüleri ile İran’a gelmesi ülkenin refahını olumlu etkiledi: onlar şehirlerin süt mahsulleri, et ve yünle teminine yardım sağlıyor, ticaret işlerini nakliye ile temin ediyordu” diye yazıyor.[14]

Azerbaycan’ın tam Türkleşmesi (Rusçadaki ‘sploşnaya tyurkizasiya’ teriminin çevirisi) dönemi olarak kabul edilen 11. yy. veya başka bir yüzyıla dair tartışmalar, çeşitli, hatta birbirine ters versiyonların öne sürülmesi anlaşılır bir durumdur. Şimdiye kadar bu konuyla ilgili çeşitli yazarların birbirinden farklı fikirleri olmuştur. Ortaçağlar’da istatistiğin veya etnik yapıya ilişkin ayrıntılı araştırmaların yapılmaması, farklı fikirlerin ortaya çıkışının nedenidir. Hiç şüphesiz, bu konuda açıklığa büyük ihtiyaç vardır. Bunun bilim için önemi tartışılmazdır. “Doğal derinleştirme yöntemi” (Prof. Süleyman Aliyarlı) ile yapılacak araştırmalar, sonuçta bu konulara netlik kazandırabilir.

Görünürde büyük siyasi öneminin olduğu düşünülse de, eninde sonunda bölgeye daha erken veya görece geç yerleşimin, yerli veya gelme olmanın o kadar da önemli olmadığı görülür. Türklerin bu coğrafyada yaşamasını en eski dönemlere çeken primordial (ezelci) yaklaşım ile bu olayı olabildiğince geriye taşıyan Pan-İranist yaklaşım arasındaki tutarsız çelişkilerin sebebi, bu konunun aşırı siyasileştirilmesidir. Bir dizi İran, Sovyet, özellikle Ermeni vs. yazarların Türkleri bu bölgeye yabancı ilan ederek aşağılamaya çalışması, en önemlisi Türklere buraya yerleşim hakkını tanımaması bilinmektedir. Oysa, yukarıda da belirtildiği gibi, örneğin, Fars kabileleri de bugün yaşadıkları coğrafyaya, M.Ö. I. binyılda Avrasya steplerinden göç etmiş, buradaki yerli kabileleri kendine tabi ederek devlet (Ahameniş İmparatorluğu) kurmuşlar. Bu durumda, Türkleri  yabancı veya işgalci  ilan ederek, buraya yerleşim hakkından mahrum bırakmak, Farsları yerli ve bu yerlerin sahibi olarak kabul etmek, sadece bilimsel ve objektif olmayan ırkçı bir yaklaşımdır.

Daha önemli nokta ise, bize göre, Türklerin kitle halinde yerleşmesinin ortaya çıktığı zaman, belirli bir yüzyıl değil, onun mahiyetidir ve bu, üzerinde daha ayrıntılı durmaya değer bir konudur. Pan-İranist mahiyetli sözde bilimsel yazılara göre, Azerbaycan’ın eski İran dilli ve Kafkas dilli nüfusunun dili Türkler tarafından zorla değiştirildiği için a) halk yeniden etnik kökenine geri dönmeli, Fars dili ve kültürünü geri getirerek Farslaşmalıdır (İran); b) Kuzey Azerbaycan’da Türk milleti değil, aslında Kafkas dilli ve İran dilli kabilelerin kalıntıları olan Azerbaycanlılar yaşamış ve bugün de yaşamaktadır (Sovyetler Birliği, çağdaş Azerbaycan Cumhuriyeti). Bu kuramı gerekçelendirmek için her şeyden önce, Azerbaycan’ın Türkleşmesi denilen olaya özgün bir yaklaşım gerekiyordu. Burada sadece, bugünkü Azerbaycan (Kuzey ve Güney) nüfusunun çoğunluğunu devşirme ilan eden bu kuramın amacının bir daha millî bilincin gelişmesini engellemek, Türklerde aşağılık kompleksini oluşturmak olduğunu belirtmeliyiz.

