05.10.2022

Tarikatlar ve cemaatler ıslah edilebilir mi?

Dünyadan elini eteğini çekerek sadece Allah’a yönelmek gibi bir züht hareketi olarak başlayıp zaman içinde siyaset ve ticaretle kol kola girerek din üzerinden sömürüye dönüşen tarikatlardan günümüzde fazla bir şey beklemek mümkün değildir.


Özellikle son yirmi, yirmi beş yılda ülkemizdeki cemaat-tarikat yapılarının darbe teşebbüsünde bulunacak kadar her alanda etkin hâle geldiği; toplumsal ilerlemeyi, sosyal, kültürel gelişmeyi ve barışı sağlayan her türlü temel değerleri ve kurumları önemli ölçüde tahrip ettiği görülmektedir. Bunlardan daha vahim olan husus, cumhuriyet ilkelerine karşı çok katı bir duruş sergileyen yüz binlerce taraftarı olan bu kitlenin ekonomik ve siyaset alanında güçlü olması da Türkiye üzerinde emelleri olan dış mihraklara operasyon alanları yaratmasıdır. Diğer taraftan, daha başka faktörler yanında bu zihniyetin sebep olduğu adaletsizliklere, çarpıklıklara, ayrıştırmaya ve ötekileştirmeye tepki olarak özellikle gençler arasında deizmin ve ateizmin arttığı da gözlemlenmektedir. Din ve din algısı üzerinden meydana gelen böyle bir kutuplaşma sonunda, günümüzde Türkiye en az etnik bölücülük ve Suriyeli sığınmacılar kadar ciddi bir millî güvenlik sorunu ile karşı karşıya kalmaktadır. Bütün bunların sonunda dinden kaynaklanan bu tür oluşumlar şu veya bu şekilde tartışma konusu edilmektedir. Bu tartışmalardan biri de bunların devletin denetimi altına alınarak serbest bırakılmasıdır. Biz bu konuyu ele alırken önce tasavvuf ve tarikatların tarihsel geçmişi hakkında kısa bir bilgi verecek ve ardından meselenin özüne geçeceğiz.

Tasavvuf ve tarikatlar

Tarikat ve tasavvuf kavramları Kuran’da ve hadislerde yer almaz. Bunlar Abbasilerin ilk döneminde (M.S. 8. Yüzyılın ortalarından itibaren) “Allah’a daha yakın olmak”, “daha sade yaşamak, dünya nimetlerini terk etmek” ve biraz da Emevilerle Abbasiler arasındaki kanlı siyasi çekişmelerden kaçmak ve kaçınmak arzularının sonucunda bireysel züht hareketleri olarak ortaya çıkmıştır. Bu tasavvuf anlayışında Allah sevgisi ve korkusu en belirleyici saiktir. Kuran’da belirtilen emirler, yasaklar ve mübahlar konusunda nefse zor gelenleri hayatlarında uygulamaya çalışan ilk mutasavvıflarda kalp huzuru, nefis terbiyesi ve güzel ahlâk asıl maksattır. Aynı düşünceye sahip insanlar hankâh, dergâh, zaviye adı verilen tekkeler etrafında toplandı ve bunların giderlerini karşılamak için vakıflar tanzim edildi. Zaman içinde yaygınlaşan bu düşünce ve hayat tarzı, itikatta Eşari, fıkıhta Şafii mezhebinden olan Kuşeyrî (öl. 1072) tarafından sistemleştirildi. Gazali (öl. 1111) felsefeyi acımasız şekilde tenkit edip, imanı kurtarmanın yolu olarak tasavvufu gösterince tarikatların önü iyice açılmış oldu. Muhyiddin Arabi (öl. 1240) kendisinden önce de var olan vahdet-i vücut nazariyesini ve derunî zevk anlayışını derinlemesine işleyip, kurumsallaştırarak tasavvufa yeni bir boyut kazandırdı.

