Sen anlat Karadeniz

Yazarımız Yıldırım Üzümcüoğlu 23 Temmuz'da Rize'de yaşanan sel felaketini anlatmıştı. Kastamonu, Sinop ve Bartın'ın yaşadığı sel felaketi, bu yazıyı yeniden sizlerle buluşturuyor.


Bu hafta büyük bir acı daha yaşadık. Karadeniz bölgesinde sel…

Açıklananları yazmıyorum. Karadenizli can kardeşlerimden açıklamaların ötesindeki acıyı öğrendim.

Yakını ve dostu olanlar haberlerden öte yaşanan acıyı mutlaka yüreğinde yaşadı. Karadenizli canlarımıza bir kez daha geçmiş olsun diyoruz… Yürekten, hissetmenin ötesinde yaşayarak…

Bu yazdıklarımız ve yaşadıklarımız sonuçtur. Acıdır… Belli yaştaki insanlar için yılların birikiminin ekonomi anlamında kaybıdır. Yaşananlar insan ruhunda da tıpkı yeryüzündeki tabiatın derin tehlike işareti gibi izler bırakır… Fakat yazdıklarımız kalır, yaşayanların içindeki izler kalır, gayrısı yine unutacaktır. Çünkü balık gibiyiz bu konuda…

Elli kere tuzak sepete giren balık gibi; “dur”, “yol ver”, “kavşak var” “maksimum hız …” levhalarından çok daha ağır uyarıları; “tabiatın yer yüzündeki çizgilerini” unuturuz. Bazen unutmayız ama o da çıkarlarımıza ters gelir.

23.05.2021 tarihli “Türkiye ve deprem gerçeği” yazımın son bölümünde yüzeysel olarak sel ve su baskını konusuna kısaca yer vermiştim.

“Tabiatın yeryüzündeki izleri bizlerin yaşlandıkça yüzümüze yerleşen yaşanmışlık çizgileri gibidir. Çok önemlidirler. O çizgileri gerekli tedbirleri almadan asla örtmemek gerekir.

Artık Türkiye’de imara yeni açılacak bölgelerde yağış ortalamaları vazgeçilmez şekilde dikkate alınarak imar planları yapılmalıdır. Buna esas olan yağış ortalamaları da kesinlikle 100 yıllık ortalamanın üzerinde olmalıdır.

Tek doğal afet deprem değildir. Sel su baskınları ve toprak kayması olabilecek alanlar tedbirler alınmadan imara açılmamalıdır.”

Bu yazının üzerinden çok geçmeden su baskınları yaşanmaya başladı.

“Ben söylemiştim” türünden olmaması için bekledim. Fakat bu son sel olayı da gösterdi ki tabiat bize öfkeli.

Âdeta “siz yüzümdeki çizgilere aldırmadan yerleşim yerleri, yollar, köprüler yapıyorsunuz” diyor.

“Siz yüzümdeki çizgilere derin yara ve yırtıklara bakmadığınız gibi, her zaman akıttığım derelerin yataklarına da meydan okuyorsunuz. Bana kafa tutarak iklimleri bile değiştirdiniz” de diyor.

“Yüzümdeki çizgilere, yara ve yırtıklara meydan okuyorsunuz anladım.

Akarsu yataklarına meydan okuyorsunuz anladım.

Bu yatakların yer değiştiğini anlatan dedelerinizi de unuttunuz anladım.

Siz neden teknolojik verilere kafa tutuyorsunuz?” diyor adeta…

Değerli Milletimizin, ilgili kurumlarca çok büyük paralar harcanarak oluşturulan veri tabanlarındaki; azami yağış ortalamaları elinde olduğu halde, hangi sebeple gereksiz riskler alarak bazı tehlikeli bölgeler imara açılmaktadır? Bir bilen bulup sormak lazım. Bilgi çok büyük servettir.

Aynı örnekler karşımızda; Alaettin cami, Ayasofya, Haydarpaşa Garı, Selimiye ve yüzlerce Türk eserleri.

Neden yüksek teknoloji döneminde yapılanlar yıkılıyor da eski yapılar ayakta? Cevabı bilinen bir sorudur bu…  Mühendis kökenli herkes biliyor. Ama yine de yıkılıyor…

Çünkü teknik verilerden yeterince faydalanılmıyor. Örneğin; yüz yıllık yağış ortalaması yerine genellikle yirmi beş yıllık yağış ortalamaları dikkate alınıyor. Yer kazanma kaygısıyla deniz doldurularak teknik tedbirler alınmadan, gerekli mühendislik çalışmaları tam anlamıyla gerçekleştirilmeden inşaatlar yapılıyor. Ticari kaygılarla; yamaçlara ya da kuru dere yataklarına da dolgu yapılarak yine teknik tedbirler alınmadan yapılaşmaya izin veriliyor. Karadeniz sahilinde yıllarca kayarak denize akıp giden sahil yolları gibi, karayolu köprülerinin ve menfezlerin küçük boyutlandırılması gibi, hızlı tren projelerindeki menfezlere de gereken hassasiyetin gösterilmemesi gibi örnekler çoğaltılabilir.

Çünkü tabiata meydan okurcasına, bilinen şeyler uğruna millî servetimizi eski düğünlerdeki şekerler gibi saçıyoruz. Fakat biliyoruz ki; o şekerler asla telef olmadı. Çok zengin bir ülke değiliz. İnsanlarımız dünya insanlarından kıymetsiz değil.

Birileri bu konulara el atmalı. Üç beş yerden maaş alan bir sürü donanımlı olması gereken insan varken, bu problemleri çözmek günümüzde hiç de zor olmamalı. Gece 03.30 da yazılacak bir kanun hükmünde kararnameye bakar her şey.

“Teknik verilerle konumunun güvenliği sağlanmamış hiçbir arazi yerleşime açılamaz”

Bu sihirli olmayan cümle yazılırsa ve “uymayanlar telef olan mal, mülk ve candan sorumlu olarak yargılanacaktır”, çok kısa zamanda inanılmaz bir zenginlik sağlarız.

Düşünürsek bir kişi bir adam öldürse adı “KATİL” oluyor. Yargılanıp mahkûm ediliyor. Bu kayıplara sebep olan imar uygulamalarına, imza atanların adı nedir?

Sadece son on senede tabiata kafa tutarak kaybettiklerimizi araştırın, hatırlayan herkes bunun tartışılmaz bir doğru olduğunu anlayacaktır. Çünkü bunu anlamak sadece matematik işlemle olur. Kaybedilenler toplanır, her şey ortadadır.

Yüzümüzdeki çizgiler hayatımızın tecrübeleri sonucuysa; tabiatın çizgi, yırtık ve kırıkları da kayıplarımızın şahididir ve hatta gelecekte açılacak imar alanları için tabiatın ihtarıdır…

 

Yazar

Yıldırım Üzümcüoğlu

2 Yorum

Yorum Yap

Kayıt olmadan yorum yapabilirsiniz.