Seyyid Ahmet Kesrevi’nin Azeri veya Azerbaycan’ın Kadim Dili adlı eseri, çelişkili fikirler, kesin olmayan, yarım, gerekçelendirilmeyen tezlerle doludur. Yayınlandığı yaklaşık 100 yıl boyunca, küçük hacimli (80 sayfa) bu kitapçığa ilişkin çok sayıda hem eleştirel, hem de takdir edici metinler yayınlanmıştır. Burada, konumuz için ilginç olması sebebiyle, kitabın ana tezine görüş bildirmeyi gerekli görüyoruz. Pan-İranistlerin devamlı başvurduğu bu eserin ana fikri kısaca şundan ibarettir: Ariler, on ay kış, iki ay yaz olan tarihî vatanlarından (‘buzlu kuzeyden’), üç veya dört bin yıl önce güneye doğru ilerleyerek buradaki farklı yerlileri yendi; tarih bilgisi olanlar, Türklerin Aşkaniler [Partlar] döneminde büyük kitleler halinde İran’ın sınırlarına dayanarak devlet kurduklarını biliyordur, Sasaniler ve Araplar Türkleri önleyebildi; Sasani padişahları savaşlarda daha küçük Türk gruplarını ele geçirerek ülkeye yerleştirdi, onlar da az olduğundan eriyip gittiler; hicri 6. yy’a kadar (M.S. 13. yy.) buranın nüfusu Azeri yarı-dilinde konuşuyordu; Selçuklular büyük kitlelerle burayı işgal ettiler; kulaklar giderek Türk diline alıştı, Moğol istilasından sonra Türkler her geçen gün daha cüretli ve kudretli ve yerlilerden üstün oldular vs.[15]

Kesrevi’nin takipçileri bu tezleri geliştirmiş, daha doğrusu daha da siyasileştirmişler. Bu takipçiler, Moğollar ve Selçukluların Azeri dilinde konuşan nüfusun dilini zorla değiştirdiklerini, bu nedenle tarihî adaleti tesis etmek için bugün kendilerini yanlışlıkla Türk görenler’in eski soy köküne geri dönmesi gerektiğini iddia etmeye başlamışlardır. Böylece, her Türk, onların yazdıklarına göre, en azından geçmişinden kuşku duymalı, kendisini bir devşirme olarak görmeli, başka bir deyişle, kendisine yeni atalar aramalıydı.

Değişik kaynaklarda Türk akınlarının (Sakalardan başlayarak) çapını gösteren çok sayıda büyük rakamlar verilmiştir. Azerbaycan’a birbiri ardına, dalga dalga yerleşen Türklerin sayısının daha erken Ortaçağlar’da yüz binlerle ölçüldüğünü hatırlatmakta yarar vardır.[16] Günümüz Azerbaycan’ında yaşayanlar bu Türklerin evlatlarıdır. Azerice konuşanlara gelince, bu, İran dilleri grubunda yer alan yerel lehçelerden biridir ve 20. yy’da Güney Azerbaycan’ın yedi köyünde Tatça adıyla kullanılmaktaydı (kullanılıyor).

Selçuklular, değil kendi dillerini zorla yerli halka kabul ettirmek, aksine, aşağıda da geniş bir biçimde ele alındığı gibi, Fars dili ve edebiyatına, Farsça (ve Arapça) eğitim sistemine hamilik etmiş, Farsçayı bürokrasi (devlet) dili yapmış, bazı Türk hükümdarlar anadilde değil, Farsça şiirler yazmışlardır. Dahası, Türkçe eğitim sisteminin, kitle iletişim araçlarının olmadığı Ortaçağ’da tarihi, dili, kültürü, yaşam tarzı, mizacı vs. tamamen farklı olan bir etnosu (yerli Azerileri) kısa bir süre içinde toptan asimile etmek imkânsızdır. Bazı sayıca az etnik grupların sonraki yüzyıllarda Türkleşmesi hakkında sınırlı tarihî gerçekler, toplu asimile ile ilgili fikir yürütmeye kesinlikle esas olamaz. Kısacası, Kesrevi ve devamcılarının Azerbaycan’ın Türkleşmesi konusunda yazdıkları bilimsel değere sahip değil ve İran’ın  ırkçı siyasetini savunma amaçlıdır.