İlk zahitlerin samimi ve münferit düşünce ve hayat tarzı zaman içinde İslâm topraklarının sınırlarının genişlemesine paralel olarak yaygınlaştı, organize oldu, farklı kültürlerle tanıştı ve onlardan felsefe, ayinler, semboller konusunda çok etkilendi. Öyle ki daha bir yüz yıl geçmeden Sufilerin coşkun ve taşkın sözleriyle ruh hâlleri bir taraftan Kuran ve sünnet açısından tartışılır hâle gelirken diğer taraftan müritleri arasında keramet olarak görülerek yüceltildi. Bunun sonucunda bazı şeyhlere peygamberlerde dahi mevcut olmayan manevi güç ve yetki izafe edildi. Bu onları halk nezdinde olduğu kadar devlet yetkilileri arasında da saygın ve hatta korkulan kimseler hâline getirdi. Bunlara, şeyhlerine körü körüne itaat eden muazzam sayıdaki müritlerin mücadeleci ve ekonomik gücü de eklenince nefsi arındırma gayreti olarak başlayan Sufilik bir anda siyaset için müsait yapı hâline dönüştü. Bunun en bilinen iki örneği İran’daki Hasan Sabbah (11. Yüzyılın üçüncü çeyreği) ile Anadolu’daki Babailik hareketidir (1240). Ya da ilk başlarda sınır boylarında cihat maksadıyla kurulan ve önemli işler gören ribatlar tez zamanda zahidane hayat yaşama iddiasındaki miskinler yuvası hâlini aldı. Böyle pasif bir sosyal yapının toplumun dinamizmini ve gücünü zayıflattığı açıktır. Her iki uçtaki bu tür tasavvuf düşüncesinde sevginin yerini korkunun, akılcılığın yerini nakilciliğin ve hurafenin aldığına şüphe yoktur. Aslına bakılırsa, hangi adla anılırsa anılsın tasavvufun kendisinde akıldışılık ve dünyayı kötü görme hep vardır. Böylece ister Şii, ister Sünni kökenli olsun tasavvufun çeşitli renkleri ve tonları Türkistan’dan Endülüs’e kadar çok kısa zamanda yayıldı.

Tasavvufi düşünce ve onun örgütlü hâli olan tekkeler sanayileşme devrine kadar toplumun bir takım ihtiyaçlarını karşılıyordu. Her şeyden önce Sufilik, dine ve evrendeki bazı olaylara farklı bir bakış demekti. Sufiler, olağanüstü meselelere kendileri açısından iyi kötü açıklama getiriyorlardı ve bu yorum tarzı, akılcılığın geri planda olduğu toplumları ve insanları tatmin ediyordu. Ateşe girme, vücuduna şiş saplama gibi aslında hiçbir İslâmî temeli olmayan tamamen Hint kökenli ritüeller, o kimselere olağanüstü bir vecd ve toplum huzurunda itibar kazandırıyordu. Bu aynı zamanda seyirlik bir olaydı. Müzikli, rakslı sema ayinleri de öyle. Böylece insanlar, hem ibadet neşesine kavuşuyor, hem de fıtratlarının gereği olarak bir tür sanatsal faaliyette bulunuyorlardı. Toplu yemeklerin yenildiği, sohbetlerin edildiği, çeşitli meselelerin konuşulduğu, sözlü kültürlerin, geleneklerin ve sanatların geliştirilip intikal ettirildiği, yolcuların ve kimsesizlerin geçici olarak barındığı bu yerler grup mensubiyetinin oluştuğu, kimlik duygusunun pekiştiği birer sosyal kurumdu. Dolayısıyla, bu tür oluşumların ve kurumların sanayi toplumu ve bilim çağı öncesinde bir boşluğu doldurduğuna şüphe yoktur.

Esasen 1500’lerden önce sadece İslâm dünyasında değil, Asya’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Amerika’ya kadar dünyanın hemen hemen her yerinde doğaya, fizik kanunlarına, insana, idarecilere, idare şekline, fizik ötesi varlıklara, hastalıklara ve tedavi yöntemlerine bakış arasında fazla bir fark yoktur. Hatta o yıllarda dünyanın en saygın, en güçlü devletleri hep Müslümandır. Bu sebeple İslâm ülkelerindeki zihniyeti, idare şeklini, gelişmişliği, toplum yapısını, refah düzeyini sorgulamaya ihtiyaç duyulmamıştır. Zira onlara bunu yapmaya zorlayacak daha üstün, daha zorlu siyasi, ideolojik, ekonomik harici bir güç ve sebep yoktur. Bu yüzden yönetimle uyum içinde olduğu sürece tarikatların, toplumun refahına, huzuruna, zihniyetine, kültürüne, ekonomisine getirdikleri, götürdükleri üzerinde hiç durulmamıştır.