Kuzey Azerbaycan’da Türklüğün inkârı farklı bir şekilde gerçekleşse de, mahiyet olarak aynıdır. 1936’da Halkların Atası olarak tanımlanan Josef Stalin’in doğrudan emriyle Sovyet Azerbaycan’ında nüfusun çoğunluğunun (Türklerin) Azerbaycanlı olduğu, konuştuğu dilin de uygun olarak Azerbaycan dili, Azerbaycanca olduğu ilan edildi. Bu emre göre, etnik kimliğinden koparılmış olan bu kitlenin ataları Medler olarak kabul edilmeliydi. Yani, sadece Türk adı yasaklanmıyor, onlara yeni ata (ecdat) yaratılıyordu. Bu konsepte uygun olarak, yeni yarattıkları toplumun tarihi de yapay olarak derinleştirilmekteydi. Bir süre sonra, Azerbaycanlıların ataları arasında mitolojik Atropaten halkı ilk sırada yer aldı. Resmî kuramı ifade eden Azerbaycan Tarihi kitabında (1958) şöyle yazılmıştır: “Atropaten devleti, genellikle çağdaş Azerbaycanlıların asıl atalarından birini teşkil eden yerli halkın yaşadığı alanı kapsamaktaydı… Atropaten halkının ortaya çıkışı sürecinde onun dili de oluşuyordu. Bu dil, muhtemelen daha sonra Azeri adlandırılan dildir. O, Farsçadan çok farklı ve Talışların diline daha yakındı.”[17] Bu kurama göre, daha sonra Azerbaycan’ı işgal eden Türk boyları, bu İran dillilerin dilini zorla değişmiş, sonuçta Türk dilli – İran asıllı karışım ortaya çıkmıştır. Böylece, İran’da olduğu gibi, burada da Azerbaycan nüfusunun çoğunluğu (Türkler) bu bilimsel olmayan kurama göre, ataları hakkında umutsuz olmalı, tarih bilinci kusurlu kalmalıydı.

Selçukluların Farsçayı ve Fars Edebiyatını Himayesi

Türklerin Azerbaycan’da yerleşmesi tarihinin yanı sıra Türk kültürünün burada hâkim olması konusu da önemli akademik meselelerdendir. Türk kültürü, egemen kültür statüsüne sahip olması için yaygınlığını ve gelişmesini birkaç yüzyıl devam ettirdi. Bununla birlikte, 11.-12. yy’larda Türk kültürü güçlü Fars kültür geleneğini ortadan kaldıramadı; resmî devlet dili Farsçaydı, Fars edebiyatı yüksek kültürel değer olarak görülmekteydi.

Selçuklular, eğitimde Farsçanın yanı sıra, Fars dili ve edebiyatını da özenle himaye ettiler. Ömer Hayyam’ın (1040-1123) Melikşah’ın gözdesi, Enveri’nin Sultan Sencer’in “baş şairi-baş tacı” haline gelmesi, Selçuklular ve Atabeyler döneminde yetişmesi, bunun sembolik ifadesi olarak kabul edilebilir. Arap kültür geleneğinin zayıflamasına paralel olan bu süreç, Fars kültürünün hâkim kültüre, en azından egemen seçkinlerin kültürüne dönüşmesiyle sonuçlandı. Türkler, Fars dili ve edebiyatının benzeri görülmemiş gelişiminde doğrudan rol oynadı. Azerbaycan sakinleri Ebül-Ula Gencevi, Mehseti, Feleki, Hakani, Nizami ve diğerleri, klasik Fars edebiyatının oluşumu ve gelişimine katkıda bulundular. Siyasi hâkimiyetin Türklere geçişi Türk kültürünün değil, özellikle Fars kültürünün gelişmesiyle sonuçlanması, Azerbaycan’ın sonraki hayatında da derin izler bırakmış bir olaydı. Bu olayın makul nedenlerinin bulunması, Azerbaycan’ın 11.-12. yy’lar ve sonraki dönemler millet-devlet oluşumu sürecinin araştırılması için önemlidir.

Emin Resulzade Türk tarihinin en hassas ve çelişkili meselesi olan şimdiki İran coğrafyasında büyük imparatorluklar kurmuş Türk hanedanlarının neden Farsçayı devlet dili yapmaları, Fars edebiyatının gelişmesini himaye etmeleri konusuna açıklık getirmiştir. Teorik genellemeler açısından eserin en dikkati çeken bölümünde – Türk hâkimiyeti altında Fars edebiyatı – yazar sorunu şöyle şekillendirir: “Neden bin yıldan beri, İslam Doğusunun hükumet süren sülaleleri, pek az ve önemsiz istisnalarla, hemen Türklerden olmuş iken, klasik İslamî Türk edebiyatının doğuşu Fars edebiyatının kalkınmasından 3-4 yüzyıl sonraya kalmıştır?” Daha sonra yazar bu sorunu daha açık şekilde beyan etmektedir: “Bağdat halifelerini dini birer sembol haline getirerek, siyasi iktidarı kendi ellerine alan Türk sultanlarının, idarede Arapçadan başka bir dil kullandırmaları anlaşılabilir bir olaydır; fakat bu dil, neden Türkçe değil de, Farsça oluyor? “[18]

Resulzade bu hassas konunun birkaç sebebini gösteriyor. Birinci sebep: “… Çünkü Asya çöllerinin derinliklerinden akıp gelen ve Yakın Doğu’da saltanatlar kuran Türkler göçebe idiler. Göçebelerin kondukları memleketlerde, yerel medeniyetlere uymaları ise olağan bir şeydir.” Resulzade’nin Türkler göçebe idiler klişe iddiasının durumu tam yansıtmadığını belirtmemiz gerekir. Çünkü Türkler (Selçuklular dâhil) bu dönem klasik göçebe (nomad) durumunu çoktan aşmış, hayvancılıkla uğraşanlar konar-göçer hayat tarzına geçmiş, hatırı sayılır bir kısmı ise yerleşik şehir nüfusunu temsil etmekteydiler. Bunun yanı sıra Büyük Selçuklu Devleti’ni kuranlar söz konusu göçebeler değil, Türkistan’da vb. coğrafyalarda kaç asırdır devlet geleneği olan kavmin bir parçası idi.  Selçuklu yayılmasının ilk dönemlerinde buraya yerleşenler çoğunlukla askerler ve devleti temsil eden diğer unsurlar idi. Oğuzların ve Kıpçakların bu coğrafyadaki şehirlerin nüfusunda çoğunluğa sahip olmaları tabii ki zaman aldı.

Resulzade, Fars dili ve edebiyatının statüsünün artmasının ikinci önemli nedenini şöyle ifade ediyor: “İran tesiri, Farsçayı dinin ve Kuran’ın dili olan Arapçanın yerine geçirecek kadar ilerlemek imkânını bulmamıştı. Siyasetçe, Arap merkeziyetçiliğiyle mücadele ve rekabet halinde bulunan Türk sultanları ise, pek tabii olarak, güvendikleri yerel ayan zümresinin yaşadığı ve yaşattığı şehirli “Acem” adetleriyle beraber, kullandıkları edebi dili (Farsçayı ) dahi hem kendileri kabul ediyor, hem de onun yayılmasında amil oluyorlar.” [19] Diğer bir deyişle, Selçuklular, Arap etkisini zayıflatmak için Fars unsurunu kullanmayı uygun gördüler.

Resulzade’ye göre, Fars dilinin bürokrasi, edebiyat diline dönüşmesi akıl almaz bir olay değildir. O, 18. yüzyıl Avrupa’sını örnek göstererek görüşlerini aktarıyor: “…bu yüzyılda Fransız olmayan Avrupalı yazarlar dahi eserlerini Fransızca yazmışlardır. Genellikle bu dil, o çağlarda, Avrupa’nın büyük bir bölgesi için, genel idare, bilgi ve edebiyat dili olmuştur.”  Burada 16.-17. yüzyıla kadar Latincenin Avrupa’da bilim ve edebiyat dili işlevini yerine getirmesi tarihi gerçekliği de ilave edilebilir.