Tasavvuf ve Türk kültürü

Bütün tenkit edilecek taraflarına rağmen tasavvufun, Yesevilik, Mevlevilik ve Bektaşilik gibi sevgiye dayalı kanadı Türk devlet ve kültür hayatında önemli işlevler görmüştür. Her şeyden önce barışçıdır; yazılı edebiyatı Farsça olmasına rağmen Mevlevi tekkeleri bile Türkçenin kalesi olmuştur. Aslına bakılırsa Türk dünyasındaki tasavvufun ister Türkistan, ister Anadolu coğrafyasında olsun ve hangi adla anılırsa anılsın 15. Asra kadar sevgi merkezli olduğunu söyleyebiliriz. Bunların itikattaki mezhebi Maturidi, fıkıhtaki mezhebi ise Hanefidir. İslâm dünyasında dinin fıkıhtan ve şekilden ibaret sanılmasıyla birlikte tasavvuf da bu kalıba sokulmaya, uymayanlar ya devlet ya da Kadızade ve Vahhabilik benzeri hareketlerle sindirilmeye çalışılmıştır. Bunların sonucunda Yesevilik tamamen unutulmuş veya önce Bektaşiliğin, daha sonra da Nakşiliğin içinde eriyip gitmiştir.

Anadolu’daki Yesevilik olarak kabul edebileceğimiz Bektaşilik, benzer özelliğe sahip olan Mevlevilik ile birlikte sevgiye, hoşgörüye, sanata, çevreye ve kadına verdiği değerle, erken devir Osmanlı Türk medeniyetinin sosyal ve kültürel dinamosu olmuştur. Osmanlı devletinin kuruluş devirlerinde bugünkü Doğu Türkistan dâhil Orta Asya’nın pek çok yerinden gelen Türklerin geçici olarak barınması ve rehabilitasyonu için Tarsus gibi yerlerde kurulan tekkelerin de güzel hizmetler verdiği arşiv belgeleriyle sabittir. Osmanlı Beyliğinin kuruluşunda tasavvuf ehlinin ve Bektaşiliğin rolünü inkâr etmek mümkün mü? Aynı şekilde Rumeli’nin fethi sırasında Sarı Saltuk gibi Yesevi dervişlerinin emeği takdire şayandır.

Ne yazık ki II. Bayezid devrinde (1481-1512) başlayan felsefe ve pozitif bilim karşıtlığı, Gazali anlayışında bir tasavvuf felsefesinin giderek resmiyet kazanmasına yol açmıştır. Tamamen şekle dayanan, akılcılıktan ve derûnilikten mahrum İbn-i Teymiye ve selefilik çizgisinde oluşan 17. Yüzyıl ortalarındaki Kadızade taassubu, şirreti ve şiddeti, devlet ve toplum nezdindeki böyle bir sapmanın meyvesidir. Elbette sözünü ettiğimiz tasavvuf anlayışının ve tarikatların da tenkit edilecek pek çok yönleri vardır. Ama Osmanlıların, bir toplumun ve medeniyetin gelişmesi için vazgeçilmez şartlar olan sevginin, estetiğin, sanatın ve hoşgörünün temsilcilerini sindirmek suretiyle bindikleri dalı kestiklerini söylemek durumundayız.

Sorun nerede başladı?