Farsçanın rolünün artması meselesinin dördüncü nedeni olarak yazar, şehir hayatında “İran’ın [Farsların] eski kültürel geleneklerinin etkisini taşıdığını” gösterir. Yeni yönetim bu şehirleri yönetmek için “yerel aydınların bilgi ve tecrübelerine muhtaç idiler.”

Selçukluların resmî dil siyasetinin diğer bir ilginç tarafına da değinelim. Fars ırkçılarının iddialarının aksine, Selçukluların Türkçeyi yerli halka dayatmadıkları, zorla Türkleşme siyaseti uygulamadıkları bir gerçek. Bu bir yana, çağımız Farsların konuştukları dilin (Deri-Farsi) Fars bölgelerinde yayılması işte Selçuklu döneminin ve Selçuklu hükümdarlarının faaliyetlerinin sonucudur. Bu dönemde halk genellikle Pehlevi dilini kullanmaktaydı. Selçuklular yeni Deri (derbar-saray sözcüğünden) dilini günümüz Afganistan ve Tacikistan’dan getirdiler. Deri/Farsi dili kısıtlı sayıda okur-yazarın sarayda ve idari yazışmalarda kullandığı dile dönüştü. Onlar bu dili medreselerde öğreniyorlardı, daha sonralar kitleler arasında yaygınlaştı.

Türk siyasi seçkinleri ile etnosun temel kitlesi arasında ortaya çıkan farklılıklar daha sonra kendini gösteren sorunların temelini oluşturdu. Zeki Velidi Togan’ın Sultan Melikşah’ın tarihî rolüne ilişkin söyledikleri dikkat çekmektedir: “Selçukluların en büyük sultanı ve İslamın en kudretli şahsiyetlerinden olan Melikşah, tıpkı Hindistan’daki Timurilerin en büyüğü olan Ekberşah gibi, Türk devlet an’anelerinin en mühim cihetlerine veda etmiş ve bununla ahfadının [sonrakı nesillerin] yabancı bir millet arasında temessül etmesi [erimesi] hususunu mübrem [kaçınılmaz] bir hale getirmiş bir zattı.”[20]  Melikşah’ın oğlu Sencer, babasının siyasetini devam ettirerek sarayı ve devlet kurumlarını Farslarla doldurdu ve Fars dili ve edebiyatının yaygınlaşması için özel ortam oluşturdu. Zeki Velidi, Fars memur ve vergi toplayanların hareketlerinden öfkelenen Oğuzların, Sultan Sencer’i rehin alarak hapiste tutmasını “gerçek Türkçü davranışlardan biri” olarak değerlendiriyor.

Selçuklu Devlet Yapısında Farslar

Çürümüş hilafetin büyük bir arazisinde siyasi hâkimiyeti eline alan Türk hanedanları Arap merkeziyetçilerine karşı yerli Fars görevlilerinden faydalandılar. Selçuklu hükümdarları bu İran unsuruna özel ilgi ve himaye ile yaklaşıyor, onların temsilcilerine devlet yönetiminde yer veriyorlardı. Alp Arslan ve Melikşah’ın değişmeyen veziri, bilinen Siyasetname yazarı Nizamülmülk’tü.[21]