Tasavvufun ve tarikatların toplum ve devlet hayatında sorun olarak zuhur etmesinin tarihi aslında Abbasiler zamanına kadar gider. Bunlar Selçuklularda Babailik ve Osmanlılarda Çelebi Mehmet ve II. Murat devirlerinde Şeyh Bedreddin isyanı ve Halveti hareketi hâlinde devleti ve toplumu ciddi şekilde uğraştırmıştır. 17. Yüzyıl ortalarında bir nevi selefilik olarak kabul edebileceğimiz Kadızadeliler, başta Bektaşiler olmak üzere tarikat mensuplarına karşı şiddet hareketlerine başvurmuşlardır. 19. Yüzyılda ise Yeniçeri ocağının kapatılmasıyla birlikte Türk hoşgörüsünü ve dünya görüşünü yansıtan Bektaşilik de büyük darbe yemiştir. Fakat bir taraftan bunlar olurken, diğer taraftan da Şazelî tarikatı ve Nakşiliğin özellikle Halidî kolu 19. Yüzyılın ikinci yarısında devletten özel himaye görmüştür.

Cumhuriyetin ilk yıllarında tarikatlar yasaklanmış olmakla beraber bir kısmı faaliyetlerini el altından sürdürmüşlerdir. Fakat çok partili devirden itibaren bu tarikatlar oy deposu olarak görüldüğünden, pek çok siyasi parti; tarikat ve cemaatlerle içli dışlı olmakta beis görmemiştir. İşin ilginç yanı tarikatlar ve cemaatler askerî darbelerden sonra daha da güçlenmiştir. 1950’lerde Sovyetler Birliği’ne karşı İslâm dünyasında oluşturulmak istenilen Yeşil Kuşak Projesi’nın en büyük dayanağı genelde dindarlık, özelde ise cemaatler ve tarikatlar olmuştur.

Din istismarı

1990’larda komünist sistemin çökmesinden sonra ister kitaplı, ister kitapsız olsun, her türlü din ve buna bağlı olarak din üzerinden siyaset yapmak bütün dünyada yükselen değer hâline geldi. Böyle bir dönemde dinler içeride kendi mensuplarına tahakküm aracı olarak kullanıldığı gibi uluslararası arenada da “medeniyetler çatışması”nın dinamosu olarak görülmeye başlandı. Bu çatışmalarda asıl hedef olan İslâm ülkelerinde kanlı olaylar için selefilikten, iç tahribatlar için ise tarikat ve cemaat adı altında “ılımlı İslâm”dan istifade edilme yoluna gidildi. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsü, Batı dünyası için tehdit algısının 1990’dan sonra Komünizmden İslâm dünyasına kaydırılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kullanılmasından başka bir şey değildir. Bütün bu olaylar, İslâm’ın ilk dönemlerinde “dünyadan elini eteğini çekip nefsi temizleme” gayreti olarak ortaya çıkmış olan tarikatların belli bir güce eriştikten sonra devlet ve toplum için iç ve dış güçlerin elinde nasıl bir tehdit unsuru hâline gelebileceğini göstermesi bakımından anlamlıdır.

1980’lerden sonra Türkiye, kapitalizmin asıl vahşi yüzüyle karşılaşmaya başladı. Böyle bir ortamda büyük bir örgüte ve insan gücüne sahip olan, üstelik dindarlık sıfatıyla mürit olmayan kimselerin dahi güvenini kazanma imkânını ellerinde bulunduran tarikatlar ve cemaatler bir anda küresel sermayenin Türkiye’deki en gözde temsilcileri hâline geldi. Ülkemiz “faizsiz bankacılık” veya “kâr ortaklığı” adı altında ardı ardına finans kuruluşu görüntülü Körfez sermayeli bankalar cenneti oldu. Faiz üzerine kurulu bankacılığın haram olduğu şeklindeki fetvalar ve inançlar, İslâmî görüntülü sermayenin en büyük anahtarı işlevini gördü. İhlaslı gibi görünen bu şirketlerin ve bankaların çoğu, müşterilerini büyük bir hayal kırıklığına uğrattı. Bu suretle Türkiye, tarikatların ve cemaatlerin ticaret alanındaki ilk din sömürüsüyle tanışmış oldu. Bunu 1950’lerden beri mevcut olan din istismarının tavan yapması takip etti. Bunun için de yine en verimli bahçe tarikatlar ve cemaatler olmuştur. Yine aynı dönemde tarikatların ve cemaatlerin holdingleşmesi olayı da unutulmamalıdır. Müritler ve taraftarlar, bir taraftan ucuz ve hatta bedava işgücü imkânı sağlarken, diğer taraftan hazır müşteri durumunda oldukları için bu holdingler kısa zamanda büyük gelişmeler kaydetti. 1950’lerin sonunda başlayıp sinsice gelişen ve nihayet 2016 yılında kanlı bir kalkışma teşebbüsünde bulunan cemaat görünüşlü dış bağlantılı bir örgüt de her bakımdan aynı metodu uyguladı.

Dikkat edileceği gibi, bugün artık siyasetin ve ticaretin merkezinde olmayan tarikat ve cemaat yok gibidir. Bu dinsel gruplar, büyük kazanç elde etme hırslarına gerekçe olarak dine hizmeti, Müslümanın kuvvetli olması gerekliliğini ve hatta cihadı gösterirler. Bir de Türkiye’nin darülharp olduğunu iddia edip, vergi kaçırma, sigorta ve faiz gibi konulara kendi açılarından yorum getirenleri var. Zamanımızda Türkiye’de holding seviyesinde büyük ekonomik güç hâline gelmeyen ve bir takım şâibeli işlere bulaşmayan tarikat ve cemaat bulmak neredeyse imkânsız hâle gelmiştir.

Siyaset, örgütlenme, iletişim, para, mürit ve taraftar sayısı olarak büyük bir gücü kontrol eden bu dinî grupların, siyasi partilerin olduğu kadar, İslâmiyet ve Türkiye hakkında projeleri olan yabancı güçlerin ilgisini çekmeyeceğini kim söyleyebilir? Yine de Anadolu’nun bazı ücra köşelerinde eski mesleklerde olduğu gibi kadim geleneği devam ettirmeye gayret gösteren sufi meşrep çok az sayıdaki insanı bunlardan ayrı tutmak mümkündür. Bu bahsettiğimiz olaylar ve tarihin kaydettiği nice hadiseler, ideolojilerde ve dinlerde olduğu üzere, tarikat ve cemaat türünden yapılanmaların da durağan olmayıp zaman içinde tanınmayacak hâle gelebileceğine şahitlik etmektedir.

Artık görülüyor ki günümüzde yaşayan şeyhlerin ve hatta onların da üstünde “gavs” gibi sıfatlar atfedilen tarikat liderlerinin hiçbirine havada uçtuğu, suda yürüdüğü, gizli konuşmaları yüzlerce kilometre uzaktan duyduğu, tayy-i mekân, tayy-i zaman olduğu, ölümcül hastaları bir nefesiyle iyileştirdiği yönünde kerametler atfedilmemektedir. Edilse bile modern tıp ve teknoloji karşısında onların bu sözde kerametleri itibarsız kalmaktadır. Bu sebeple keramet konusu hâlen hayatta olan tarikat büyükleri değil, teknoloji öncesinde yaşayan kimseler üzerinden işlenmektedir. Çünkü bunların hepsi modern teknoloji sayesinde din ve dindarlıkla alakası olmayan kimselerin dahi her gün yaşadıkları ya da şahit oldukları sıradan olaylardır. Onları yüceltmek, ululamak ve “manevi feyzini elde etmek” için elde kalan tek sermayeleri “rabıta yapmak” (şeyhin suretini hayalinde bulundurarak onun kalbinden müridin kalbine “nur akışını” öngören zihinsel faaliyet) gibi Hint ve Hristiyan menşeli bir inanıştır.

Eskiden bir nefesiyle ölümcül hastaları iyileştirdiğine inanılan şeyhler bırakın başkalarına şifa vermeyi, bizzat kendileri modern hastanelerden ve ilaçlardan medet umar hâle gelmişlerdir.  Bunun en son örneği hâlen devam etmekte olan Korona salgını karşısında insanların şifayı “nefesi keskin hocalarda, şeyhlerde” değil, modern tıpta aramasıdır. Buna, bir yıl önce eşiyle birlikte korona tedavisi gördüğü hastanede hayatını kaybeden biri de dâhildir.  Bu durum, ruh ve sinir hastalıklarıyla psikolojik bozukluklar için de aynıdır. Kısacası tarikat ve cemaat önderlerinin şifa dağıtıcısı olduklarına artık kendi aile fertleri bile inanmamaktadır. Buna rağmen, psikolojik sorunları veya alkol ve benzeri bağımlılıkları olanların hâlen bu tekkelerden ve türbelerden medet umdukları, fakat o ortamdan kendi ortamlarına döndüklerinde şikâyetlerin yine aynen devam ettiği bilinen bir hakikattir.