Fars unsuru, bir zamanlar Arap saldırısı ve bağımsızlığın kaybedilmesine silahlı direnişle karşılık verdi. Bugünkü İran coğrafyasının farklı bölgelerindeki silahlı kalkışmaların yanı sıra, Şuubiye hareketi kültür konularına da önem vermekteydi. Çağdaş İran’ın tarih uzmanı Nasir Purpirar, Farsların ana kitabı olan Şahnamenin ortaya çıkışının da Şuubiye hareketinin faaliyetlerinin bir sonucu olduğuna inanıyor.[22] Söz konusu tarihçiye göre, İranlı seçkinler, Arap ideolojik ve kültürel değerleri ve Türk siyasi hâkimiyetine (Gaznelilere) karşı mücadele etmek için, eski etnik değerlerini, öncelikle Sasani değerlerini metheden ve yaygınlaştıran eseri ortaya çıkarmak için dönemin ünlü Fars şairlerini seferber etmiş, onlara gerekli folklor ve diğer materyalleri sağlamak amacıyla bir grup insanı çalıştırmayı başarmıştı. Altı şairin çalışmasını inceleyen Şuubi siparişçiler, İran’ın eski kudretini yansıtmadığı için bu çalışmaları reddetmiş, arzu edilen muhteşemlikte destan yaratmak için şair Firdevsi Tusî’yi görevlendirmişler. Firdevsi, toplanan materyalleri ve hazır eserleri de kendi manzum destanına ekleyerek, yaklaşık 30 yıl boyunca 60 bin beyitten oluşan Şahname’nin üzerinde çalıştı. Şahname’nin orijinal versiyonu tamamlandığında, Şuubiye artık bir örgüt olarak zayıflayıp Horasan’da ortadan kaybolmuştu. Firdevsi, eserine Gazneli Mahmut’u metheden bölümler ekleyerek Sultan’a sunar. Sultan Mahmut, bu manzum destanda Türkleri ve Arapları kötüleyen bölümler olduğundan Firdevsi’yi ödüllendirmeyi reddeder. Muhtemelen, Şahname’nin son versiyonunda Sultan Mahmut’un hicivnamesinin yer alması da bununla izah edilmelidir.

Her ne kadar İran unsuru Selçuklu İmparatorluğu yönetiminde yaygın şekilde temsil edilmiş olsa da ve Fars kültürü Selçuklular tarafından himaye edilse de, Arap İslam hilafeti gibi, Türk Selçuklu hâkimiyetini de İranlıların bir kısmı, özellikle Sasani kökenli Fars aristokrasisi kabul etmedi. Bu dönemde ortaya çıkan İsmaililer (ya da “Haşhaş” sözünden türeyen Haşhaşiler, Avrupa dillerinde – Assasinler/Katiller) hareketi ideolojik olarak Şiiliye dayanıyor, siyasi terörle düşmanlardan Fars unsurunun öcünü alıyordu. Alamut İsmaililerinin haşhaşla sarhoş olmuş kimselerden kurduğu sistem, siyasi terör havası estirmekle meşguldü. Söz konusu intikam duygusunun etkisiyle “kökü soyu belli olmayan çocuk” olarak gördükleri Nizamülmülk öldürüldü, kısa bir süre sonra “kaba Türk” dedikleri Melikşah’ı zehirlediler.

Sonuç

Büyük Selçuklu İmparatorluğu dönemi, Azerbaycan’ın gerek kuzeyinde, gerekse güneyinde Türk unsurunun sayısının eşi görülmemiş şekilde arttığı, siyasi hâkimiyetin Türk hanedanlarına (Selçuklular, İldenizler) geçtiği dönemdir. Türklerin nüfus bakımından çoğunluğa ulaşması, Azerbaycan’ın gerçekten Türk yurduna dönüşmesi bu dönemin tarihi gerçeğidir. Onların Azerbaycan’daki varisleri bu sürecin başını çeken devlet ve askerî dehaları (Çağrı Bey, Sultan Tuğrul, Sultan Alparslan, Sultan Melikşah vb.) gereğince değerlendirmeli, bu şahsiyetlerin milli kimlikte ve tarih bilincinde hak ettikleri yerleri almaları sağlanmalıdır.[23]

Selçuklu döneminde köklü değişikliklerin olmasına rağmen, Türk kültürü henüz bu coğrafyanın hâkim kültürüne dönüşemedi. Azerbaycan’da etnik gelişimin yeni bir nitel aşamaya geçişi, sonraki yüzyıllardaki siyasi gelişim dönemine kaldı. Bu dönemin şartlarından en kârlı çıkan Fars kültürü oldu. Selçuklular, İldenizler ve Şirvanşahların şahsında siyasi hâkimiyet onun koruyucusu haline geldi. “İran, Arap istilasından sade siyasetçe kurtulmak için değil, kültürce dirilmek ve yükselmek için dahi Türk kuvvet ve zekâsından büyük ölçüde faydalanmıştır.”(M. Emin Resulzade)[24]