Tasavvuf ve sosyal hayat

Eskiden en güzel şiirler, en derinlikli musiki, en göz alıcı nakış, en selis hat eserleri, en zarif nükteler, hikâyeler, vecizeler, mecazlar, metaforlar hep tasavvuf erbabının eseri idi. Giyimde kuşamda, yeme içme zevkinde, konuşmalarda ve davranışlarda inceliğin, temizliğin ve asaletin sembolü olan, İstanbul hanımefendisi ve İstanbul beyefendisi kavramlarının iki büyük kaynağından biri saray ise diğeri sevgiyi kendilerine rehber edinmiş “can”lardı. Türk Müslümanlığını yaratan etkenlerin fıkıh ayağı Hanefilik, kelâmi boyutu Maturidilik ise tasavvufi dayanağı sevgiyi ve insanı esas alan, daha sonra Yunus, Hacı Bektaş, Kara Davut, Eşrefoğlu Rumi, Âşık Paşa, Niyazi Mısrî’ye ışık olan Yesevilik’tir. Bu yönleriyle bu tekkeler sanayi toplumu öncesinde birer mektepti.

Tarım toplumundan sonra, her türlü bilimin yapıldığı, bilgilerin öğretildiği okullar çoğaldıkça, tedavi kurumları geliştikçe, sanayi toplumundan bilgi toplumuna, ataerkil aileden çekirdek aile yapısına geçildikçe, devlet idaresinde monarşi yerini demokrasiye bıraktıkça ve akılcılığın gelişmesiyle birlikte şeyh, derviş, mürit kültürünün zayıflaması da kaçınılmazdır. Bunun aksi, ancak söz konusu değişim ve gelişimlerin tamamlanmaması ve/veya çok büyük bir siyasi destek ile mümkündür. Yani politikacılar cemaat ve tarikat yapılanmalarının önünü açacak olan gerekli zihinsel, ideolojik, ekonomik ve örgütsel imkânı hazırlar, onlar da siyasetçileri her bakımdan destekler.

Sorgulamadan inanmak ve otoriteye mutlak itaat etmeyi iman hâline getirmek hem otoriter siyasetin, hem de tarikat ve cemaatlerin ortak özelliğidir. Bu yüzden felsefe, kelâm, biyoloji, resim, beden eğitimi derslerine ve kadın haklarına muzır ve tehlike gözüyle bakmayan kaç tarikat ve cemaat mensubu vardır? Daha da ilginci Kuranıkerim’in anlaşılmasını isteyen bir tane tarikat ve cemaat gösterilebilir mi? Bunların, halkı korkutup kendilerine bağlamak için kullandıkları “deccal”, “mehdi”, “halifelik” gibi İslâmın özü ile bağdaşması mümkün olmayan mitlerden vazgeçtiklerini veya vazgeçeceklerini kim söyleyebilir? Devlet ve millet mefhumlarının, millî olduğu iddia edilebilir mi? Bunların vatandaşlık anlayışları Türk kimliği tarifine mi, yoksa enternasyonalizme mi daha yakındır? Büyük bir kısmının askerlik konusuna bakışları Yahova Şahitlerinin bakışlarından çok mu farklıdır?

Tarikatların, cemaatlerin ve siyasal İslâmcılığın sabit fikirlilik, kendini beğenmişlik, kesin inançlılık ve ötekileştirme gibi toplumsal barış için son derecede zararlı hâlleri hemen hemen herkesin bildiği hususlardır. Fakat onların ülkenin ilerlemesi yolunda yaptıkları asıl zihinsel tahribat kendini eğitim alanında göstermektedir. Hükumetlere baskı yapılarak İlahiyat fakültelerini birer medreseye dönüştürme çabaları meydandadır. MEB ve Diyanet Şuralarında alınan kararlar ve eğitim kurumlarında felsefe ve biyoloji gibi derslere karşı takınılan tavır herkesin malumudur.