Ahmed Ağaoğlu birkaç eserinde Selçuklu dönemindeki Türk-Fars ilişkileri meselesinin genel Türk tarihinde, özellikle Azerbaycan Türklerinin kaderinde oynadığı role dikkat çekmiştir. Yazar, İran’daki çeşitli kavimler arasında Türk unsurunun en canlı, en faal olduğu gerçekliğini vurguluyor; “İran’ı bin seneden beri idare eden, ona bazen cihanşümul bir kıymet verdiren Türklerdir… İran’ın son bin senelik tarihi hakikatte ve doğrudan doğruya Türk tarihinin bir şubesidir.”[25] Ama bu parlak görüntünün altında olumsuz durum gizlidir; “…Türkler başka yerlerde gösterdikleri zafı [zaafı] burada dahi göstermişlerdir. Filen ve maddeten hâkim oldukları halde manevi hâkimiyetlerini kurmakta kusur göstermişlerdir. Hükumet, ordu, ticaret, ziraat ve hatta edebiyat ellerinde iken şahsiyetlerinin en canlı ve en devamlı amili olan dillerini tamim ettirememişlerdir [genelleştirememişlerdir]. Tersine olarak başkalarının dillerini devlet dili olarak kabul etmişlerdir ve sahibi oldukları devlete Türk dedirtmeği ihmal eylemişlerdir. Bu suretle devlet millileşmek kabiliyetini kaybetmiştir.”[26]

Ayrıca Selçukluların büyük bir coğrafyada yeni ortama mazhar olmaları, dünya ve genel Türk tarihinde görkemli yeri olan süreç başlatmaları vurgulanmalıdır. Özel dikkat talep eden olgulardan birisi Selçukluların şimdiki İran topraklarını Bizans ve Haçlılardan korumalarıdır. Burası Selçuklu sayesinde İslam toprağı olarak kaldı.

Böylece, Selçuklu olgusu çok taraflı yaklaşım gerektiren bir tarihi gerçekliktir. Onu tek taraflı, garezli şekilde algılamak tarihi tahrif etmek demektir. Selçuklu mirasını sorgulamaya kalkacak birisi bulunursa, bunu yapmaya Türklerin daha çok hakkı olduğu ortadadır.

[1] Nailə Vəlixanlı (red.), Azərbaycan tarixi, 2. Cild, Bakı: Elm, 1998, s. 425-438.

[2] Asurlular, eski Romalılar, Yunanlar, Almanlar, Fransızlar, İsveçliler, Hollandalılar, Persler, Moğollar… antik ve Ortaçağlarda dünyaya yayılsalar bile yeni coğrafyalarda tutunamadılar. Kısır kaldılar.

[3] Yaygın “Oğuz göçü” kavramı yerine neden “Oğuz yayılmasını” kullandığımız hakkında bkz: https://millidusunce.com/oguz-gocu-konusunu-yeniden-degerlendirme/

[4] https://millidusunce.com/misak/gocebelik-utanc-mi-gurur-mu/

[5] Zeki Velidi Togan,  Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul: Enderun, 1981, s. 191.

[6] Zeki Velidi Togan,  ‘Azerbaycan’, İslam Ansiklopedisi, 6. Cilt, İstanbul: MEB, 1961, s. 100-103.

[7] Шихаб ад-дин Мухаммад ан-Насави, Жизнеописание Султана Джалал ад-дина Манк-  бурны. Перевод З.М. Буниятова, Баку: Элм, 1973, с. 274.

[8] Örneğin, bkz: Faruk Sümer, ‘Azerbaycan’ın Türkleşmesi Tarihine Umumi Bir Bakış’, Türk Tarih Kurumu, Belleten, Cilt XXI, Sayı 83, Temmuz 1957, s. 430.s. 431.

[9] Örneğin, bkz: Akdes Kurat, IV-XVIII yüzyıllarda Karadeniz kuzeyindeki Türk kavimleri ve devletleri, Ankara: Türk Tarih Kurumu Basimevi, 1972; İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s. 174-184.

[10]Murad Acı’nın son kitaplarında bu konularla ilgili ilginç bilgiler almak mümkündür: Мурад Аджи, Тюрки и мир: сокровенная история, Москва: АСТ, 2006; Мурад Аджи, Европа,Тюрки, Великая степь, Москва: АСТ, 2007; Мурад Аджи, Дыхание Армагеддона, Москва: АСТ, 2007; Мурад Аджи, Полынь Половецкого поля, Москва: АСТ, 2008.

[11] Zeki Velidi Togan, ‘Azerbaycan’, İslam Ansiklopedisi, 2. Cilt, İstanbul, 1961, s. 102.

[12] В.Л.Гукасян, ‘Об азербайджано-грузинских языковых контактах’,Советская тюркология, 1980, N 4, с. 25; Ermeni kökenli ABD tarihçisi bu olayı tamamen aksine yorumluyor, örneğin, Didi Turkoba’nı yanlış olarak Büyük Türk belası olarak çeviriyor. Ronald Grigor Suny, The Making of the Georgian Nation, Bloomington: Indiana University Press, 1988, p. 34.

[13] Geniş bilgi için bkz: Fahreddin Kırzıoğlu, Yukarı Kür ve Çoruk boylarında Kıpçaklar, Ankara: TTK, 1992, s.89-148.

[14] Энн К. С. Лэмбтон, ‘Аспекты расселения Сельджуков-Огузов в Иране’, В. В. Наумкин, М. Б. Пиатровский (ред.), Мусульманский мир. 950-1150, Москва: Наука, 1981, с. 139.

[15] [Seyyid Əhməd] Kəsrəvi Təbrizi, Azəri, ya Zəbane Bastane Azərbayqan, çape dovvom, Tehran: Çapxaneye Taban, 1317, s. 8-25.

[16] Ayrıntılı bilgi için bkz: Nesib Nesibli, Azerbaycan Tarihi: Millet, Devlet ve Siyaset, Ankara: Altınordu, 2019, 5.bölüm, s. 91-109.

[17] Azərbaycan tarixi, I cild, Bakı: Az. SSR EA-nın nəşriyyatı, 1958, s. 63.

[18] Mehmet Emin Resulzade, Azerbaycan Şairi Nizami, Ankara: Milli Eğitim Basımevi, 1951, s. 17 ve 19.

[19] A.g.e, s. 20.

[20] Zeki Velidi Togan,  Umumi Türk Tarihine Giriş, s.194.

[21]Nizamülmülk, 10 000’den fazla Fars unsurun Selçuklu Devleti’nde devlet işlerine, eğitime, idari işlerine alındığını kaydediyor: “Ben bütün ülkelere, eyaletlere Farsça bilen, Farsça konuşan, Fars eğitimli memurlar, denetçiler, müfettişler gönderiyorum.” Prof. Süleyman Əliyarlının məruzəsi, Qarapapaqlar, Sayı 5 (13), Temmuz 2008, s. 31.

[22] Naser Purpirar, Poli Ber Gozeşte, Tehran: Kareng, 1380, s.290.

[23] Sultan Tuğrul’un türbesi Rey’de, Sultan Alparslan ve Sultan Melikşah’in türbesi ise Merend şehrindedir. Bu türbelerin yerel Türklerin önemli ziyaret yerlerine dönüştürülmesi kurucu atalarına şükran borcunun yerine getirilmesi olur.

[24] Mehmet Emin Resulzade, Azerbaycan Şairi Nizami, s. 17.

[25] Ahmed Ağaoğlu, İran ve İnkılabı, Ankara, 1941, s.11.

[26] A.g.e, s. 11-12.

Yazar

Nesib Nesibli

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.