Zihinsel, ruhsal, bedensel ve estetik yeteneklerimizi ve becerilerimizi en mükemmel şekilde ifade etmemize yarayan resim, müzik ve beden eğitimi derslerinin ne hâllere getirildiğini bilmeyen mi var? Üniversitelerimizin ilk 500 Üniversite sıralamasında ve gençlerimizin okullarda okuduğunu anlamayı ölçen PİSA değerlendirmesinde her yıl birer ikişer basamak gerilediğini inkâr etmek mümkün mü? Ya sözde din veya cemaat menfaati için yapılan takiyyeciliğin yani iki yüzlülüğün ve yalan söylemenin mübah kabul edildiği ahlak anlayışıma ne demeli? Zihinlerin, zekâların, yeteneklerin ve duyguların her geçen gün biraz daha öğütüldüğü, yaratıcılığın, onurlu duruşun, hayal gücünün yok edildiği böyle bir ortamda kaliteli nesillerin yetişmesi mümkün değildir.  Son zamanlarda insanlarımızın IQ, yani zekâ seviyesinin normalin çok altına düşmüş olduğu bağımsız ciddi kurumlar tarafından etraflı şekilde ortaya konulmuştur.

Bir ülkenin geleceği dikkate alındığında bunlar asla göz ardı edilebilecek konular değildir. Üstelik telafisi de çok uzun zaman alan ve büyük emek gerektiren ciddi kayıplardır. Bütün bunlarda tarikatların, cemaatlerin, selefi zihniyetin ve siyasal İslamcılılığın, yukarıda geniş şekilde izah etmeye çalıştığımız zihniyetinin rolü büyüktür.

Aklı kullanmak

Tarikatların ve cemaatlerin meydana getirdiği, fakat pek çoğumuzun gözünden kaçan en büyük yıkım, insanı insan yapan en büyük hazine olan düşünmeyi, sorgulamayı ve aklı kullanmayı reddetmesi, sevgiyi sadece ilahî sevgiyle sınırlaması (ki şeyhe rabıtanın esas olduğu tarikatlarda bu da şüphelidir) ve güzellik mefhumuna neredeyse düşman olmasıdır. Aslına bakılırsa sufilerin sevgiyi sadece Allah ile sınırlayıp diğer sevgileri kerih görmeleri inandırıcı değildir.  İnsanı ve tabiatı sevip, koruyup ihya etmeyen bir kimsenin Allah’ı sevmesi inandırıcı olmadığı gibi İslâmî de değildir. Çünkü sevgi içimizdeki en büyük enerjidir ve yöneldiği konulara göre değer kazanır, yücelir ve yüceltir. Bir kimse enerjisini doğrudan doğruya Allah’ın rahmet sıfatlarından ve “Vedûd” isminden alan içindeki bu sevgi iksirini eğer söndürmüşse Allah’ı da sevemez, sadece korkar. Oysa medeniyetler, yani toplumsal huzur, refah ve yüksek teknoloji ancak aklın, sevginin ve güzellik duygusunun en üst düzeyde hayata geçirilmesiyle elde edilir.

Ne yazık ki günümüzde sadece tarikat mensuplarında değil, hiçbir Müslüman ülkesinde böyle bir bilince şahit olamıyoruz. Bunun en somut delili, istisnasız bütün İslâm ülkelerinin, çağın gerisinde kalması ve çoğunu kendilerinin ürettiği problemlerin altında boğulmasıdır. Tarikatlar bağlamında dikkatimizi çeken diğer bir nokta da bunların, akılcılıktan, sevgiden, musikiden, hoşgörüden tutun da İslâmın kadına bakışına varıncaya kadar, felsefe olarak bağdaşmaları asla mümkün olmayan Vahhabi-selefi düşüncenin güdümüne girmiş olmalarıdır.

Görülüyor ki günümüzde tarikatların ve cemaatlerin insanlara, özellikle de genç nesle verebilecekleri hiçbir şey kalmamıştır. Siyasi ve ekonomik faaliyetler dışında tarikatların neredeyse tamamının yaptığı tek şey, şeyh kültünden, derunilikten mahrum şekilcilik üzerine kurulmuş tesbihattan, ruhsuz zikirden ve zevksiz kılık kıyafetten ibarettir. Şeyh kültünün ana unsuru ise rabıta ve şeyhe “gassalın önündeki ölü gibi itaat etmektir”. Bütün tarikatların “Bugün Allah için ne yaptın?” sorusuna vereceği cevap aşağı yukarı bellidir. Fakat bunlar arasında dinin ana gayesi olan Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanma, aklını kâmil ve selim bir şekilde kullanma, insana hürmet, çevreye karşı duyarlılık, bilimsel merak, barışseverlik, zihinsel ve sanatsal yetenekleri geliştirme ve kendini inşa etme gibi din ve toplum açısından katma değeri yüksek olan faaliyetler yoktur. Oysa dini daha derinlemesine yaşamak iddiasıyla yola çıkan tarikatların “Allah’a ulaşma ve nefsi terbiye yolu” olarak görmesi gereken asıl zikirler bu tür fiilî zikirlerdir. Şirk metotlarından pek de farkı olmayan “şeyhe rabıta” kulu Allah’a mı, yoksa kula mı yaklaştırır? Üstelik bireysel tesbihatlar artık müminin Allah sevgisiyle titreyen kalbine ve sürur bulması gereken gönlüne değil Çin malı zikirmatiklere yaptırılır hâle gelmiştir.

Toplumsal intihar

Bütün bunların sonunda sanayileşmeyle birlikte toplumun ihtiyaçlarının gerisinde kalmaya başlayan, bilgi toplumuyla birlikte insanlara ve devlete ayak bağı olan, en iddialı oldukları “manevi yücelme” ve “nefis terbiyesi” gibi konularda dahi sınıfta kalan tarikatları ve cemaat yapılarını hâlâ İslâmî kurumlar olarak yüceltmek toplumsal intihardan başka bir şey değildir. Esasen insanın yaratılış maksadını Kuran’ın dediği gibi (Bakara, 30) halife (yeryüzünü Allah’tan aldığı yetkiyi ve yetenekleri sevgi ve güzellikle harmanlayarak imar eden, Allah’a ve kâinattaki bütün varlıklara karşı sorumlu özgür insan) olarak anlamadıkça, tarikatlar da mezhepler de insanlığa fazla bir şey veremez.

Sonuç olarak, dünyadan elini eteğini çekerek sadece Allah’a yönelmek gibi bir züht hareketi olarak başlayıp zaman içinde siyaset ve ticaretle kol kola girerek din üzerinden sömürüye dönüşen tarikatlardan günümüzde fazla bir şey beklemek mümkün değildir. Onların gelişen dünya gerçekleri karşısında ideolojilerini sorgulayıp kendi kendilerine çeki düzen vermeleri de ihtimal dışıdır. Geçmişteki fonksiyonlarına bakıp günümüzde tarikatlardan ve cemaatlerden sivil toplum kuruluşları olarak yararlanmayı düşünmek bir zamanlar Osmanlı devletinde büyük işler yapan fakat sonra çağın gerisinde kaldıkları ve bozuldukları için kapatılan yeniçeri ve sipahi ocaklarını tekrar ihya etmeye uğraşmaktan farksızdır. Aslına bakılırsa siyasilerin desteği olmadan bunların kendi ayakları üzerinde durmaları da mümkün değildir. Çünkü bu oluşumlar, çağımızın düşüncesine, ihtiyaçlarına ve hayat tarzına taban tabana zıttır.

 

Yazar

Nusret Çam

Peki ben ne yapabilirim?
Bizi okuyor, beğeniyor ve “Peki ben ne yapabilirim?” diye soruyor musunuz? Bağış yaparak bizi destekleyebilirsiniz. Bağışlarınızla faaliyetlerimiz daha sık, daha geniş ve daha etkili olacaktır. TIKLAYINIZ!

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.




Benzer Yazılar